Turkhackteam.net/org - Turkish Hacking & Security Platform...  
Geri git   Turkhackteam.net/org - Turkish Hacking & Security Platform... >
Genel İçerik
> İslam ve İnsan

İslam ve İnsan Dinimizin güncel hayata etkisi ve çağımızda İslam üzerine yorumlar...



::Silsiley-i Aliyye:: Konusunu Okumaktasınız...

İslam ve İnsan Kategorisi


Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 24-06-2008   #11
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2007
Nerden
Çanakkale
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
12
158 Mesajına
321Teşekkür Aldı
  


ÂRIF-I RIVEGERÎ

Peygamber efendimizden sonra insanlara dogru yolu gösteren âlimler silsilesinin onuncusu. Buhârâ'ya 30 km uzaklikta bulunan Rivger köyünde dünyâya geldi. Dogum târihi 1067 (H.560) olarak rivâyet edilmekte ise de kesin bilinmemektedir. 1315 (H.715) târihinde vefât etti.

Küçük yasta medrese tahsîline basladi. Zekâ ve kavrayisinin parlakligi sebebi ile ilmî mertebeleri hizla geçti. Bu esnâda ilim ve hikmet sâhibi, ibâdet sartlarini harf harf yerine getiren, insanlara dogru yolu göstermede zamânin kutbu Abdülhâlik Goncdüvânî hazretleri ile tanisti ve bütün dünyâsi degisti



Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________


Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24-06-2008   #12
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2007
Nerden
Çanakkale
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
12
158 Mesajına
321Teşekkür Aldı
  


ALI RÂMITENÎ


Islâm âlimlerinin ve evliyânin büyüklerinden. Buhârâ yakinlarindaki Râmiten kasabasinda dogdu. Dogum târihi bilinmemektedir. 1328 (H.728) yilinda Harezm sehrinde vefât etti. Ali Râmitenî hazretlerine, "Azîzân" denmesinin sebebi ise söyle anlatilir: Bir zaman Ali Râmitenî'nin evinde iki-üç gün yiyecek bir sey bulunmadi. Evdekiler açlik sebebiyle çok üzülüyorlardi. Gelen misâfire de evde ikrâm edecek bir sey yoktu. O sirada Ali Râmitenî hazretlerinin talebelerinden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmus bir horoz hediye getirdi. "Bu yemegi, sizin ve yakinlariniz için hazirladim. Eger hediyemizi kabûl buyurursaniz, bizi memnun edersiniz." diyerek yalvardi. Bu nâzik anda gelen yemekten son derece hosnud olup, o talebesine iltifâtlarda bulundu. Bu yemegi, misâfirine ikrâm ederek agirladi. Misâfir gittikten sonra o talebesini çagirtarak; "Getirdigin bu yemek, sikintili bir ânimizda imdâda yetisti. Sen de bizden her ne murâdin var ise iste! Çünkü hâcet kapisi su ânda açiktir." buyurdu. Genç de; "Ilimde ve evliyâlik makâminda size benzemekten baska bir arzum yoktur. Beni bu hâle kavusturmanizi istirhâm ediyorum efendim!" dedi. Ali Ramîtenî hazretleri; "Çok zor ve yükü agir bir is arzû ettin. Bunun yükünü kaldiramazsin. Üzerimizdeki yük, senin omuzlarina çökecek olursa ezilirsin. Istersen baska bir dilekte bulun." buyurdu. Genç ise; "Dünyâda tek murâdim, aynen sizin gibi olmaktir. Size benzemekten baska bir sey beni tesellî etmez. Buna ragmen, siz nasil arzu buyurursaniz, ona râziyim efendim." dedi. Bunun üzerine Ali Râmîtenî hazretleri; "Pekâlâ" buyurup, elinden tutarak berâberce husûsî halvethânesine girdiler. Yüzyüze oturarak, o sahsa teveccüh etmeye basladi. O genç, bir müddet sonra zâhir ve bâtinda Allahü teâlânin izniyle Ali Râmitenî'nin derecelerine kavustu. Fakat asktan sarhos olup, kendinden geçti. Öylece kirk gün daha yasayip vefât etti. Ona bir anda kendi makamlarini verip, kendisi gibi yaptigi için, iki azîz mânâsinda, hazret-i üstâdin ismi "Azîzân" olarak kaldi.

Bundan sonra Ali Râmitenî hazretlerinin sohbet halkasi genisledi. Ilim ve tasavvuf talipleri dünyânin her tarafindan onun huzûruna kosuyorlardi. Herkes bilemedigi ve çözemedigi suâllerin cevâbini ondan soruyordu. Kisaca Azîzân hazretleri dünyâya Islâmiyeti yayan bir günes gibi idi.

O, irsâd, insanlara dogru yolu gösterme makâmina gelmis olan talebelerine söyle nasîhat ederdi:

"Irsâd isine giren bir kimseye gerekir ki: Önce mürîdin, talebenin yetenegini, kâbiliyetini bile... Bunu bildikten sonra ona zikir telkini yapar, yetenegine göre onu yetistirir. Bu bakimdan mürîd (talebe) terbiyesi isine girmis olan tipki kus yetistiricisi gibidir. Kus terbiyecisi, kusun kursagina ne kadar yem girecegini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklememelidir. Buna göre mürsîd olan zât da, mürîdin kâbiliyeti nisbetinde ona zikir telkini yapar."

Ali Râmitenî hazretleri ile ayni yüzyilda yasayan büyük âlim Rükneddîn Alâüddevle Semnânî zaman zaman Seyh hazretlerine mektup yazar ve sorular sorardi. Bir gün yine bir talebesi gelerek Ali Râmitenî hazretlerine, hocasinin su sorulara cevap istedigini bildirdi.

Suâllerinden birisi söyle idi: "Biz, gelenlere her hizmeti yaptigimiz hâlde, gelenler size gelir. Biz mükellef sofralar, çesit çesit yemekler ikrâm ettigimiz hâlde, sizde böyle bir sey yok iken, gene de insanlar sizden râzi bizden degillerdir. Bunun sebebi nedir?"

Cevap: Minnet karsiligi hizmet edenler çoktur. Hizmetini minnet bilenlerse azdir. Çalisiniz ki, hizmetinizi minnet bilesiniz. O zaman sikâyetçiniz olmaz.

Ikinci suâl: Duydugumuza göre, sizi Hizir aleyhisselâm terbiye etmis; bu nasil olmustur?

Cevap: Allahü teâlânin, zâtina âsik öyle kullari vardir ki, Hizir da onlara âsiktir.

Üçüncü suâl: Isittik ki, siz gizli zikir yerine açik zikirle ugrasmaktasiniz. Bu nasil olur?

Cevap: Biz de isittik ki, siz, gizli zikirle mesgûl imissiniz. Mâdemki isittik, demek sizinki de gizli zikir degil. Gizli zikirden murâd hiçbir seyin bilinmemesi degil midir? Ha gizli zikirle mesgûl olmussunuz, ha açik zikirle. Ikisi de müsâvîdir.



Hoca Ahmed Yesevî hazretlerinin en büyük talebelerinden olan Seyyid Atâ zaman zaman Ali Râmitenî hazretleri ile bulusur görüsürlerdi. Ancak buna ragmen bir gün Seyyid Atâ'nin dilinden Azîzân hazretleri hakkinda uygun olmiyan bir söz çikti. Ayni gün Asya içlerinden gelen çapulcu alaylari Seyyid Atâ'nin bulundugu havâliyi yagmalayip, oglunu da esir alip gitmisler. Seyyid Atâ basina gelen bu felâketin, Azîzân hazretlerini üzmenin cezâsi oldugunu anladi, yaptigina pismân oldu. Büyük bir ziyâfet hazirladi. Özür dilemek için Ali Râmitenî'yi dâvet etti. Azîzân hazretleri Seyyid'in maksadini anlayip, ricâsini kabûl etti ve dâvetine geldi. Bu mecliste pek çok âlim ve velî var idi. Sofralar kuruldu. Herkes buyur edildiginde, Ali Râmitenî; "Seyyid Atâ'nin oglu gelmeyince, Ali bu sofradan agzina tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz." dedi ve sonra bir müddet sessiz beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek oldugunu düsünürken, birden kapi çalindi, içeriye Seyyid Atâ'nin oglu giriverdi. Bu hâli görünce meclisten bir feryâd-ü figândir koptu. Oradakiler sasirdilar, dona kaldilar. Gelen gençten, nasil kurtuldugunu sordular. Genç de; "Su anda bir grup kimsenin elinde esir idim. Elim ayagim iplerle bagli idi. Simdi ise kendimi yaninizda görüyorum. Nasil oldu, ellerim nasil çözüldü, beni kim kurtararak on günlük yoldan yaniniza geldim, hiçbir sey bilmiyorum." dedi. Meclistekiler bunun Azîzân hazretlerinin bir kerâmeti ve tasarrufu ile oldugunu anladilar. Herbiri onun talebesi olmakla sereflendiler.

Ali Râmitenî hazretleri, talebelerinin zaman zaman sohbetlerinde sordugu suâllere karsi söyle buyurdular:

"Allahü teâlâ, mümin bir kulunun gönlüne bir gecede üç yüz altmis defâ nazar eder." sözünün mânâsi sudur: "Kalbin, vücûda açilan üç yüz altmis penceresi vardir. Gönül, Allahü teâlânin zikriyle kaynayip cosunca, Allahü teâlâ o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe dogan feyzler ve nûrlar, bu üç yüz altmis koldan bütün vücûda yayilir. Böyle nûrlarin ve feyzlerin yayildigi bir uzuv, kendi haline göre zevkle ibadet eder, yapilan tâat ve ibâdetlerden lezzet alinir."

Buyurdular ki: "Talebenin, maksadina kavusmasi için çok çalismasi, nefsini terbiye etmek için çok ugrasmasi lâzimdir. Fakat bir yol vardir ki, nefsi itmînâna kavusturup, rûhu kisa zamanda yüksek derecelere ulastirir. O da; Allahü teâlânin sevgili kullarindan birinin gönlünü kazanmaktir. Zîrâ, onlarin kalbi, Allahü teâlânin nazar ettigi yerdir."

"Hallâc-i Mansûr zamâninda, büyük mürsid Abdülhâlik Goncdüvânî hazretlerinin talebesinden birisi bulunmus olsa idi, elbette ona imdâd edip, tasavvufun en yüksek makamlarina çikarir idi. Hallâc-i Mansûr da o hâllere düsmezdi."

"Allahü teâlâya hiç isyân etmediginiz bir dille duâ ediniz ki, duâniz kabûl olsun."

"Duânizi öyle bir delil araya koyarak edin ki, o günah islememislerden olsun. O delil, Allah dostudur. Onlara tevâzu ve sevgi gösterin ki, sizin için duâ etsinler."

"Iki hâlde kendinizi sakinin: Söz söylerken ve yemek yerken."

"Halki hakka dâvet eden kimse, canavar terbiyecisi gibi olmalidir. Canavar terbiyecisi, nasil ugrastigi hayvanin huyunu ve istidâdini bilip de ona göre davranirsa, o da öyle!.."

"Ibâdetlere sarilmak ve onlari yerine getirmek lâzimdir. Yerine getirilince de yapilmadi farzetmelidir. Böylece kendini kusurlu bilerek tâat ve ibâdete yeniden baslamalidir."

Bir gün bir kisi huzuruna gelip kalbinin daginikligindan ve kendisini ibâdetlere tam veremediginden bahsetti. Seyh hazretleri su siiri okudular:

Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa,
Kalbindeki dünyâ derdini senden almazsa,
Onun ile sohbetten etmez isen teberrî,
Sana yardima gelmez azîzândan hiçbiri.

Ali Râmitenî hazretleri: "Ey îmân edenler, Yüce Allah'a nasuh tövbesi ile tövbe ediniz." meâlindeki Tahrim sûresinin sekizinci âyetini açiklarken buyurdu ki; "Bu âyet-i kerîmede hem isâret, hem de müjde vardir. Tövbeden dönseniz de tövbe ediniz demesi isârettir. Müjde ise tövbenin kabûlüdür. Çünkü Allahü teâlâ tövbeyi kabûl etmeyecek olsaydi, bunu emretmezdi. Emretmesi kabûl etmesini gösteriyor. Ancak tövbe dilden degil, gerçekten kusurunu bilerek kalpten olmalidir.

Bir gün Mevlânâ Seyh Bedreddîn Meydânî hazretleri, Ali Râmitenî hazretlerine gelerek söyle sordu: "Allahü teâlâ Ahzâb sûresi 41. âyetinde meâlen; "Ey îmân edenler! Allah'i çokça zikrediniz." buyurmaktadir. Bu zikirden murad mânâ dil zikri midir, kalb zikri midir?" Ali Râmitenî hazretleri bu soruyu söyle cevapladi: "Tasavvuf yoluna ilk girenler için dil zikridir. Isin sonuna varanlar için de kalb zikridir. Bu yola ilk giren kimse yüce Allah'i kendini zorlayarak da olsa zikretmeye çalisir. Yolun sonuna varan kimsenin durumu ise öyle degildir. Kalb zikirden etkilenince onun bu etkisi bütün bedene varir, hemen her organ zikr etmeye baslar. Iste o zaman çokça zikir baslar. Yine o zaman bir günlük ibâdet, bir senelik ibâdet yerine geçer.

Harezm'de de pekçok talebe yetistiren Ali Râmitenî hazretleri 1321 (H.721) veya 1328 (H.728) yilinda 130 yasinda iken vefât etti. Ihtiyaç sâhipleri kabrini ziyâret ederek, mübârek rûhâniyetinden istifâde etmektedirler.



Ali Râmitenî hazretlerinin iki oglu olup, ikisi de maddî ve mânevî ilimlerde söz sâhibi idiler. Hâce Azîzân, vefâtindan sonra bulundugu yerdeki talebelerle mesgûl olmayi küçük oglu Ibrâhim'e birakti. Büyük oglu da maddî ve mânevî ilimlerde çok ileri idi. Insanlara dogru yolu gösterme vazîfesi, niye büyük ogluna verilmedi? diye, bunlari taniyanlarda bir düsünce hâsil oldu. Büyük âlim Hâce Ali Râmitenî, bu düsünceleri anlayip buyurdu ki: "Büyük oglum bizden sonra fazla yasamaz. Kisa zamanda bize kavusur." Gerçekten onun vefâtindan on dokuz gün sonra büyük oglu da babasina kavustu.

Azîzân hazretlerinin dört büyük halîfesi olup, hepsi de fazîlet ve kemâl sâhibi idiler. Her biri onun vefâtindan sonra, cenâb-i Hakk'i isteyen talebeye ders ögretmekle mesgûl oldular. Dört halîfesinin de adlari Muhammed'dir. Birincisi, Hâce Muhammed Külâhdûz'dur. Hârezm'de medfundur. Ikincisi, Hâce Muhammed Hallâc-i Belhî'dir. Belh sehrinde medfundur. Üçüncüsü, Hârezm'de medfun olan Hâce Muhammed Bâverdî'dir. Dördüncüsü ve halîfelerinin en büyügü, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî olup, vefâti yaklastiginda bütün talebelerini yetistirmesi için onu vazîfelendirdi. Yerine Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerini vekîl birakti.


Ali Râmitenî hazretleri, Allahü teâlâ katinda sevgili bir kul olabilmenin on sarti oldugunu bildirip bunlari söyle siralamaktadir:

Birincisi; temiz olmaktir. Temizlik de iki kisma ayrilir.

1- Zâhirî temizlik: Dis görünüsün temiz olmasidir. Bu, bütün insanlarin dikkat edecegi hususlardandir. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanilacak bütün esyâlarin temiz olmasidir.

2- Bâtin temizligi: Kalbin iyi huylarla dolu olmasidir. Hased etmemek, baskalari hakkinda kötülük düsünmemek, Allahü teâlânin düsmanlarindan nefret etmek, dostlarina da muhabbet etmek gibi cenâb-i Hakkin begendigi iyi huylardir. Kalb, Allahü teâlânin nazargâhidir. Bu sebeple kalbe dünyâ sevgisi doldurmamalidir. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Nitekim hadîs-i serîfte; "Uzak yoldan gelmis, saçi sakali dagilmis, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göge dogru uzatip duâ ediyor. Yâ Rabbî! diye yalvariyor. Hâlbuki, yedigi içtigi haram, gidâsi hep haram. Bunun duâsi nasil kabûl olur?" Yâni haram yiyenin duâsi kabûl olmaz buyruldu. Gönül, kalb temiz olmazsa ibâdetlerin lezzeti alinamaz, mârifete, Allahü teâlâya âit bilgilere kavusulamaz.

Ikincisi; dilin temizligidir. Dilin münâsebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip susmasi, Kur'ân-i kerîm okumasi, emr-i ma'rûf ve nehy-i münkerde bulunmasi, Allahü teâlânin emirlerini yapmayi ve yasaklarindan kaçinmayi bildirmesi, ilim ögretmesi gibi. Zîrâ sevgili Peygamberimiz; "Insanlar, dilleri yüzünden Cehennem'e atilirlar." buyurdu.

Üçüncü sart; mümkün oldugu kadar insanlardan uzak durmaga çalismalidir. Bu sebeple göz, haram seylere bakmamis olur. Zîrâ kalb, göze tâbidir. Her harama bakis, kalb aynasini karartir. Nitekim Peygamber efendimiz; "Yabanci kadinlarin yüzlerine sehvet ile bakanlarin gözlerine, kiyâmet günü ergimis kizgin kursun dökülecektir." buyurmustur. Yabanci kadinlara bakmak haramdir.

Dördüncü sart; oruç tutmaktir. Insan oruç tutmak sûretiyle meleklere benzemis ve nefsini kahretmis olur. Bununla ilgili hadîs-i kudsîde; "Oruç bana âittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevâbi nihâyetsizdir. Muhakkak, sabrederek ölenlerin ecirleri hesapsizdir." buyrulmaktadir. Yine hadîs-i serîfte; "Oruç, Cehennem'e kalkandir." buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzûra kavusturmali ve seytanin yolunu kapatip, siper hâsil etmelidir.

Besinci sart; Allahü teâlâyi çok hatirlamak, ismini çok söylemektir. En fazîletli olan zikir, "Lâ ilâhe illallah"tir. Lâ ilâhe illallah diyen kimse ihlâs sâhibi olur. Ihlâs; bütün islerini Allahü teâlânin rizâsi için yapmak, dünyâya âit mal ve makamlardan hevesini kesip âhireti istemektir. Ihlâsli kimse; "Ilâhî! Benim maksudum sensin, seni istiyorum!" der. Nitekim Resûlullah efendimiz, "Lâ ilâhe illallah" demenin çok fazîletli oldugunu ve günahlarin affedilecegini buyurdu. Allahü teâlâ, Kur'ân-i kerîmde, Ahzâb sûresinin kirk birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; "Ey îmân edenler! Allah'i çok zikrediniz." buyurdu. Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamli zikretmelidir.

Altinci sart; hâtira yâni kalbe gelen düsüncelerdir. Insanin kalbine gelen düsünceler dört kisimdir. Bunlar; Rahmânî, melekânî, seytânî, nefsânîdir. Hâtir-i rahmânî; gafletten uyanmak, kötü yoldan dogru yola kavusmaktir. Hâtir-i melekânî; ibâdete, tâate ragbet etmektir. Hâtir-i seytânî; günahi süslemekdir. Hâtir-i nefsânî de; dünyâyi taleb etmek, istemektir. Seytânî ve nefsânî düsüncelerden kurtulmak gerekmektedir.

Yedinci sart; Allahü teâlânin hükmüne rizâ göstermek, irâdesine teslim olmaktir. Havf ve recâ, korku ve ümid arasinda yasamaktir. Zîrâ Allah'tan korkan kimse, günah islemez. Ayrica mümin, ümitsizlige de düsmez. Allahü teâlâ, ümitsizlige düsmemeyi emretmektedir.

Sekizinci sart; sâlihlerle sohbeti seçmektir. Sâlihlerle sohbet edildigi takdirde, günahlara perde çekilir, haramlar gözüne kötü görünür.

Dokuzuncu sart; iyi ve güzel hasletlerle bezenmektir. Bu da, her seyi yaratan Allahü teâlânin ahlâkiyla ahlâklanmaktir. Çünkü Peygamber efendimiz; "Allahü teâlânin ahlâkiyla ahlâklaniniz." buyurdu.

Onuncu sart, helâl ve temiz lokma yemektir. Bu da farzlardandir. Nitekim Allahü teâlâ, Bakara sûresinin yüz altmis sekizinci ayet-i kerîmesinde meâlen; "Yeryüzündekilerden helâl ve temiz olanini yiyiniz." buyurmaktadir. Peygamber efendimiz ise; "Ibâdet on cüzdür. Dokuzu helâli taleb etmektir." Geriye kalan bütün ibâdetler bir cüzdür. Helâl yemeyen kimse, Allahü teâlâya itâat etme gücünü kendisinde bulamaz. Helâl yiyen kimse de, Allahü teâlâya isyânkâr olmaz. Helâl ve temiz yer, isrâf etmez.



GITMEYE HAZIRIZ

Ali Râmitenî hazretleri ömrünün sonlarina dogru kalbine gelen ilâhî bir emirle Buhârâ'dan Harezm'e göçtü. Harezm'e geldigi zaman sur kapisinda konakladi ve o yerin pâdisâhina iki talebesini gönderdi.

Talebelerine; "Sultâna gidiniz. Fakir bir dokumaci, sehrinize gelmistir. Müsâade ederseniz burada kalacak, izin vermezseniz tekrar geri gidecektir, deyiniz. Sâyet izin verirse, sultânin elinden mühürlü bir vesîka aliniz." buyurdu. Talebeleri gidip sultâna durumu arz ettiler. Sultan böyle bir istegi ilk defa duydugu için tuhaf karsiladi. Fakat gelen talebeleri de kirmayarak mühürlü bir vesîka verdi. Bu vesîkayi talebeler hocalarina getirdiler. Azîzân hazretleri sehrin kenarinda bir semte yerlesti. Her gün isçilerin toplandigi pazara gidip, içlerinden birkaç kisiyi alirdi. Onlara günlük yevmiyelerini sorduktan sonra; "Simdi abdestlerinizi alip, ikindi namazina kadar sohbetimize katiliniz. Ikindiden sonra da ücretlerinizi alip evlerinize dönünüz." buyururdu. Isçiler, çalismadan oturmak sûretiyle, ibâdetlerini de yaparak hiç isitmedikleri seyleri ögreniyorlar, aksama dogru ise ücretlerini almayi ganîmet biliyorlardi. Ali Râmitenî'nin sohbetine bir defâ katilan kimse, sohbetin lezzetine doyamayip, bir daha Azîzân hazretlerinden ayrilamiyordu. Bu durum, bütün sehre yayildi. Herkes Ali Râmitenî'nin talebesi olmak, câna can katan sözlerini isitmekle sereflenmek için kapisina kostular. Her gün evi dolup dolup bosaldi, duâsini almak için herkes birbiriyle yaristi. Nihâyet bâzilari, durumu sultâna söyle anlattilar: "Sehirde bir hoca türedi, herkes akin akin ona kosuyor. Onun yolunda yürüyor, bir dedigi iki edilmiyor. Bir arzusunu, emirmis gibi yapmak için yaris ediyorlar. Bu gidisle sehirdekiler, onu baslarina sultan seçerler de saltanatinizdan olursunuz. Simdiden çâresine bakmazsaniz, sonu iyi olmaz. Yine de siz bilirsiniz..." Sultan, Ali Râmitenî'nin sehirden çikmasi için bir ferman yazdirip adamlariyla gönderdi. O da gelen adamlara; "Biz, koynumuzda sehre girebilecegimize ve orada yerlesecegimize dâir alti imzâlanmis, mühürlenmis bir ferman tasiyoruz. Sultan, eger kendi imzâsini, mührünü ve müsâdelerini inkâr ediyorsa, biz çikip gitmeye râziyiz." cevâbini verdi. Bu cevâbi sultâna bildirdiler. Sultan, verdigi müsâdeyi geri almak küçüklügüne düsmedi. Ayrica Ali Râmitenî hazretlerini ziyâret edip sohbetine katildi. Onun sohbetindeki lezzeti, nasîhatlerindeki inceligi iyi anliyan sultan, onun en önde gelen talebelerinden oldu.


KEMÂLE GELMEK IÇIN

Ali Râmitenî ki, büyük bir evliyâdir,
Her bir nasîhatinde, rabbânî tesir vardir.
Buyurdu ki: "Bu yolda, kemâle gelmek için,
Çok gayret göstermesi, lâzim gelir kisinin.
Yapsa da senelerce, mücâhede, riyâzet,
Yine de zor erisir, maksadina o gâyet.
Lâkin bir yol vardir ki, riyâzetten ayrica,
Insani maksûduna, kavusturur kolayca.
Bu da, "Bir evliyânin, kalbinde yer almaktir,
Ve bir gönül ehlinin, gönlünü kazanmaktir."
Zîrâ cenâb-i Allah, çok sever bu kullari,
Onlarin hürmetine, açar çok kapilari.
Kalpleri, "Nazargâh-i ilâhî"dir onlarin,
Mahrum kalmaz hiç biri, o kalpte olanlarin."
Ali Râmitenî'nin, sohbetine her yandan,
Insanlar akin akin, gelirlerdi durmadan.
Dolup bosaliyordu, gece-gündüz hânesi,
Zîrâ onun sohbeti, cezb ederdi herkesi.
Bir hoca var idi ki, o devirde çok zengin,
Ugrasirdi herkesi, kendine çekmek için.
Ziyâfetler verirdi, sehrin ahâlisine,
Ki herkes onu sevip, gelsinler hânesine.
Lâkin gelen olmazdi, yine ona çok kisi,
O ise merak edip, anlamadi bu isi.
Ve bir mektup yazarak, Ali Râmitenî'ye,
Dedi ki: "Herkes size, geliyor, acep niye?
Ben yemekler yedirip, yapsam da çok ihsânlar,
Yine bana degil de, size gelir insanlar."
Buyurdu ki: (Hikmeti, söyledir ki bu isin,
Siz hizmet yaparsiniz, "halka yaranmak" için.
Bizimse yoktur, aslâ, böyle bir düsüncemiz,
Allah'in rizâsidir, yegâne, tek gâyemiz.
Kim halkin rizâsini, düsünürse, mâlesef,
Insanlarin nezdinde, bulamaz izzet seref.
Kim de Hak rizâsini, düsünürse sirf eger,
Insanlar nezdinde de, kazanir kiymet deger.
Dediler ki: "Efendim, duâ ediyoruz hep,
Lakin kabûl olmuyor, sebebi nedir acep?"
Buyurdu ki: "Haramdan, yer ise eger bir kul,
Hak teâlâ indinde, duâsi olmaz kabul.
Hiç günah islenmiyen, bir agiz ile sâyet,
Her kim duâ ederse, kabûl olur o elbet."
Biri de kendisinden, isteyince nasîhat,
Buyurdu ki: "Evlâdim, nefsine verme firsat.
Zîrâ nefs-i emmâren kâfirdir senin su an,
Ve Allah'a düsmandir, sen de ol ona düsman.
Onun hîlelerine, aldanma hiç bir iste,
Yoksa çok pisman olur ve yanarsin ateste.
Bu yolun büyükleri, nefsine muhâlefet,
Ederek Rablerine, ulastilar nihâyet.
Kötü arkadastan da, çok sakin ki evlâdim,
O seni felâkete, ***ürür adim adim.
Nefisten de kötüdür, zîrâ kötü arkadas,
Cehennem'e sürükler, seni o yavas yavas.
Gözünü iyi açip, gelme ki hiç gaflete,
Yoksa dûçar olursun, ebedî felâkete.


1) Hadâik-ul-Verdiyye; s.120 2) Nefehât-ül-Üns; s.413 3) Resehât; s.52 4) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.28 5) Resehât (Arabî); s.37 6) Irgâm-ül-Merîd; s.54 7) Behcet-üs-Seniyye; s.12 8) Tam Ilmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.401, 985 9) Sefînetü'l-Evliyâ; s.77 10) Nesâyimü'l-Mehabbe; s.234 11) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.182




Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________


Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24-06-2008   #13
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2007
Nerden
Çanakkale
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
12
158 Mesajına
321Teşekkür Aldı
  


MUHAMMED BÂBÂ SEMMÂSÎ

Hâce Ali Râmîtenî hazretlerinin yetistirdigi büyük velîlerden. Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük Islâm âlimlerinin on üçüncüsüdür. Râmîten ile Buhârâ arasinda bulunan ve Râmîten'e iki kilometre, Buhârâ'ya ise alti kilometre uzaklikta bulunan Semmâs köyünde dogdu. 1354 (H.755)te orada vefât etti.Tasavvuf ilmini büyük âlim AliRâmîtenî'den ögrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetisip, tasavvufta yüksek dereceye ulasti. Hocasi, kendisinden sonra irsâd makâmina, Muhammed Bâbâ Semmâsî'yi vekil birakti. Diger talebelerine de, ona tâbi olmalarini vasiyet etti.

Hocasinin vefâtindan sonra irsâd makâmina geçen Muhammed Bâbâ Semmâsî, çok talebe yetistirdi ve içlerinden bir kismini tasavvufta yüksek makamlara kavusturdu.Bu talebelerinin basinda, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryâsinda sedef misâli olan Seyyid Emîr Külâl hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Sâh-iNaksibend Behâüddîn-i Buhârî hazretleridir. Behâüddîn Naksibend hazretleri,Kasr-i Hindüvân'da dogdu. Henüz o dogmadan evvel, hocasiMuhammed Bâbâ Semmâsî onun dogdugu yerden geçerken; "Bu yerden büyük bir zâtin kokusu geliyor. Pek yakinda Kasr-i Hindüvân, Kasr-i ârifân olur." buyurdu. Bir gün yine oradan geçiyordu. "Simdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümîd ederim ki, o büyük insan dünyâya gelmistir." buyurdu. Böyle buyurdugu zaman, Behâüddîn-i Buhârî hazretleri dogali üç gün olmustu. Dedesi, çocugun gögsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Bâbâ Semmâsî'ye getirince; "Bu bizim oglumuzdur. Biz bunu kabûl eyledik." buyurup, talebelerine de; "Kokusunu aldigim iste bu çocuktur. Zamâninin rehberi ve bir tânesi olacaktir." buyurdu. Sonra halîfesi Emîr Külâl hazretlerine, bu çocugun iyi yetistirilmesini tenbîh etti.

Behâüddîn Buhârî hazretleri anlatir: "Evlenmek istedigim zaman, büyük babam beni Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerine gönderdi. Ona gidecegim günün gecesi, içimde gözyasi ve duâ istegi kabardi. Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin mescidine gidip iki rekat namaz kildim ve Allahü teâlâya söyle duâ ettim: "Ilâhî! Bana, belâlarina tahammül için kuvvet ve askin yüzünden dogacak mihnetlere, mesakkat ve sikintilara karsi güç, ver!" Sabahleyin hocamin huzûruna varinca; "Bir daha duâ ederken, "Ilâhî, senin rizân nerede ise, bu kulunu orada bulundur!" diye duâ et! Eger Allah, dostuna belâ gönderirse, yine inâyeti ile o belâya sabir ve tahammülü de ihsân eder. Fakat, Allah'tan ne gelecegini bilmeden, belâ ister gibi duâ dogru degildir." buyurdu. Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin bir gece evvelki hâlimi kesfetmekteki kerâmetini anladim ve ona tam baglandim."

Ehl-i sünnet âlimlerinin ve evliyânin en büyüklerinden olan HâceMuhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin yetistirdigi, tasavvufta yüksek derecelere kavusmalarina vesîle oldugu yüzlerce velî olup, bunlar içinde dördünü kendisine halîfe seçmistir. Bunlardan birincisi Hâce Sûfi Suhârî, ikincisi kendi oglu Hâce Muhammed Semmâsî, üçüncüsü Mevlânâ Dânismend Ali, dördüncüsü ve en büyükleri Seyyid Emîr Külâl hazretleridir.



NIÇIN SAKLAMIS?

Behâüddîn-i Buhârî hazretleri anlatir: "Bir defâsinda Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatip; "Al, bunu sakla!" buyurdu. Yemek yedigimiz hâlde, bana bu ekmegi vermesinin hikmetini düsünmeye baslamistim. Bu sirada bana; "Faydasiz düsüncelerden kalbi muhâfaza etmek lâzimdir!" buyurdu.Sonra yolculuga çiktik ve bir tanidigimin evinde misâfir olduk. Misâfir oldugumuz evin sâhibinin sikintili bir hâlde oldugu görülüyordu. Hocam ona; "Niye üzülüyorsun?" buyurdu. O da; "Bir kâse sütüm var, fakat, süte banip yemek için ekmegim yok. Ona üzülüyorum" dedi. Hocam bana dönüp; "Iste acabâ ne için ayiriyoruz? diye düsündügün ekmek bu is içindi, ver sahibine yesin." buyurdu."

NÛR VE ZIYÂ

Allah adamlarindan, çok büyük bir velîdir, Derecesi yüksek ve kerâmet sâhibidir.

Ali Râmîtenî’nin, mübârek sohbetinde, Yetiserek kemâle, geldi nihâyetinde.

Buhârâ’nin Semmâs nâm, köyünde dogan bu zât, Çok insan yetistirip, orada etti vefât.

Resûl’ün kalbindeki, ilim, feyiz ve nûrlar, Kalbden kalbe akarak, ona vâsil oldular.

Hocasindan aldigi, nûrlari o da yine, Seyyid Emîr Külâl’in, verdi temiz kalbine.

Ayrica Behâeddîn Buhârî’ye de bu zât, Çok teveccüh ederek, ilgilenmisti bizzat.

Kasr-i Hinduvân diye, bir köy vardi ki meshur, Behâeddîn Buhârî, bu beldede dogmustur.

Lâkin henüz dogmadan ve isitilmeden adi, Onun gelecegini, müjdeledi üstâdi.

Söyle ki, her geçiste, o, Kasr-i Hinduvândan, Derdi: “Bana bir koku, geliyor ki buradan,

Zuhur eder bu yerde, çok büyük bir evliyâ, Insanlarin kalbine, saçar o, nûr ve ziyâ.”

Gelince yine bir gün, bu bereketli yere, Buyurdu ki: “O koku, fazlalasmis bu kere.

Öyle zannederim ki, o gelmistir dünyâya, Büyüyüp yetisince, bu dîni eder ihyâ.”

Bunu söylediginde, hakîkaten o velî, Henüz üç gün olmustu, bu dünyâya geleli.

Dedesi, kucagina, alip bu torununu, Ve Bâbâ Semmâsî’ye, getirdi derhâl onu.

Görür görmez, kalbini, sardi bir sevinç, huzûr, Buyurdu: “O dedigim, büyük zât iste budur.”

Sefkat ve muhabbetle, bagrina basti onu, Buyurdu: “Evlâtliga, kabûl ettik biz bunu.”

Sonra Emîr Külâl’e, buyurdu ki: “Ey oglum, Bunun yetismesini, sana ismarliyorum.”

Ne zaman ki gelmisti, o, evlenme çagina, Geldi Bâbâ Semmâs’in, mübârek ocagina.

Huzûruna çikmadan, mescide girdi önce, Secdeye kapanarak, duâ etti söylece:

“Ilâhî, belâlara, türlü sikintilara, Sabredebilmem için, güç kuvvet ver bu kula.”

Oradan, üstâdinin, yanina gelir gelmez, Buyurdu ki: “Evlâdim, öyle duâ edilmez.

Allah’tan belâ degil, hep âfiyet istenir, Yâ Rab, beni rizâna, vâsil et demelidir.”

Beraber yemek yiyip, kavustu iltifâta, Gözü ondan gayriyi, görmüyordu âdetâ.

Yüksek teveccühüne, nâil olup o yine, Ellerini öperek dönüyorken evine.

Ona bir ekmek verip, buyurdu ki: “Evlâdim, Al bunu, belki yolda, birine olur lâzim.”

Düsündü ki “Yemegi, yemistik biz hâlbuki, Verdikleri bu ekmek neye lâzim olur ki?”

Yolda misâfir oldu, bir fakirin evine, Gördü ki muhtaç idi, bir ekmek dilimine.

Ekmegi ona verip, ögrendi hikmetini. Anladi üstâdinin, büyük kerâmetini.

Yâ ilâhî, bu büyük velîler hürmetine, Nâil eyle bizleri, af ve magfiretine.



1) Irgâm-ül-Merîd; s.55
2) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.153
3) Hadâik-ul-Verdiyye; s.122
4) Hadîkat-ül-Evliyâ 1. Kisim, s.16
5) Nefehât-ül-Üns Tercümesi (Osmanlica); s.414
6) Resehât Ayn-ül-Hayât (Arâbî); s.41
7) Resehât Ayn-ül-Hayât (Osmanlica); s.62
8) Tam Ilmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baski) s.1115
9) Rehber Ansiklopedisi; c.12, s.285
10) Islâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.10, s.296




Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________


Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24-06-2008   #14
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2007
Nerden
Çanakkale
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
12
158 Mesajına
321Teşekkür Aldı
  


SEYYID EMÎR KÜLÂL

Büyük velîlerden. Insanlari Hakk'a dâvet eden, dogru yolu göstererek saâadete kavusturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin on dördüncüsüdür. Hazret-i Hüseyin'in soyundan olup, seyyiddir. Evliyânin meshûrlarindan olan Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin talebesi ve Behâeddîn-i Buhârî Naksibend hazretlerinin hocasidir. Çömlekçilik yaptigi için "Külâl" ismiyle meshûr olmustur. Buhârâ'nin Sûhârî kasabasinda dogdu. Dogum târihi bilinmemektedir. 1370 (H. 772) sensinde Sûhârî'de vefât etti. Kabri oradadir. Büyük bir âlim ve mürsid-i kâmil olup, her ânini Islâmiyete uygun olarak geçirdi. Pekçok kimse onun sohbet ve derslerinde kemâle gelmistir. Onun üstün hâllerini gösteren çok menkibesi vardir.


Annesi söyle anlatmistir: "Emîr Külâl'e hâmile iken, süpheli bir lokma yesem, krin agrisina tutulurdum. O lokmayi mîdemden geri çikarmadikça, karin agrisindan kurtulamazdim. Bu hâl basimdan üç defa geçti. Sonra çok temiz ve hayirli bir çocuga hâmile oldugumu anladim. Bunun üzerine yedigim lokmalarin helâlden olmasina çok dikkat edip, ihtiyatli davrandim."

Sâlih bir zât olan babasi Seyyid Hamza, Medîne'den gelip, Buhârâ'nin Efsene köyüne yerlesmisti. Bir defâsinda, devrinin en meshûr velîsi Seyyid Atâ beraberinde zamânin en meshûr zâtlariyla, büyük bir cemâat hâlinde, Emîr Külâl hazretlerinin babasi Seyyid Hamza'nin bulundugu köyden geçiyordu. Bu yolculugu sirasinda tanisip dost oldular. Bundan sonra Seyyid Atâ'nin her ne zaman oraya yolu düsse, evvelâ dosdogru Seyyid Hamza'nin evine gider, baskalariyla daha sonra görsürdü. Yine bir defâsinda Efsene köyüne ugramis ve Seyyid Hamza'nin yanina gelmisti. Bu gelisinde ona bir müjde verip; "Ey kardesim! Allahü teâlâ sana sâni pek yüce olacak bir evlât verecek. Cihân, bastan basa onun hizmetine girecektir. Bu çocuk dogdugu zaman, ismini Emîr Külâl koy!" dedi. Aradan yillar geçti. Seyyid Hamza'nin bir oglu oldu. Seyyid Atânin isâreti üzerine, ismini "Emîr Külâl" koydu.


Emîr Külâl, on bes yaslarinda iken güresmeye heves etmis ve bu isle mesgûl olmaya baslamisti. Bir gün güres meydanina çikip dönerken, seyircilerden birinin kalbine söyle gelir: "Bu seyyid çocuk, güres ile mesgûl oluyor, hâlbuki böyle hâlde bulunmak, kendisinin yüksek degerine v eseyyidlik serefine uygun degildir. Kalbine bu düsüncenin gelmesiyle, oturdugu yerde uyur; rüyâda kiyâmetin koptugnu ve gögsüne kadar bir batakliga battigini görür. Çikmaya gücü de yoktur. O sirada Emîr Külâl hazretleri gelip, elleriyle onu pazusundan ttup, batakliktan çikarir. Uykudan uyaninca, güresin sona erdigini görür. O zaman Seyyid Emîr Külâl hazretleri, ona dönüp; "Senin rüyânda gördügün gün için pehlivanlik ediyorum; senin gibi çamura ve batakliga batmis olanlari kuvvet ve himmetle kurtaririm." buyurmustur. O zât, Emîr Külâl'in ellerine kapanip, tövbe ve istigfâr etmistir.



Yine gençlik yillarinda bir gün, er meydaninda güres tutmakta ve büyük bir kalabalik da onu seyretmekte idi. Zamânin büyük âlimi ve mürsid-i kâmili olan Muhammed Bâbâ Semmâsî, o güresirken tam oradan geçmekte idi. Orada durup, uzun müddet ayakta onu seyretti. Yaninda bulunan talebeleri bu hâle sasip, kendi kendilerine; acaba bu isle mes"ul olanlari seyretmesinin sebebi nedir? diye düsündüler. Muhammed Bâbâ Semmâsî, yaninda bulunan talebelerinin kalblerinden geçeni anlayip buyurdu ki: "Bu meydanda öyle bir mert vardir ki, pekçok kimse onun sohbetinin bereketiyle evliyâlik konaklarinin üstün mertebelerine kavusacaktir. Onu, bulundugumuz yola baglamak istiyorum."

Onlar böyle konusurken, Emîr Külâl'in gözleri Muhammed Bâbâ Semmâsî'ye takildi. Onu görür görmez, birdenbire kalbi ona tutulup degisiverdi. Hemen kosup yanina yaklasti. Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin ellerine kapandi. O güne kadar yaptigi bütün hatâ ve günahlardan tövbe etti ve Muhammed Bâbâ Semmâsî'ye sâdik bir talebe oldu. Bundan sonra, hayâtinda yeni ve bambaska bir safha baslamisti. Hocasinin sohbet ve hizmetinden hiç ayrilmadi. Yirmi sene sohbetine ve derslerine devâm etti. Her hafta Pazartesi ve Persembe günleri, Sûhârî'den bes fersah (30 km kadar) uzakta bulunan ve hocasinin ikâmet ettigi Semmas'a gider gelirdi. Hocasina olan bagliligi, temizligi, gayreti, ilme olan arzu ve istegi, onu kisa zamanda olgunlastirdi. Hocasinin ders ve sohbetlerinde kemâle ulasti. Insanlara dogru yolu gösteren kiymetli bir rehber oldu. Hocasi Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin vefâtindan sonra, onun yerine geçip, irsâd vazifesi yapti. Insanlarin Islâm ahlâki ile ahlâklanmasini, kalbin ve rûhun kötü huylardan kurtulmasini, Allah rizâsi için güzel is ve ibâdet yapmayi saglayan ve bu is için lâzim olan bilgileri ögreten tasavvuf ilminde çok talebe yetistirdi.

Emîr Külâl, hocasi Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin yaninda, Semmâs'ta bulundugu sirada, orada oturan bir grup insanla, baska bir köyden bir cemâat arasinda anlasmazlik çikmisti. Is kavgaya dökülüp, birinin disi kirilmisti. Disi kirilan kimse ve tarafdârlari, kirilan disin diyetini almak için hâkime mürâcaat etmey karar verdiler. Fakat önce Muhammed Bâbâ Semmâsî'ye danisalim, kendi basimiza is yapmayalim, ne buyurursa öyle yapalim dediler. Dogruca Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin huzûruna gidip, durumu arzettiler. "Kirilan disi verin." buyurdu. Disi alip, o sirada henüz yaninda talebe olan Emîr Külâl'e kirik disi verip; "Evlâdim, su isi hallet de, aralarindaki anlasmazlik bitsin." buyurdu. Emîr Külâl, evliyânin rûhâniyetini vesîle kilip, Allahü teâlâya duâ ederek, kirik disi yerine koydu. O anda, duâsi bereketiyle dis, eskisi gibi saglam bir hâle geldi. Disi kirilan kimse, bu hâdise karsisinda hayret edip, disini kiranlari sikâyet etmekten vazgeçti. Yaninda bulunanlarla birlikte, yaptiklarina pismân olup, tövbe ettiler ve dogru yol üzere yürüyen sâlih kimselerden oldular.



Bir gün Emîr Külâl sohbet ederken, kendisini bir hâl kapladi. Bu sirada hac yapanlarin hâllerin, nerede ve ne yapmakta olduklarini gördügünü söyleyerek, anlatmaya basladi. Meclisinde bulunanlardan biri; "Kâbe'yi nasil görüp de anlatiyor? Kâbe buraya çok uzaktir." diye düsündü. Biraz sonra Emîr Külâl, böyle düsünen kimsenin yanina yaklasip, elinden tuttu ve; "Gözlerini yum, basini kaldir, bak ne göreceksin." buyurdu. O da söyledigi gibi yapti. Birden gözüne Kâbe ve tavaf edenler göründü. Emîr Külâl'i de tavaf edenler arasinda gördü. Bunun üzerine adam hayretler içinde kalip, Emîr Külâl'in ellerine kapandi, yanlis düsüncelerinden dolayi af diledi. Bundan sonra Seyyid Emîr Külâl; "Ey câhil kisi, bir kimse, kendisinde bir ses olmazsa, baskasinda da yok zanneder. Gönül aynasi açilmadikça da, hiçbir seyi görmez, idrâk edemez." dedi. O kimse tövbe edip, sâlih ve makbûl kimselerden oldu.


Seyyid Emîr Külâl bir defâsinda, talebeleriyle birlikte evliyânin meshûrlarindan Hayrûn Atâ'nin kabrini ziyarete gitmek için yola çikmisti. Yolun bir kismini yürümüslerdi ki, yolun ilerisinden bir heybetli arslan ortaya çikip, yolda durdu. Arslani gören talebeler endiselenip, huzursuz olmaya basladilar. Emîr Külâl hiç aldirmadi. Arslanin yanina yaklasinca, yelesinden tutarak çekip yoldan çikardi ve kenara birakti. Talebeleri geçtiler. Arslan da, Emîr Külâl'e yaklasip, basini yere koyarak, saygi gösterir gibi hareketler yapti. Sonra oradan uzaklastilar. Bu hâli gören talebeleri; "Efendim, bu nasil bir istir." dye suâl ettiler. Bunun üzerine buyurdu ki: "Ey dostlarim, sunu biliniz ve dikkat ediniz ki, her kim gerçekten Allahü teâlâdan korkarsa, her sey ondan korkar, zarar vermez. Allah'tan korkmayan kimse, her seyden korkar. Bir kimse, dâimâ Allahü teâlâdan korkar bir rhâlde olursa, Allahü teâlâ ona korkutucu bir seyi, musallat etmez. Hattâ o kul, Allah'tan korktugu için her sey ondan korkup, çekinir."


Nakledilir ki, bir köyde sâlih zâtlardan biri vefât edecegi sirada, cenâze namazini Emîr külâl hazretlerinin kildirmasini vasiyet etmisti. Fakat Emîr Külâl, uzak bir yerde bulunuyordu. O zât vefât edince, o beldenin âlimleri, velîleri toplandi. Emîr Külâl'in çagrilmasi için, bulundugu yere bir kisi gönderelim dediler. Bunun üzerine orada bulunan Seyh Sûfî; "Haberci göndermenize lüzum yok, bu durum ona Allahü teâlânin izni ile mâlûm olur ve burya gelir." dedi. Bu arada iki kisi gidip, haber vermek üzere hazirlanmisti. Tam gidecekleri sirada, Emîr Külâl hazretleri âniden karsidan gözüktü. Halk onu görünce, karsialamaya kostular ve bu kerâmeti karsisinda onu daha çok sevip, baglandilar. Bundan sonra Emîr Külâl, vefât eden zâtin cenâze namazini kildirdi ve toplananlarla birlikte kabre ***ürüp, defnettiler. Cenâze defnedildikten sonra, kalabalaki bir cemâat câmide toplandi. Oradaki âlimler, bu is için kendisine bir isâret ulasip, ulasmadigini ve nasil mâlûm oldugunu sordular. Bunun üzerine Emîr Külâl hazretleri buyurdu ki: "Ey kardeslerim, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Kalb, kalbe karsidir." Yine Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Mümin, müminin aynasidir." "Her kaptan içindeki sizar." Emîr Külâl bunlari söyledikten sonra, halk onun mârifet sahibi büyük bir velî oldugunu anlayip, kendi kendilerine; "Biz bu zâtin büyüklügünü bilmiyormusuz." dediler.

Bu sirada cemâat içinde bulunan âlimlerden Mevlânâ Tâceddîn, Emîr Külâl hazretlerine, kendisini talebelige ve hizmetkârliga kabûl etmesini söyledi. "O bizim vazifemiz degildir." buyurarak; "Bari seni mânevî evlâtliga kabûl edeyim." deyip, onu mânevî evlâtliga kabûl etti. Öyle bir teveccühte bulundu ki, Mevlânâ Tâceddîn, o ânda mârifet ilmine kavusup, maksadina ulasti.



Nakledilir ki, Kems sehrinde Mevlânâ Celâleddîn Kebsî, bir cemâatla oturmus sohbet ediyorlardi. Tasavvuf ehlinden ve evliyânin kerâmetinden söz açilmisti. Mevlânâ Celâleddîn, "Simdi bizim zamânimizda böyle kerâmet ehli, dîn-i Islâmin emirlerine tam uyup, Resûlullah efendimizin yolunda olan büyük bir velî yok gibidir." dedi. Emîr Külâl hazretlerinin talebelerinden biri, bu cemâat arasinda idi. Bu zât, Mevlânâ Celâleddîn Kebsî'ye; "Bu zamanda sayilan sifatlara ve üstünlüklere sâhib bir zât vardir. Tasavvufta o kadar yükselmistir ki, bir göz açip kapayacak kadar kisa bir zaman içinde, dogudan batiya dünyâyi dolasacak bir hâl sahibidir." dedi. Mevlânâ Celâleddîn Kebsî; "Ah simdi böyle zât nerede bulunur?" deyince, o talebe; "Evet simdi böyle bir zât vardir. O da benim hocam Seyyid Emîr Külâl'dir." dedi. Bunun üzerine Mevlânâ Celâleddîn Kebsî; "bizi sohbetine kavustur da, onun ayaklarinin tozunu gözlerimize sürme yapalim." dedi. Sizin oraya kadar gitmenize lüzum yok, eger buraya tesrif etmesi için tam bir teveccüh yaparsaniz, bir anda burada olur." dedi. Bu söz üzerine, Mevlânâ Celâleddîn Kebsî teveccüh edip, Allahü teâlâya hâlis kalble duâ etti. Sonra içeride bulunan cemât birdenbire ayaga kalkti. Çünkü Emîr Külâl hazretleri çok uzakta olmasina ragmen, içeri giriverdi. Bu hâle çok sastilar. Sonra da oturup sohbete basladilar. Mevlânâ Celâleddîn, Emîr Külâl'e; "Efendim, sizi bu hâle kavusturan sey nedir? Burayi bir ânda tesrifiniz nasil oldu?" diye sordu. Bunun üzerine Emîr Külâl, sohbete baslayip buyurdu ki: "Bizi, sizin samîmî arzunuz bu diyâra getirdi. Bir kimse Allahü teâlâya ihlâs ile yalvarir, tam samîmiyetle bir sey ister ve duâ ederse, Allahü teâlâ onu maksadina kavusturur. Bu sirada Mevlânâ Celâleddîn Kebsî; "Efendim, talebeniz ve hizmetçiniz olmakla sereflenmek istiyorum." dedi. Emîr Külâl hazretleri ona; "Biz seni evlâtliga kabûl ettik." buyurdu. Sonra ona teveccüh nazarlariyla bakip, bir anda yüksek derecelere kavusturdu. Orada bulunanlar bu hâli görüp; "Ey Mevlânâ Celâleddîn, uzun zamandan beri ugrasip ömür tükettin, fakat simdi maksadina kavustun." dediler. Onlarin böyle söylemeleri üzerine, Emîr Külâl; "Siz kendi isinizi onun isiyle bir mi tutuyorsunuz? O, isini tamamlamis, yollari katetmis ve vakti gelmis. Sâdece bizim bir isâretimize, teveccühümüze ihtiyâci kalmisti." buyurdu.


Türkistan'dan Buhârâ'ya bir grup insan, Emîr Külâl'i ziyârete geldi. Buhârâ'dakiler, gelenlere; "Emîr Külâl sizin diyâriniza gitmemistir, siz onu nerden taniyorsunuz?" dediler. Gelenler; "Emîr Külâl, bizim memleketimizde o kadar tanimis ve sevilmistir ki, anlatmakla bitmez. Biz, onun talebeleriyiz. O çok defa bir anda bizim memleketi tesrif eder, biz de sohbetinde bulunurduk. Bu hâdise çok vukû buldu. Biz böyle âniden tesrîf edip, bizimle sohbet eden zâta kim oldugunu sordugumuz zaman, Emîr Külâl oldugunu söylerdi. Iste biz de, böylece onun talebelerinden olduk. Buhârâ'dakiler, anlatilan bu hâdiseye hayret edip, Emîr Külâl hazretlerini daha çok sevdiler. Bagliliklari kat kat artti. Emîr Külâl hazretelri buyurdu ki: "Allahü teâlâ, sevdigi kullarina öyle ihsânlarda bulunmustur ki, bir ânda dogudan batiya gidip gelirler. Baskalarinin bundan haberi olmaz."


Bir defâsinda, Emîr Külâl, Buhârâ'da Cumâ namazini kilip, talebeleri ile birlikte ikâmet ettigi yere dönüyordu. Yolculuklari sirasinda, Gülâbâd ile Fetihâbâd arasinda, yesillik bir yerde oturan bir cemâate rastladilar. Sohbet ediyorlar ve sohbetlerinde; evliyâliktan, kerâmetten bahsediyorlardi. Bu cemâat arasinda, Timûr Hân da bulnuyordu. Emîr Külâl, talebeleriyle birlikte oradan geçerken, Timûr Hân onlari görüp; "Bunlar kimdir?" diye sordu. "Emîr Külâl ve talebeleridir." dediler. Timûr Hân bu sözü duyar duymaz, kalkip süratle yanlarina kostu. Huzûruna varip, fevkalâde bir edeble önünde durdu. Sonra söyle dedi: "Ey, dînin büyük âlimi! Ey dogru yolun ve yakîn yolunun kilavuzu! Burada biraz durup sohbet ediniz ve bize nasâhitta bulununuz da, dervisler istifâde edip, bereketlensinler." dedi. Bunun üzerine Emîr Külâl; "Dervislerin sözleri gizli olur. Bu bizim vazifemiz degildir. Büyüklerin rûhâniyetinedn bir isâret almadikça, bir sey söylemeyiz. Hiçbir zaman kendinden bir söz söyleme ve gâfil olma. Görüyorum ki, senin basina mühim bir is çikacak ve bunda muvaffak olacaksin." buyurdu.

Sonra yola devâm ettiler. Evine varinca, zâviyesinde bir müddet durup, yatsi namazi vaktinde disari çikti. Cemâatle birlikte yatzi namazi kildi. Namazdan sonra bir müddet oturup, büyüklerin rûhâniyetine teveccüh etti. Sonra hemen, Seyh Mansûr adinda bir talebesini yanina çagirdi. Talebe huzûruna gelince, ona; "Hiç durma süratle Emîr Timûr'a git; derhâl Harezm tarafina harekete geçmesini söyle. Eger oturuyorsa, hemen kalksin, ayakta ise harekete geçsin, hiç durmasin. Çünkü velîlerin rûhâniyetleri, onun ve oglunun bütün memlekete bastan basa hâkim olacagini bildirdi. Harezm'i alinca, Semerkand'a hareket etsin." Haberi ***üren Seyh Mansûr, süratle Timûr Hânin bulundugu yere gitti. Timûr Hâni ayakta bekler hâlde buldu. Haberi aynen iletti. Timûr Hân, bu haberi alir almaz, hemen ordusunu harekete geçirdi. O harekete geçip, gidecegi yolun yarisina vardigi sirada, düsmanlari Timûr Hânin çadirina hücûm ettiler. Fakat o, çoktan yola çikmisti. Timûr Hân, Harezm'e yürüyüp, orayi aldi. Sonra Semerkand'a yürüdü, orayi da fethetti. Böylece her gün yeni bir zafere ulasip, hep muzaffer oldu ve isleri dâimâ iyi gitti.



Bir gün Emîr Külâl hazretleri, talebeleriyle bir talebesinin evine gitmisti. Evine gittigi talebesi ise, ava gittiginden evde yoktu. Bu sebeple, evine Emîr Külâl hazretlerinin tesrif ettigini haber vermek üzere, bir haberci gönderildi. Hiçbir av bulamamisti. Hemen evine dönmek üzere hareket etti. Bir av bulamadigi için üzülmüstü. Dönerken, birden karsisina iki kus çikti. Kuslara atip, vurdu ve yanina alip sevinerek evine döndü. Emîr Külâl hazretlerinin tesrifine çok sevinip, avladigi iki kusu pisirip ikrâm etti. Kuslar pisirilip sofraya kondugu sirada, Emîr Külâl hazretleri talebesine; "Eger bu iki kus da karsina çikip avlamasaydin, hiç av getiremezdin, o zaman ne yapardin?" deyip, talebelerine söyle buyurdu: "Ey dostlarim sunu biliniz ve rahat olunuz ki, bizim maksadimiz, Alahü teâlânin rizâsini kazanmaktir. Allahü teâlâ sizi, hem dünyâda, hem de âhirette utandirmaz, mahrum birakmaz. Insâallah fadl ve keremine kavusturur."


Emîr Külâl hazretleri, bir gün Seyh Ibrâhim adinda bir zâtin bulundugu Kiraman denilen yere gitmisti. Seyh Ibrâhim Kiramanî'ye; "Bize helâl et bul." dedi. Seyh Ibrâhim; "Bu is oldukça zor, helâl et az bulunur." dedi. Emîr Külâl ona; "sen silâhini al, ava çik. Kuslari kendine çagir, geldiklerinde birkaç tâne avla." dedi. Bunun üzerine Seyh Ibrâhim, silâhini alip, ava çikti. Kuslari çagirdi, yanina pekçok kus toplandi. Birkaç kus avlayip, Emîr Külâl'e ***ürdü. Bu hâdiseden sonra, Seyh Ibrâhim söyle demistir: "Her ne zaman ava çikip kuslari çagirsam, Emîr Külâl hazretlerinin bereketiyle yanima toplanirlar, ben de avlardim."


Emîr Külâl hazretlerinin talebelerinden biri, Kermine sehrine gitmisti. Bu sehirde bulundugu sirada, bir grup kimse ile sohbet ediyordu. Sohbette bulunanlardan her biri, kendi hocasindan ve hocasinin üstünlüklerinden bahsediyordu. Emîr Külâl'in talebesi de söze karisip, benim hocam, hepinizin hocasindan üstündür. Çünkü o, hem seyyid hem mürsid-i kâmildir dedi. Bu sirada, orada toplanip konusmakta olanlarin üzerinden bir kus sürüsü geçiyordu. Bâzilari Emîr Külâl'in talebesine dediler ki: "Eger dedigin gibi hocan büyük bir velî ise, haydi duâ et de onun hürmetine su kuslardan biri önümüze düssün!" Onlarin bu istegi üzerine, Emîr Külâl'in talebesi Allahü teâlâya duâ edip, hocasinin hürmetine bu isin gerçeklesmesini istedi. O talebe duâ eder etmez, kuslardan biri cemâatin üzerine düsüverdi. Orada bulunanlar hayretten sasip, Emîr Külâl hazretlerinin gerçekten büyük bir velî ve tasarrufu kuvvetli bir mürsid-i kâmil oldugunu anladilar.



Emîr Külâl bir defâsinda, Buhârâ'da Cumâ namazi kilmak için talebeleriyle Buhârâ'ya gidiyordu. Buhârâ'ya vardiklarinda, Emîr Külâl dedi ki: "Ey dostlarim, Seyh Muhammed Agâî Bâzergân, su anda Belh sehrinde vefât etti." bu söze sasanlar oldu. Çünkü kendisi Buhârâ sehrinde oldugu hâlde, Belh sehrindeki b hâdiseyi haber veriyordu. Bu söze hayret edenlere buyurdu ki: "Biliniz ki, Allahü teâlâ, resûlü Muhammed aleyhisselâma tam tâbi olan kullarina öyle dereceler ihsân eder ki, her zaman doguda ve batida ne vukû bulursa, gözlerinin önünde görüp bilirler. Belh sehrinin uzakligi nedir ki!" Bunun üzerine talebleri, o günün târihini yazdilar. Daha sonra gördüler ki, Emîr Külâl hazretlerinin isâret ettigi gün, o zât vefât etmisti.


Emîr Külâl hazretlerinin yasadigi diyârda bulunan Kermîne sehrinden bir adam ava çikmisti. Bu Emîr külâl'i taniyip çok severdi. Ava çikarken; "Eger avlamak istedigim kazlardan avlayabilirsem, ikisini Emîr Külâl'e ***ürüp hediye edecegim." diye niyet etti. Nihâyet bir mikdâr kaz avladi. Iki tânesini Emîr Külâl'e vermek için ayirdi. Evine, sehrin ileri gelenlerinden biri geldi. O iki kazi görüp, gözü onlarda kaldi. Kazlar, kuzu gibi iri ve semiz idi. Gelen kimse, ev sahibine; "Bu kazlari pisir de yiyelim." dedi. Ev sâhibi; "Onlari, Emîr Külâl hazretlerine vermek için ayirdim. Onlari yememiz uygun olmaz, ben buna cesâret edemem." dedi. Gelen adam isrâr edip; "Ne olursa olsun bunlari yiyeyim, ben oglu vâsitasiyla ondan özür dilerim." diyerek, ev sâhibini iknâ etti. Ev sâhibi kazlari pisirtip, o sehrin meshûrlarindan olan o kimsenin önüne koydu. Tam yiyecegi sirada, yüzne kazlardan öyle bir buhar ve sicaklik yükseldi ki, gözlerine tesir edip, gözleri görmez oldu. Kazlari yiyemedi ve yaptigi ise pismân oldu, tövbe etti. Hemen Emîr Külâl hazretlerine bir at hediye etmeye niyet etti. Birkaç gün sonra gözleri iyilesip eski hâline döndü.



Emîr Külâl hazretlerinin talebelerinden biri, bir gece kendinde bambaska bir hâl hissedip; "Hocamin yanina gideyim, bakalim benim hakkimda ne emreder ve ne buyurur?" diye düsündü. Sonra, Emîr Külâl'in yanina gitti. bu talebesi söyle anlatmistir: "Gece vakti, varip hocamin odasina girdigimde, kalabalik bir cemât vardi. Hayret ettim. Bunlar, hiç görmedigim ve tanimadigim kimselerdi. Kalbaliktan oturacak yer kalmamisti. Herkes basini egmis, sessizce oturuyordu. Ben de baska bir yere oturarak basimi yere egip beklemeye basladim. Bir müddet böyle durdum. Sonra basimi kaldirip baktim ki, odada hocam Emîr Külâl'den baska hiç kimse görünmüyordu. Hocam bana bakip; "Sana müjdeler olsun, simdi sen artik maksada kavustun, ama bunu gizli tut." buyurdu. Bundan sonra hocama; "Burada gördügüm, sonra da birdenbire kaybolup görünmez olan zâtlar kimlerdi?" diye sordum. Buyurdu ki: "Bunlar ricâl-ül-gayb denilen velîlerdi. Aralarinda Hâce Gülân ve Abdülhâlik Goncdüvânî de vardi. Bunlar öyle zâtlardir ki, vefâtlarindan önce ve sonra, Allahü teâlânin dînine hizmet ederler. Bugün sen de onlarin sohbetinden (feyzinden) pay aldin."


Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin talebelerinden bir kismi, Emîr Külâl hazretlerine, evliyânin kerâmetinden sordular. Buyurdu ki: "Evliyânin kerâmeti haktir. Aklen ve naklen câizdir. Bu hususta evliyâdan çok nakiller vardir. Mâlûm ve meshûr olup, hiç süphe yoktur. Kalbi îmân nûruyla aydinlanmis olan herkes, evliyânin kerâmetine inanir ve bu hususta hiç süphe etmez. Buna misâl çoktur. Süleymân aleyhisselâmin vezîri Âsaf'in, Saba melîkesi Belkîs'in tahtini bir ânda Sana'dan Kudüs'e getirmesi gibi. Bir baska misâl, hazret-i Ömer, bir defâsinda Medîne-i münevvered mescidde, Peygamber efendimizin mimberi üzerinde hutbe okuyordu. Bu sirada çok uzaklarda düsmanla cihâda çikmis olan Islâm ordusunun tehlikeli bir durumda oldugunu görüp, ordu kumandanina; "Yâ Sâriye, daga daga!" buyurdu. Uzakta olan kumandan Sârye ve ordunun erleri, bu sesi duyup daga çekildi. Düsmanin tehlikeli hücumundan korundu. Bu, apaçik bir kerâmettir. Eger bir kimse, bu kerâmet, mûcizeden asagi degil derse, bu yanlistir. Çünkü, hiç bir velî, Peygamber derecesinde olamaz. Evliyâ-i kirâm buyurmuslardir ki: "Evliyâdan meydana gelen kerâmet, Peygamber efendimizin mûcizesinden dolayidir ve peygamberin peygamberligini tasdîk eder. Ona tâbi olmayi gösterir. Eger peygamberler dogru sözlü olmasaydi, evliyânin kerâmeti de hâsil olmazdi. Çünkü evliyâ, Nebî'ye tâbi olmustur."


Emîr Külâl hazretleri, marâz-i mevtinde (ölüm hastaliginda) bulundugu sirada, talebelerine söyle vasiyet etti: "Ey kiymetli talebelerim! Ilim ögrenmekten ve Muhammed aleyhisselâmin yoluna tabî olmaktan aslâ ayrilmayiniz. Bu, mümin için bütün saâdetlerin ve nîmetlerin vâsitasidir. Bunun için Resûlullah sallallahü aleyhi ve selem buyurdu ki: "Ilim ögrenmek, her müslüman erkek ve kadina farzdir." Yâni her müslüman eregin ve kadinin, kenidne lâzim olan din bilgilerini ögrenemsi farzdir. Bunlar, sirasiyla su bilgilerdir: 1- Îmân ve îtikâd bilgileri. 2- Namazla ilgili bilgiler. 3- Oruçla ilgili bilgiler. 4- Zengin ise, zekât ile ilgili bilgiler. 5- Eger zengin ise hac ile bilgiler. 6- Ana-baba hakkini ögrenmek. Allahü teâlânin kendisinden râzi olmasini isteyen, annesinin ve babasinin rizâsini kazanir. Resûlullah efendimiz; "Allahü teâlânin rizâsi, ana-babanin rizâsini kazanmakla elde edilir." buyurdu. Bu bakimdan, ana-babanin hakini gözetmek mühimdir. 7- Sila-i rahm (akrabâyi ziyâyeret). 8- Komsu hakkini gözetmek. 9- Lâzim olan alis-veris bilgilerini ögrenmek. 10-Helâli ve haramlari ögrenmek lâzimdir. Çünkü insanlarin çogu, bilmediginden ve bildigi ile amel etmediginden helâk olmustur.

Siir:

"Dünyâ tâlibleri, hep hirs ile mest oldular,
Para için, dâim kendilerini bozdular.
Hüdâya yaptiklari ahidleri bozdular,
Hepsi Mûsâ'ya düsman, Fir'avn'a dost oldular."

Iyi biliniz ki, dünyâyi ve dünyâya düskün olanlari sevmek, sizin, Allahü teâlânin râzi oldugu yolda yürümenize mâni olan büyük bir engeldir. Dâimâ Allahü teâlâyi hatirlayip, O'nu zikrediniz. Böylece dîninizi dünyâya degismemis olursunuz. Dâimâ Allahü teâlâdan korkunuz! Hiçbir ibâdet, Allah korkusundan daha tesirli degildir. Allahü teâlâdan korkan kimseden çekininiz. Allahü teâlâdan korkmayan kimseden ise, korkmayiniz.

Ey dostlarim, dâmiâ Allahü teâlâyi zikrediniz. Allahü teâlâdan baska herseyi birakiniz. "Lâ ilâhe illallah" Kelime-i tevhîdini söylerken "Lâ" derken nefyediniz, Allahü teâlâdan baska hiçbir ma'bûd olmadigini biliniz. "Ilallah" derken, Allahü teâlânin noksan sifatlarindan münezzeh oldugunu biliniz. Biliniz ki, elbiseyi temiz su temizler. Dili, Allahü teâlâyi zikretmek temizler. Bedeninizi namaz kilmak, malinizi zekât vermek temizler. Yolunuzu, insanlarin sizden hosnut, memnun olmasi temizler. Ihlâs sâhibi oluncaya kadar ihlâsi, kurtulusa erinceye kadar da kurtlusu arayiniz.

Kalbin, dilin ve bedenin temiz olmasi, helâl lokma yemeye baglidir. Bunu, iyi biliniz. Helâl lokma yiyen insanin mîdesi, içinde temiz su toplanan havuz gibidir. Bu havuzdan etrâfa temiz su dagilir ve bu su ile çiçekler yetisir, agaçlar meyve verir, ondan istifâde edilir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i serîfte buyurdu ki: "Bir kimse, hiç haram karistirmadan kirk gün helâl yerse, Allahü teâlâ onun kalbini nûr ile doldurur. Kalbine nahirler gibi hikmet akitir. Dünyâ muhabbetini kalbinden giderir."

Töbe ediniz. Tövbekâr ve edebli olmak lazimdir. Töbe ediniz ki, tövbe, bütün tâatlarin basidir. Tövbe, sadece dil ile olmaz! Tövbe, islenen günahlara kalbden pismanlik ve bir daha günâhi islememektir. allahü teâlâdan dâimâ korkunuz. Kendi günahlariniza bakip, tövbe ediniz. Baskalari sizden hosnûd olsun. Günahlariniza pismân olup, o kadar glayip tövbe ediniz de, gerçektensize tövbekâr densin. Dünyâda iken günahlara pismân olup, kuluk vazifesini yaparak âhireti kazanmak lâzimdir. Iste, bütün isin asli budur. Sevgi ve muhabbet; allahü teâlânin rizâsini aramak ve kötü isleri terketmek, ahde vefâ göstermek, emânete ihânet etmemek, kendi kusûrlarini görüp, amelleri ile övünmemek, amellerini görmemek, dâimâ Allahü teâlâyi zikretmekle mesgûl olaktir. Hiçbir ise, Allahü teâlânin ismini söylemeden (besmelesiz) baslamayiniz ki, âhirette yaptiginiz o isten dolayi utanmayasiniz. Bu bakimdan, bir seye baslarken, önce Besmele çekiniz, sonra ise baslayiniz.

Allahü teâlânin emirlerine itâat ediniz. Nerede olursaniz olun, ilim ögrenmekten ve amel etmekten uzak kalmayiniz. Her ne olursa olsun karsiniza her ne güçlük çikarsa çiksin, ilmi ve ameli aslâ terketmeyiniz.


Emr-i mârûf ve nehy-i münker, iyilikleri emredip, kötülüklerden sakindirmak vazifesini yerine getiriniz. Dînin yasak ettigi seylerden, dîne uygun olmayan islerden ve bid'atlerden sakininiz. Âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: "Ey îmân edenler! Kendinizi ve evlerinizde ve emrinizde olanlari atesten (Cehhennem'den) koruyunuz ki, onun yakacagi, insanlar ve taslardir..." (Tarim sûresi:6). Âhirette bunlardan olmamak için çok korkup, sakininiz! Rivâyet edilir ki, Fudayl bin Iyâd söyle anlatmistir: Havanin çok sert ve soguk oldugu bir gün, Seyh Abdülallâm'i gördüm. Üzerinde ince bir elbise vardi. Soguk olmasina ragmen, alnindan buram buram ter damliyordu. Bunun üzerine; "Bu sogukta böyle terlemenizin sebebi nedir?" dedim. Cevâbinda "Bir gün burada bir günah isleniyordu. Ben buna mâni olmak istedim. Fakat mâni olamadim. Bunun izdirabindan dolayi ve kiyâmet günü bunun günâhindan nasil kurtulurum diye düsünmekten böyle terliyorum." dedi. Ya siz, her gün hem kendiniz, hem de baskalari için nice emr-i mârûfu kaçiriyorsunuz, hâlinize bir bakiniz!

Islerinizi, dînimizin emirlerine uygun yapiniz. Bir is yapacaginiz zaman, bakiniz, dînin emirlerine uygun ise, onu kabûl edip yapiniz. Uymuyorsa, vazgeçiniz. Bütün islerin basi, dînin emirlerine yapismaktir ve allahü teâlânin koydugu hudutlari asmamaktir. Akilli kimse, kendi hâlini düsünür. Insanlar ile kendi arasindaki hudûda, hakka riâyet eder. Bunu gözetmeyenler için verilecek cezâyi bildiren nice âyet-i kerîmeler nâzil olmustur. Her zaman ve her yerde, bakarken, konusurken, dinlerken, gelirken, yerken ve içerken, allahü teâlâya ve insanlara karsi uyulmasi gereken bir hudut vardir. Firsati ganîmet biliniz, yaptiginiz isleri kurtulusunuza vesîle olacak sekilde yapiniz. Helâl rizik kazanmak için çalisiniz. Kâfi miktârda kazanip, isrâf ve cimrilik etmeyiniz. Nafakanizda dînimizin emrine uygun olarak davraniniz. Resûlullah efendimiz; "Islerin hayirlisi, vasat olanidir." buyurdu. Helâlinden ve kendi kazancinizdan yiyiniz. Eger uykunuz gelirse, biraz uyuyunuz ki, ibâdet ve tât yapmak için dinlenmis olasiniz. Fakat, Allahü teâlâyi zikretmeden uyumayiniz. Resûlullah efendimiz; "Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayirlidir." buyurdu.


Ey talebelerim! Insanlarin maksada, saâdete kavusmaktan mahrum kalmalarinin sebebi; âhiret yolunu birakip, yalanci dünyâya sarilmalaridir. Âhiret saâdetini isteyen kimse, dogru îtikâda sâhib olup, bid'at ve dalâlet olan seylerden uzak durarak ve yaptii her isten hesâba çekilecegini bilerek, ona göre hareket etmelidir. Ey dostlarim! Gidisâtinizdan habersiz olmak kadar kötü birr sey yoktur. Bu hâl, gaflet içinde olmanin delîlidir. Baskalarinin habersiz oldugu seyler, bu yolun büyüklerine açilmistir. Onlarin maksadi, Allahü teâlânin rizâsini aramaktir. Onlar, buna kavusmuslardir. Alahü teâlâ, her asirda sevip seçtigi kullarindan bir büyük zât yaratir. Böylece herkesi belâlardan, felâketlerden korur. Ey talebelerim! Böyle olan zâta talebe olunuz. Böylece dünyâ ve âhiret saâdetine kavusursunuz. Ümmet-i Muhammed'in aydinlaticilari olan âlimlere yakin olunuz. Resûlullah efendimiz; "Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir." buyurdu. Sakin, ilmi ve âlimleri sevmekten uzak kalmayiniz. Bu, kurtulus vesîlesidir. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz; "Kim âlimi ve ilmi severse, hatâ islemez." buyurdu.

Câhiller ile görüsmek, insani Allahü teâlâdan uzaklastirir. Sima' yapiyoruz diyerek hoplayip, ziplayan kimselerin meclislerinden uzak durunuz. Onlarla oturmayiniz. Onlarla sohbet, kalbi öldürür. Bunun için bu yolun büyükleri, bu isten uzak durmuslardir. Gerçekten sima' hâlinde olan kimsenin hâli öyledir ki, o anda biçak çalsan haberi olmaz. Eger böyle olursa, o kimse sima' hâlinde oldugunu gösterir.

Ruhsatlardan uzak durup, azîmet ile amel ediniz. Ruhsatlar ile amel etmek zayif kimselern isidir. Eger bundan daha çok nasîhat isterseniz, Abdülhâlik Goncdüvânî hazretlerinin nasîhat ve yazilarina bakiniz. Bu kadar kifâyet eder. Akilli olana bir isâret yetisir."


Emîr Külâl hazretleri vasiyetini yaptigi sirada, ogullari; Emîr Burhân, Emîr Sâh, Emîr Hamza, Emîr Ömer ve talebelerinin çogu huzûrunda bulunuyordu. Bu ogullarindan Emîr Burhân'in yetistirilmesini, en basta gelen talebesi ve halîfesi Behâeddîn-i Buhârî'ye havâle etti. Diger oglu Emîr Sâh'i, Seyh Yâdigâr'a, Emîr Hamzâ'yi Mevlânâ Ârif Dehdigerânî'ye, Emîr Ömer'i de, Mevlânâ Cemâleddîn Dehkesânî'ye yetistirilmeleri için havâle etmisti. Ogullarina; "Hanginiz, Allahü teâlânin kullarina hizmet etmek için benim vekîlim olur?" buyurdu. Ogullari; "Ey yakîn yolunun rehberi, biz buna nasil güç yetirebiliriz? Fakat kim bu isi kabûl ederse, biz onun hizmetine girelim." dediler. Ogullari böyle deyince, Emîr Külâl hazretleri basini egip, murâkabeye daldi. Bir müddet sonra basini kaldirdi. "Büyüklerin rûhâniyeti, Emîr Hamza'nin bu isi kabûl etmesini isâret buyurdular." dedi. Emîr Hamza, kabûllenemeyecegini arzetti ise de; "Bunu kabûl etmekten baska çâre göremiyorum. Kabûl edeceksin, bu is bizim elimizde degildir. Sen de biliyorsun." buyurdu.

Bundan sonra Emîr Külâl talebelerinden ayrilip, husûsî odasina geçti. Üç gün, üç gece disari çikmadi. Sonra disari çikti. Meclisinde toplananlar, neden üç gündür disari çikmadigini sordular. Buyurdu ki: "Üç geceden beri, benim ve talebelerimin hâli nasil olur? diye düsünoyurdum. Gaybden kulagima bir ses geldi. Söyle deniliyordu: "Ey Emîr Külâl! Kiyâmet gününde seni, senin talebelerini, dostlarini, sizin mutfaginizdan uçan bir sinegin üzerine kondugu kimseleri bile affettim." Allahü teâlâ, fadlindan ve kereminden ihsân etti" dedi. Bunlari söyledigi Persembe günü sabaha dogru vefât etti.



Nakledilir ki, bir defâsinda Mekke-i mükerremeden ve Medîne-i münevvereden tasavvuf ehli olan kimseler, bir cemâat hâlinde Buhârâ'ya geldiler. Buhârâ'da Sûhârî köyüne gitmek istediklerini söyleyerek, bu köyü sordular. Bunun üzerine kendilerine; "Siz nereden geliyorsunuz ve bu köyü niçin soruyorsunuz?" dediler. Onlar da Mekke ve Medîne'den geldiklerini, Sûhârî köyünü sormalarindan maksadlarinin, orada ikâmet etmekte olan Emîr Külâl hazretlerini ziy"aret etmek ve onunla görüsmek oldugunu söylediler. Buhârâ'da görüstükleri kimseler onlara; "Mâlesef, Emîr Külâl hazretleri vefât etti." dediler. Bu maksadla Sûhârî köyüne gittiler. Emîr Külâl hazretlerinin ogullari, onlarla görsüp sohbet ettiler. Onlara; "Babamiz Mekke ve Medîne'ye hiç gitmemisti. Siz onu nereden taniyorsunuz?" dediler. Gelenler; "Biz de buralara hiç gelmedik. Fakat biz Emîr Külâl hazretlerini Kâbe'de gördük. Iki-üç seneden beri hac mevsiminde bizimle berâber Kâbe'yi tavaf ederdi. Mekke ve Medîne'de pekçok kimse ona bîat edip talebe olmustu. Fakat bu sene Kâbe'ye gelmedi. Merak edip, ona olan muhabbetimiz ve hasretimiz sebebiyle görmeye gelmistik, fakat nasîb olmadi." dediler. Böylece, Emîr Külâl hazretlerinin, kerâmetle, her sene hac mevsiminde, bulundugu beldenin halki farkina varmadan Kâbe'ye gittigi anlasildi. Gelen ziyâretçiler, daha sonra Emîr Külâl hazretlerinin kabrini ziyaret edip, duâ ettiler. Sonra da ogullarindan müsâade alarak Sûhârî köyünden ayrildilar.



ÇOK DUÂ ETTI

Seyyid Atâ Efsene köyüne gelmisti. Bu sirada Seyyid Emîr Külâl dört-bes yasina basmisti. Seyyid Atâ, Efsene köyüne geldigi sirada, çocuklardan bir kismi sokakta oynuyor, Emîr Külâl de oyun karismadan kenarda duruyordu. Seyyid Atâ'yi görünce, kosup yanina geldi. O da elinden tutup, berâberce eve gittiler. Evlerine varinca, Seyyid Atâ onu yanina oturtup, kendi sarigini ikiye bölüp, bir kismini kendi basina, bir kismini da Seyyid Emîr Külâl'in basina sardi. Ona teveccüh ve himmette bulunup, çok duâ etti. Duâsi ve himmeti bereketiyle, tasavvuf hâllerinden ve mertebelerinden çok nîmetlere kavusturdu. Sonra da; "Emîr Külâl'in yüksek derecelere kavusacagini müsâhede ediyorum ve onun derecesi, benim derecemden üstün olacak." buyurdu. Böylece Emîr Külâl, henüz küçük yasinda büyük bir velînin teveccüh ve duâsina kavusmakla sereflendi ve bu sâadetle büyüdü.



TIMÛR HAN

Timûr Hân Semerkand'a yerlesince, Buhârâ'ya gitmeyi arzu etti. Bu sebeple Emîr Külâl hazretlerine haber gönderip, bizim Buhârâ'ya gelmemize müsâade ederler mi? Sâyet izin verilmezse, kendilerinin Semerkand'i tesrîf etmelerini arzu ediyoruz, nasil buyururlarsa öyle ypalim." dedi. Timûr Hânin bu arzusu üzerine, Emîr Külâl hazretleri ne gelmesini, ne gitmeyi kabûl edemeyecegini ve kendilerine duâ etmekte oldugunu söyledi. Bunlari bildirmek ve Timûr Hânla görüsmek üzere, og3lu Emîr Ömer'i vazifelendirdi. Oglunu gönderirken söyle dedi: "Ey oglum! Emîr timûr'a söyle! Eger Allahü teâlânin râzi oldugu yolda yürümek istiyorsa, takvâdan ve adâletten aslâ ayrilmasin. Bunlari kendisine siâr edinsin ki, kiyâmet günü kurtulabilsin! Yine talebelerimizle her zaman ona duâ ettigimizi söyle. Eger dünyâya meylederse, bu durumlarin faydasina kavusamaz." Emîr Külâl hazretlerinin oglu Emîr Ömer, Semerkand'a gidip, Timûr Hân ile görüstü. Babasinin söyledigi seyleri aynen bildirdi. Birkaç gün sonra da, Buhârâ'ya dönmek üzere Timûr Han'dan müsâade istedi. Ayrilirken, Timûr Han ona; "Buhârâ ve çevresini sizin emrinize birakayim, ne olur kabûl edin." dedi. Emîr Ömer; "Buna izin yok." dedi. Bunun üzerine Timûr Hân; "Öyleyse Buhârâ sehrini Emîr Külâl hazretlerine bagislayayim." deyince, Emîr Ömer yine; "Buna izin yok." dedi. Timûr Han; "Hiç olmazsa, Buhârâ yakininda ikâmet etmekte oldugunuz köyü size bagisliyayim." diyerek, çok temennide bulundu. Emîr Ömer söyle dedi: "Babamdan su sözleri isittim: Sizin için; "Eger, Allah adami olan büyüklerin kalbinde bir yer kazanmak istiyorsa, takvâdan ve adâletten ayrilmasin. Kiyâmet günü Allahü teâlânin rahmetine kavusmak bununla olur." buyurdu.



EGER EVLIYÂ OLSAYDI

Nakledilir ki, Emîr Külâl hazretleri bir imâret yaptirmakta idi. Bu binânin insâsi için pekçok kimse toplanmis çalisiyordu. Bir gün Emîr Külâl, âniden evine gitti. O gidince, orada çalisanlar dediler ki: "Emîr Külâl gerçekten velî ise, bizim her birimize birer sicak ekmek verir. Bir müddet sonra Emîr Külâl geldi. Yaninda hiçbir sey yoktu. Yerine oturunca, binânin insâsinda çalisanlardan bâzilari bir birine; "Eger velî olsaydi, bizim arzu ettigimiz seyi getirirdi." diyerek, aralarinda konusmaya basladilar. Daha sonra onlar böyle konusurlarken, Emîr Külâl hemen ayaga kalkip; "Ey tahammülsüzler, iste istediginiz!" diyerek, elini koltugunun altina sokup, herbirine sicak bir ekmek çikarip verdi. Onlar da söyledikleri sözlerden dolayi pisman olup, tövbe ettiler. Bundan sonra, Emîr Külâl hazretleri onlara buyurdu ki: "Ey dostlarim, biz arzu ederiz ki, siz bizden âhireti, âhirette kurtulmayi taleb ediniz. Nefsinizin istekelrini terkediniz ki, âhirette utanip, mahcûb olmayasaniz. Eger sükrederseniz, Alahü teâlâ size her istediginizi ihsân eder. Bu dünyâda ne yaparsak âhirette onun karsiligini bulacagiz. Ey dostlar, dikkat ediniz ve uyanik olunuz! Bir kimse hevâ ve hevesinden vazgeçmedikçe, tuzagina av düsmeyen ve eli bos kalan avci gibidir. Eger insan, Allahü teâlâyi unutur, gaflete dalarsa, belâya ve musîbete düser. Ne yazik ki, ömür bitmek üzere oldugu hâlde, insan dünyâliklara dalmis, nefsinin esîri olmus ve âhiret yolculugunu unutmus, ihmâl etmistir.

Siir:

"Ey ömrünü câhillikle rüzgâra veren!
Sen ömrünün kiymetini nasil bilirsin?
Yarin toprak altinda yalniz kalinca,
Tövbe edeyim dersin, ama yapamazsin!"


TÎMÛR HAN

Bu dünyânin en büyük, devlet adamlarindan,
Âlim ve evliyânin, dostu idi Timûr Han.

Seyyid Emir Külâl'in sohbetinde bulundu,
Mânevî evlâtliga, hem de kabûl olundu.

Bir ara Smerkand'a, yerlesince Timûr Han,
Buhâra'ya gitmegi, arzû etti bir zaman.

Seyyid Emîr Külâl'e, gönderdi su haberi;
"Buhârâ'ya gelmeme, var mi müsâdeleri?

Eger izin yok ise, oraya gelmemize,
Lütfedip kendileri, gelsinler ülkemize,

Hocamizi görmegi, çok arzû ediyoruz,
Nasil uygun olursa, tâlimat bekliyoruz."

Hazret-i Emîr Külâl, bu haber üzerine,
Oglu Emîr Ömer'i, göndermisti yerine,

Buyurdu ki: Ey oglum, git söyle Timûr Hâna,
Biz râziyiz kendinden, duâciyiz çok ona.

Lâkin onun gelmesi, uygun degil bu yere,
Mümkün degil bizim de, gitmemiz o yerlere.

Alah'in rizâsini, istiyorsa Timûr Hân,
Temhib et, ayrilmasin, adâlet ve takvâdan.

Eger bu tembîhimi, yaparsa iyi olur,
Kiyâmette azaptan, ancak böyle kurtulur.

Eger dünyâ malina, meyl ederse kendisi,
Bizim duâmizin da, hiç olmaz fâidesi."

Bu haberi alinca, hocasindan Timûr Han,
Oglu Emir Ömer'e, söyle dedi o zaman:

"Söyleyin benden taraf, lütfen pederinize,
Buhârâ'nin mülkünü, vereyim emrinize."

Emir Ömer cevâben dedi: "Izin yok buna."
timûr Hân bu sefer de, söyle söyledi ona:

"Öyleyse filân sehiri, size bagislayayim.
Insaallah bu teklifi, kabul eder üstadim.

Emir Ömer dedi ki: "Bunu da kabûl etmez,
Babam, dünyâ malina, bir zerre kiymet vermez."

Timûr Han bu sefer de, dedi bulundugunuz,
Köyü bagisliyayim, budur son umudumuz.

Emir Ömer cevaben dedi: "Tahmin ederim,
Bu teklifinizi de, kabûl etmez pederim.

O bana demisti ki, ayrilirken oradan,
"Bizleri memnun etmek, istiyorsa Timûr Han,

Adâletten, takvâdan, ayrilmasin herhâlde,
Ancak böyle kurtulur, azaptan Kiyâmette."



AGRIYAN DIS

Emîr Külâl kendine âit bir yerde dergâh insâ ettiriyordu. Çalisanlardan biri, kendi kendisine; "Hiç kimse bir sey getirmiyor." dedi. Henüz aradan az bir zaman geçmisti ki, bir adam geldi. Çok miktarda ekmek ve üzüm getirdi. Emîr Külâl hazretlerinin huzûruna varip, gece gündüz dis agrisi çekmekteyim. Sizin duânizi almak için geldim, bana yardimci olunuz, tâkadim kalmadi dedi. Emîr Külâl, gelen adama; "Yanima yaklas bakayim, hangi disin agriyor?" dedi. Adam yaklasti. Emîr Külâl parmagini agzina sokup, agriyan disinin üzerine koydu. Sonra Ihlâs sûserisini okudu. Gelen kisinin dis agrisi kesilip, hiç hastalanmamis gibi oldu. Bundan sonra Emîr Külâl hazretleri buyurdu ki: "Ey dostlar! Ilâsli olunuz. Her isinizi Allah rizâsi için yaparsaniz, kurtulursunuz. Ihlâssiz yapilan amel, üzerinde pâdisâhin mührü bulunmayan para gibidir. Üzerinde pâdisâhin sikkesi bulunmayan parayi kimse almaz. Üzerine mühür vurulani ise herkes alir. Ihlâs ile yapilan az amel, Allahü teâlâ indinde çok amel gibidir. Ihlâssiz yapilan çok amelin ise, Hak katinda kiymeti yoktur. Yaptiginiz her ibâdeti ve isi, ihlâs ile yapiniz. Böylece Allahü teâlâya yakin ve rizâsini kazananlardan olursunuz. Ey dostalrim! Ihlâs ile amel yaprasaniz korkmayiniz, bu size âhirette îtibâr ve sereftir. Eger tamâ sâhibi olup dünyâya düskün degilsen, sonunda varacagin yeri düsün. Merd o kimsedir ki, önce iyice düsünür, sonra amel etmeye baslar. Böylece, sonunda yaptigi isten utananlardan olmaz."



HEM DOGUDA, HEM BATIDA

Bir gün Emîr Külâl hazretleri, talebeleri ile oturmus sohbet ediyordu. Bu sirada içeriye güzel yüzlü bir genç girdi. Hiçbir rsey söylemeden oturdu. Orada bulunananlar, onu hiç tanimiyorlardi. Bir ara Emîr Külâl hazretleri ona bakip; "Tamâm oldu mu?" dedi. Gelen genç de; "Bir açiklik kalmisti, o da tamamlandi." dedi. Gelen genç biraz oturup, gitmek üzere kalkti, bir sey söylemeden kapiya dogru yürüdü. Orada bulunanlardan bir kismi, gencin yanina kosup, yakalayip konusmak istediler. "Sen kimsin? Gelince bir sey söylemedin ve giderken müsâade istemedin. Emîr Külâl'e; "Bir yer kalmisti, o da tamamlandi." dedin. Bu hâlin ne ve bu sözün mânâsi nedir? Bunlari bize açikla ve kendini tanit." dediler. Bunun üzerine genç, "Ben, Rûm vilâyetindenim ve Emîr Külâl'in talebelerindenim. Bizim memleketimizde bir câmi yapiliyordu ve bu câmi insâsi ile Emîr Külâl hazretleri ilgileniyordu. Bitince haber vermemizi emretti. Câmi tamamlandi, ben de haber vermek üzere geldim." dedi. Bunlari dinleyince, çok sasirip; "Nasil olur? Biz onun talebeleriyiz ve hocamiz Rûm diyârina gitmedi." dediler. Gelen genç; "Ben de onun talebesiyim, her gün arkasinda namaz kilarim. Bizim memleketimizde çok talebesi ve taniyip seveni vardir." dedi. "Peki girince neden selâm vermedin ve giderken neden izin istemedin?" dediklerinde; "Bunlari kalben söyledi." dedi. Ayrilirken de; "Bizim karsimiza mühim bir ris çiktigi zaman, Emîr Külâl hazretleri gelir. Bizim memleketimizde, sizin burada oldugundan daha meshûr ve daha çok taninip sevilmistir." dedi. Bunlari dinleyen talebeleri, Emîr Külâl hazretlerinin tasavvuftaki derecesinin yüksekligini ve tasarrufunun çoklugunu görüp, ona sevgi ve bagliliklari kat kat artti.



EVLIYÂYI ÜZMEK

Seyyid Emîr Külâl'le, bir gün talebeleri,
Ziyârete giderken, birlikte kabirleri,

Yolda, koca bir aslan, çikti karsilarina,
Talebeler korkarak, çekildiler bir yana.

Ve lâkin Emîr Külâl, korkmadi zerre kadar,
Buyurdu ki: "Korkmayin, o bize yapmaz zarar."

Sonra ona yaklasip, tutunca yelesini
Basini yere koyup, çikarmadi sesini.

Hürmet gösterir gibi, hareketler yaparak,
Ayrilip gitti, geri, sanki mahcûb olarak.

Talebeler bu hâle, taaccüb ettiler hep,
Dediler ki: "Efendim, bu nasil is ki acep,

Aslanin size karsi, olan bu hareketi,
Çok hayret verdi bize, nedir bunun hikmeti?

Aslan sizi görünce, mahcûb oldu âdetâ,
Bir vahsî hayvan iken, sizden korktu o hattâ."

Buyurdu: "Kardeslerim, kim korkarsa Allah'tan,
O'nun mahlûklari da, çekinir, korkar ondan.

Aksine, bir insan ki, Allah'tan korkmaz ise,
Mahlûklara karsi da, korkak olur o kimse."

Bir gün talebesiyle, câmiye giderlerken,
Bir çocukla, babasi, geliyordu ilerden.

Çocuk, Emîr Külâl'i, görünce sevdi onu,
Ve sordu babasina, onun kim oldugunu.

O ise sevmiyordu, "Seyyid Emîr Külâl'i,
Hattâ onun hakkinda, konustu lâübâli.

Emîr Külâl isitip, buyurdu ki adama;
"Bana degil, kendine, zarar verdin sen ama.

Bir Allah hadamina kimse ederse hakâret.
Iflâh etmez o artik, fecîdir ona gâyet."

Çok zaman geçmedi ki, uyuz oldu o kimse,
Bir çâre bulmadi, her kime gitti ise.

Nereden geldigini, anladi bu illetin,
Dedi: "Emîr Külâl'e, çabuk beni iletin."

Giderek arz ettiler, bunu Emîr Külâl'e,
Buyurdu ki: "Mâlesef, o dönmez iyi hâle.

Hakkini ona helâl, etse de Emîr Külâl,
Önceki evliyâlar, kat'iyyen etmez helâl.

O, büyük insanlardan, ok'u yedi bir defâ,
Ona çâre bulmaz, gitse de ne tarafa."

Oradan ayrilarak, gidiyorken evine,
Düsüp öldü, bir çâre, bulamadan derdine.

Buyurdu: "Ey insanlar, sevmeyin bu dünyâyi,
Ve aslâ unutmayin, Allahü teâlâyi.

Bir günah karsisinda, korkun ki O'ndan gâyet,
Bundan daha kiymetli, yoktur baska ibâdet.

Kim Alah'tan korkarsa, siz dahî korkun ondan,
Ve lâkin hiç korkmayin, Allah'tan korkmayandan.

Bir günah islerseniz, âcilen tövbe edin,
Tövbe etmek, basidir zîrâ her ibâdetin.

Her namazi kilinca, tövbe edin siz yine,
Zîrâ güvenmemeli, bir kul ibâdetine.

Öyle düsünmeli ki, kul kendi günahini,
Görmemeli kat'iyyen, baskasinin aybini.

Siz her hangi bir isi, getirirken yerine,
Bakin ki, uygun mudur, o is dînin emrine?

Eger uygun degilse, vaz geçin siz o isten,
Zîrâ kul böylelikle, halâs olur atesten."


1) Tam Ilmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baski) s. 1074
2) Agâhî Seyyid Emîr Külâl (Mevlân Sihâbüddîn)
3) Resehât; s.42
4) Nefehât-ül;Üns; s.415
5) Hadîkat-ülVerdiyye; s.123
6) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.363
7) Rehber Ansiklopedisi; c.5, s.108
8) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.41
9) Umdet-ül-Makâmât; s.61
10) Islâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.20



Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________


Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24-06-2008   #15
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2007
Nerden
Çanakkale
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
12
158 Mesajına
321Teşekkür Aldı
  


BEHÂEDDÎN BUHÂRÎ (Sâh-i Naksibend)

Evliyânin büyüklerinden ve müslümanlarin gözbebegi olan yüksek âlimlerden. Seyyid olup insanlari Hakka dâvet eden, dogru yolu göstererek saâdete kavusturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin on besincisidir. Muhammed Bâbâ Semmâsî ile Emîr Külâl'in talebesidir. Ismi, Muhammed bin Muhammed'dir. Behâeddîn ve Sâh-i Naksibend gibi lakablari vardir. Allahü teâlânin sevgisini kalplere naksettigi için, "Naksibend" denilmistir. 1318 (H.718) senesinde Buhârâ'ya bes kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-i Ârifân'da dogdu. 1389 (H.791)'da Kasr-i Ârifân'da Rebî'ul-evvel ayinin üçünde Pazartesi günü vefât etti. Kabri oradadir. Islâm âlimlerinin en meshûrlarindan olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulasmistir. Zamâninda ve kendinden sonraki asirlarda onun sebebi ile pekçok insan, hidâyete, dogru yola kavusmustur.


Zamâninin büyük velîlerinden Muhammed Bâbâ Semmâsî, henüz o dogmadan Kasr-i Ârifân'a gelmisti. Bu gelisinde, burada bir büyük zâtin kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir velî yetisecek diyerek isâret etmis, tarîkatin imâmi olacak emsâlsiz bir zâtin buradan zuhûr edip ortaya çikacagini talebelerine ve sevenlerine müjdelemisti. Daha sonra babasi Seyyid Muhammed Buhârî söyle anlatti: "Oglum Behâeddîn'in dogmasindan üç gün sonra, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleri, bütün talebeleri ile Kasr-i Ârifân'a gelmisti. Ben kendisini çok sever ve muhabbet beslerdim. Kasr-i Ârifân'i tesrif edince, yeni dogan oglum Behâeddîn'i alip huzûruna ***üreyim ve himmet, mânevî yardim isteyeyim, böylece feyze kavusur dedim. Bu niyetle Behâeddîn'i kucagima alip, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin huzûruna ***ürdüm. Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî, Behâeddîn'i elimden alip, bagrina basti ve; "Bu yavru, benim oglumdur. Ben bunu, mânevî evlâtliga kabûl ettim." buyurdu. Sonra yüzünü talebelerine çevirip, aralarinda en meshûru olan Seyyid Emîr Külâl'e söyle dedi: "Size, bu yerde bir büyük zâtin kokusu geliyor derdim. Simdi bu tarafa gelirken de, buraya yaklastigimizda size önce duydugum koku iyice artti demistim. Hakîkat sudur ki, size bahsettigim mübârek zât dogmustur. Iste o mübârek koku, bu melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir zât olsa gerektir." buyurdu. Böylece henüz daha üç günlük çocuk iken, zamâninin en büyük evliyâ ve mürsid-i kâmili olan Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin müjdesine, himmetine ve feyzine kavustu. Henüz daha küçük yasta iken, evliyâliga âit yüksek nûrlar ve eserler temiz alninda açikça görünür, hidâyet ve irsâd, hakki bulma ve yol gösterme nisanlari yüksek simâsindan belli olurdu.


Annesi söyle anlatmistir: "Oglum Behâeddîn dört yasinda iken, evimizde yavruluyacak bir inek vardi. Behâeddîn, dogumuna bir müddet daha olan bu inegi göstererek, öyle anliyorum ki, bu inek beyaz basli bir buzagi doguracaktir dedi. Birkaç ay sonra inek, dedigi gibi bir buzagi dogurdu."

Behâeddîn Buhârî hazretlerinin ilk hocasi, daha dogar dogmaz kendisini mânevî evlâtliga kabûl eden ve hakkinda çok müjdeler veren Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî'dir. Önce ondan istifâde etti. Sonra bu hocasi, onun yetistirilmesini en meshûr talebesi Seyyid Emîr Külâl'e havâle etti. Yedi sene Seyyid Emîr Külâl'in sohbetine devâm etti. Sonra da onun izni ile Mevlânâ Ârif Dikgerânî'nin sohbetine devâm etti. Yedi sene de onun yaninda kaldi. Bundan sonra Kusam Seyh ve Halîl Atâ'nin sohbetlerinde bulundu. Bir müddet de Halîl Atâ'nin yaninda kaldi. Ayrica Mevlânâ Behâeddîn Kislâkî'den hadîs ilmini ögrendi. Sonra, Abdülhâlik Goncdüvânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldi. Üveysî olarak yetistirildi. Böylece tasavvufda ve diger ilimlerde çok iyi yetisti. Bu tahsil devresini ve tasavvufta yetismesini bizzât kendisi söyle nakletmistir:

"Çocukluktan bülûg çagina kadar, büyük hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin sohbetinde bulundum. On sekiz yasina girdigim sirada, dedem beni evlendirmek istedi. Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî'yi dügünüme dâvet etmek için beni Semmâs'a gönderdi. Semmâs'a varip hocami görmekle sereflendim ve elini öptüm. Sohbetinin bereketinden bende öyle bir hâl hâsil oldu ki, devamli hocamin sohbetine can atiyordum. O gece kalbimdeki bu arzu ve istek ile gece yarisindan sonra kalkip abdest aldim ve hocamin mescidine gidip, iki rekat namaz kildim. Basimi secdeye koyup çok duâ ettim. Dilimden su duâ çikti: "Allah'im, bana belâ yükünü çekmeye kuvvet ver. Mihnet ve muhabbetini çekmeye tâkat, güç ver." Sabah olunca hocamin huzûruna vardim. Bana bakip, gece olup bitenleri söyledikten sonra; "Evlâdim, duâda; "Yâ Rabbî, râzi oldugun seyi bu zayif ve güçsüz kuluna, fazlin ve kereminle ihsân et." demelidir. Çünkü Allahü teâlânin rizâsini kazanan kimseye belâ gelmez. Eger Allahü teâlâ, hikmet-i ezelîsiyle sevdigi bir kuluna belâ gönderirse, kendi inâyetiyle o kuluna kuvvet ve tahammül ihsân eder ve o belâya tutulmasinin hikmetini bildirir. Belâ istemekte güçlük vardir." buyurdu.

Daha sonra sofra kurulup, yemek yendi. Hocam, sofrada bir somun ekmegi alip verdi. Ekmegi çekinerek aldim. Bu çekingenligimi görüp; "Ekmegi almakta çekiniyorsun. Fakat bu ekmek, yolda lâzim olacaktir." buyurdu. Nihâyet dâvetimiz üzerine talebeleriyle birlikte köyümüz Kasr-i Ârifân'a gitmek üzere yola çiktik. Ben, hocamin bindigi hayvanin üzengileri yaninda yürüyordum. Rûhum zevkle dolmus oldugundan kalbimde hiçbir dünyâ düsüncesi yoktu. Ask ve sevkle dolu olan kalbim heyecanla çarpiyordu. Allah sevgisinden baska her sey kalbimden çikmisti. Bu sirada kalbim dünyâya meyledecek olsa, hocam hemen; "Kalbini ayriliktan koru." buyururdu. Hocamin bu kerâmetini ve kesfini gördükçe, muhabbetim kat kat artiyordu. Yolumuz bir köye ugradi. O köyde hocamin dostlarindan biri bizi karsilayip evine dâvet etti. Hocam da bu dâveti kabûl edip, o zâtin evine indi. Ev sâhibinin, mahcûbiyetinden izdirap içinde yüzü kizardi. Bu hâlini gören hocam, o kisiye; "Senin izdirabinin sebebi nedir?" dedi. O da; "Efendim, size yemek ikrâm etmek istiyorum, fakat sütten baska bir seyim yoktur." dedi. Bunun üzerine hocam bana; "Behâeddîn, sana verdigim ekmege ihtiyaç hâsil oldu. O ekmegi ver." dedi. Ekmegi çikarip verdim. Ev sâhibi de sütü getirip sofraya koydu. Ekmegi süte batirarak yedik ve hepimiz doyduk. Bu kerâmeti karsisinda hocamiza hayranligimiz artti. Sonra kalkip yolumuza devâm ettik."

"Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî vefât edince, dedem beni Semerkand'a ***ürdü. Orada bulunan büyük âlim ve velîleri ziyâret edip, benim için duâ ve himmet istedi. Sonra Kasr-i Ârifân'a döndük. O günlerde Ali Râmîtenî hazretlerinden gelip, emâneten saklanmakta olan taç bana verildi. O anda kalbim Allahü teâlânin muhabbeti ile dolup, tasti. Sonra hocam Seyyid Emîr Külâl, Kasr-i Ârifân'a geldi. Bana çok iltifâtta bulunup; "Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî, bana; "Oglum Behâeddîn'in yetismesi ile ilgilen. Ondan sefâatini esirgeme! Eger onun yetismesinde kusûr edersen, sana hakkimi helâl etmem." buyurdu. Ben de bu vasiyeti üzerine senin yetismen ile ilgilenecegime söz verdim." dedi. Seyyid Emîr Külâl hazretleri Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yetismesi için titizlikle mesgûl olup, onu tasavvufta yüksek derecelere ulastirdi. Hattâ bir gün ona söyle buyurdu: "Yüce mürsidim Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin sizin terbiyeniz ile ilgili vasiyetini yerine getirdim. Sizi istenilen sekilde yetistirdim. Hem hâl bakimindan, hem de ilim bakimindan yüksek bir himmete sâhip bulunuyorsun. Simdi nereye gitmeyi arzu edersen gidebilirsin. Her kimden olursa olsun, sohbetinde bulunmak ve istifâde etmek husûsunda serbestsin. Tarafimizdan size izin ve ruhsat verilmistir. Bizde olan hâl ve makamlari size fazlasiyla verdim. Bostâni senin için kuru ettim. Yâni gögsümde, kalbimde olanlarin hepsini sana verdim. Rûhâniyet kusunu, insanlik yumurtasindan (dar nefis çerçevesinden) çikardim. Ama senin himmet kusun, yükseklerde uçuyor. Simdiden sonra icâzetlisin, müsâdelisin, izinlisin."

Behâeddîn Buhârî hazretleri, hocasi Emir Külâl hazretlerinin bu sözleri üzerine Mevlânâ Ârif'in sohbetine gidip, yedi sene de onun yaninda kaldi. Sonra Halîl Atâ hazretlerinin yanina gidip, on iki sene sohbetinde bulundu. Iki defâ hacca gitti. Ikinci haccinda Herat'a gidip, Mevlânâ Zeynüddîn hazretleriyle üç gün sohbet etti. Ikinci hacca gidisinde Hicâz'dan dönüp, bir müddet Merv sehrinde ikâmet etti. Daha sonra Buhârâ'ya dönüp orada yerlesti. Emîr Külâl hazretlerinin vefâtindan sonra, insanlara dogru yolu gösterip, rehberlik vazîfesini yapti.



Sâh-i Naksibend hazretleri söyle anlatmistir: "Bir gece rüyâmda, Türk âlimlerinden Hakîm Atâ, beni yetistirmesi için talebelerinden birine havâle etti. Sâliha bir ninem var idi, rüyâmi ona anlattim. "Oglum, senin Türk âlimlerinden nasîbin vardir." dedi. Bunun üzerine rüyâda gördügüm o dervisin sîmâsini hatirimda tuttum ve karsilasacagim günü bekledim. Bir gün Buhârâ pazarinda, Hakîm Atâ'nin rüyâmda beni yetistirmesi için kendisine havâle ettigi zât ile karsilastim. Ismi Halîl Atâ idi. Ben onu derhâl hatirlayip, tanidim. Fakat bir türlü yanina yaklasip sohbet edemedim. Bundan dolayi üzgün bir hâlde eve döndüm. Aksam bir kimse evime gelip, Halîl Atâ seni çagiriyor dedi. Bu habere çok sevindim ve bir mikdâr hediye bulup, hemen huzûruna gittim. Sohbetiyle sereflendim. Bana çok iltifât etti. Rüyâyi anlatmak isteyince; "Senin hâtirinda olani biz biliyoruz, anlatmana gerek yok." buyurdu. Bundan sonra uzun zaman sohbetine devâm ettim. Çok feyz alip, istifâde ettim. Bir müddet sonra Mâverâünnehr sultâninin vefât etmesi üzerine, oranin halki, Halîl Atâ'yi sultanlik yapmasi için Buhârâ'dan Mâverâünnehr'e dâvet ettiler. Dâveti kabûl edince ben de birlikte gittim. O tahta oturdu. Ben de hizmetine devâm ettim. Kendisinde çok kerâmetler görülüyordu. Bana sefkat ve muhabbet gösterip yetistirdi. Böylece orada alti sene süren sultanligi sirasinda da hizmetinde bulundum. Kendisine o kadar yakin oldum ki, her sirrina vâkif, islerinde idâreci oldum. Görünüste diger hizmetçiler gibi çalisirdim. Hâlimi bildirmezdim. Alti sene sonra bu büyük âlim tahttan indi. Sultanligi sona erdi. Bundan sonra Zeyvertûn köyüne yerlestim.



Yine söyle nakletti: "Bende tasavvuf hallerinin görüldügü ilk günlerde mübârek bir zât ile yakinligim oldu. Bu zât bana; "Seni Hakk'in âsinâlarindan görüyorum." deyince, "Umarim ki, sizin teveccühünüz ve yardiminizla âsinâlardan olurum." dedim. Dedi ki: "Arzular karsisinda nefsin ile ne hâldesin?" "Bulursam sükrederim, bulamazsam sabrederim." dedim. "Bu kolay bir istir. Asil is, nefsini bir yerde hapsedip, ekmek ve su vermeyeceksin ve nefsin o hâle gelmis olacak ki, sana serkeslik etmeyip, boyun egsin." buyurdu. Bunun üzerine o zâta yalvardim. Bu hâle kavusmam için teveccüh etmesini istedim. Buyurdu ki: "Nefsinin, baskalarindan ümitsiz ve yalniz kalacagi bir sahrâya gideceksin, Allahü teâlâya ibâdet ile mesgûl olacaksin ve orada üç gün kalacaksin, dördüncü gün târif edecegim bir daga gideceksin, karsina çiplak ata binmis bir kimse çikacak. Ona selâm verip geç. Üç adim geçtigin zaman sana o; "Ey genç! Dur sana ekmek vereyim." diyecek. Sen hiç aldirmayip, ekmegi almadan geçip gideceksin. Bu zâtin emri üzerine, söyledigi gibi üç gün sahrâda yalniz kalip ibâdet ile mesgûl oldum. Dördüncü gün târif ettigi dagin etegine gittim. Giderken buyurdugu gibi ata binmis bir zât karsima çikti. Selâm verip, geçtim. Bana; "Delikanli sana ekmek vereyim." dedi. Ben aslâ aldirmadim ve ekmegi almadan geçip gittim. Sonra, bana bunlari yapmami tavsiye eden zâtin huzûruna gittim.

Bana;

"Behâeddîn! Bundan sonra insanlarin hatir ve gönüllerini alip, düskünlerin hizmetinde bulunup, zayiflara ve gönlü kirik olanlara ikram ve hürmette bulunacaksin! Ilim ögrenme husûsunda gayret ederek, kimsesizlere yoldas olup, onlara karsi tevâzu göstereceksin!" buyurdu. Bu zâtin emirlerini de yerine getirdim. Uzun zaman bu yolda devâm ettim. Sonra tekrar huzûruna çiktim. Buyurdu ki: "Behâeddîn! Bundan sonra da hayvanlara bakacaksin. Onlar, seni yaratan Rabbinin mahlûklaridirlar. Eger yük çeken hayvanlarin vücutlarinda yara görürsen tedâvi edeceksin." Bu emre de uyarak çok gayret gösterdim. Yolda eger önüme bir hayvan gelse, o geçinceye kadar dururdum. Hayvanin önüne geçmezdim ve geceleri izlerine yüzümü sürüp, Allahü teâlâya yalvarirdim. Bütün bunlar, içimdeki nefs düsmaninin kirilmasi, islâh olmasi için idi. Yedi sene böyle devâm ettim. Sonra tekrar o zâtin huzûruna gittim. Buyurdu ki:

"Behâeddîn! Bundan sonra yollarin hizmetiyle mesgûl ol, yollari süpürüp temizle, gelip geçenlere eziyet veren seyleri kaldir. Igrenç seyleri yollardan alip, görünmez bir yere at. Yollardan gelip geçenler zahmet çekmesinler ve rahatsiz olmasinlar." Bu emrine de uyarak, bir müddet de bu isle mesgûl oldum. Bu zât ne emretmisse, büyük bir baglilik ile hepsini yerine getirdim. Bu hizmetleri yaparken, Allahü teâlânin nice nîmetleri ve ihsânlari bana göründü. Nefsim iyice ezildi. Nefsâniyetten ve mâsivâdan, Allahü teâlâdan baska herseyden kurtulup, rûhâniyet derecesine eristim. Bu sirada bana Allahü teâlâdan pekçok sirlar tecellî etti."



Behâeddîn Buhârî Sâh-i Naksibend hazretleri yine tasavvuftaki ilk hâllerini söyle anlatmistir: "Tasavvuf hâllerinden cezbe hâli çogalip kararsiz düstügüm günlerde, geceleri ay isiginda kabristanda dolasirdim. Bir gece, devamli ziyâret edilmekte olan üç büyük zâtin mezarini gördüm. Her birinin kabrinde yanmakta olan birer kandil vardi. Kandillerin yagi ve fitilleri oldugu hâlde çok sönük yaniyorlardi. Fitillerini hareket ettirmek lâzimdi ki, parlak yanip, çok isik versinler. O kandilleri öylece birakip, Hâce Muhammed Vasî'nin kabrinin basina gittim. Bana orada Hâce Ahmed Eçkarnevî'nin kabrine gitmem isâret olundu, oraya gittim. Onun kabrinin basina, bellerinde kiliç takili olan iki kisi geldi. Beni tutup, bir hayvana bindirdiler. Hayvanin yönünü Mezdâhin tarafina çevirip, gittiler. O gece sabaha dogru Mezdâhin mezarligina ulastim. Orada da diger kabirlerdeki gibi bir kandil yaniyordu. Fakat o da sönük yanmaktaydi. Kibleye karsi dönüp oturdum. Bu sirada bana kendimden geçme hâli geldi. Kible tarafinda bir duvar gördüm. Duvar yarilip, yesil örtüler ile süslenmis bir taht ve bu taht üzerinde bir zât oturmus idi. Etrâfinda ise kalabalik bir cemâat vardi. Içlerinde Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleri de vardi. Sâdece onu taniyordum. Bunlarin vefât eden ve bu yolun büyükleri oldugunu anladim. Fakat kürsünün üzerinde oturan kimdir diye merak ediyordum. Ben böyle düsünürken, kürsü etrâfinda bulunan cemâatten biri bana söyle dedi:

"Kürsü üzerinde oturan mübârek zât, Hâce Abdülhâlik Goncdüvânî'dir. Etrâfindaki cemâat ise, onun halîfeleri; Hâce Ahmed Siddîk, Hâce Evliyâ Gülân, Hâce Ârif Rîvegerî, Hâce Muhammed Incirfagnevî, Hâce Ali Râmitenî'dir." Sonunda hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî'yi göstererek; "Bunu, sen hayatta iken gördün, o senin seyhindir. Sana tâc verdi. Kendisini tanidin mi?" dedi. "Evet hocami tanidim fakat biraktigi tâcin nerede oldugunu bilmiyorum." dedim. "O senin evindedir. Onu sana kerâmet olarak verdiler ki, bir belâ gelecek olsa, onun bereketiyle belâ def edilir." buyurarak müjdeledi. Cemâatten bana dediler ki: "Dikkat et, kulak ver, simdi sana Abdülhâlik Goncdüvânî hazretleri nasîhat edecek! O nasîhatten baska bir seyle Hak yolunda ilerlenemez. Hâce hazretlerinin elini öpmek için izin istedim. Bana izin verildi. Kalkip yaklastim. Selâm verip, edeble elini öptüm. Sonra huzûrunda edeble ayakta durdum. Tasavvufda ilerlemek husûsunda buyurdu ki:

"Kabirlerin basinda kandillerin sana öyle gösterilmesi, senin bu yolda kâbiliyet sâhibi olduguna alâmettir. Fakat, fitil gibi olan kâbiliyeti hareketlendirmek lâzimdir ki, bu kâbiliyet ortaya çiksin. Hakkin gizli sirlari sana açik olsun. Her durumda dînimizin caddesinde yürümek, azîmet ve sünnet-i seniyye üzere olmak lâzimdir. Emirlere ve yasaklara uymak husûsunda istikâmet üzere olacaksin. Bid'atlerden, Peygamber efendimiz ve arkadaslari zamâninda olmayip sonradan çikan, ibâdet olarak yapilan seylerden ve ruhsatla amel etmekten uzak duracaksin. Hadîs-i serîfleri ögrenip, amel edersin." Sonra cemâattan bana dediler ki:

"Yarin acele Nesef tarafina gideceksin. Seyyid Emîr Külâl'in hizmetinde bulunacaksin. Oraya giderken yolda ihtiyar bir zât ile karsilasacaksin. O sana sicak bir çörek verecektir. Ekmegi al, fakat onunla hiç konusma. O ihtiyâri geçtikten sonra bir kervana, sonra da ata binmis bir kimseye rastlayacaksin, o kimse senin önünde tövbe edecek. Sen, o evindeki mübârek tâcini al, Emîr Külâl'e ***ür."

Bu konusmalardan sonra bendeki o hâl gidip, eski hâlime döndüm. Derhal basinda bulundugum kabrin yanindan ayrilip, Zeyvertûn tarafina gittim. Evime varip, bana birakilmis olan tâci istedim. Getirip verdiler. Onu giyince hâlim degisti. Bambaska bir hâle girdim. Tâci alip yola çiktim. Sabah namazi vaktinde Mevlânâ Semseddîn'in mescidine ulastim. Sabah namazini orada kilip, o gün Eyne adindaki köyde kaldim. Ertesi gün günes dogarken Nesef tarafina hareket ettim. Yolda, önceden büyüklerin isâret ettigi gibi, bir ihtiyâra rastladim. Bana bir ekmek verdi. Ekmegi alip, hiçbir sey söylemeden geçip gittim. Sonra bir kervana rastladim. Kervanin basi bana; "Ey yigit, nereden geliyorsun?" deyince; "Eyne köyünden." dedim. Ne zaman yola çiktigimi sordular. "Günes dogarken." dedim. Kervana rastladigim vakit kusluk vakti idi. Kervandakiler bu sözümü isitince hayret edip; "Eyne köyü buraya dört fersah, yaklasik 24 km mesâfededir. Sabah vakti çikilsa, ancak buraya ikindiden sonra gelinebilir." dediler. Kervani da geçip gittim. Kervani geçtikten sonra bir atliya rastladim. Bana; "Sen kimsin? Seni görünce içime bir korku düstü." dedi. "Ben öyle bir kimseyim ki, sen benim önümde tövbe edeceksin." dedim. O atli yanima gelip tövbe etti. Sarap yüklü bir beygiri vardi. Beygirin üzerindeki sarabi yere döktü. Onu da geçip yoluma devam ettim. Nesef taraflarinda bir köye ugradim. Seyyid Emîr Külâl'in orada oldugunu ögrendim. Hâcegân büyüklerinin mübârek tâcini çikarip arz ettim. Bir müddet sükût ettikten sonra; "Bu tâc, Hâcegân büyüklerinin mübârek tâclaridir." buyurdu. "Evet efendim." dedim. Devâm ederek; "Bu tâc-i serîfi almakta iki sart vardir. Birinci sart; bunu korumak, ikincisi; îcâbini yerine getirmek. Bu iki sart, büyüklerin (Hâcegân'in) yolunda bulunmak ve bize hizmettir. Bundan sonra ben de bu sartlara uymak üzere tâci alip kabûl ettim." buyurdular.


Yine söyle anlatmistir: "Tasavvufda ilerlemek için çalistigim ilk günlerde, bir yerde iki kisinin konusup sohbet ettigini görsem, gider onlara katilirdim. Onlari dinlerdim. Eger Allahü teâlâdan, Resûlullah'tan, Kur'ân-i kerîmden konusup, hayir olan islerden bahsederlerse, memnun olur ferahlik duyardim. Bos seyler konusanlardan ise, keder ve üzüntü duyarak uzaklasirdim."

"Hak yolda ilerleyip, günahlardan arinmaga ve olgunlasmaga çalistigim günlerde, bir gün yolum bir kumarhâneye ugradi. Insanlarin kumar oynadiklarini gördüm. Bunlardan iki kisi kumara öylesine dalmislardi ki, hiçbir seyin farkinda degildiler. Böylece bir müddet devâm ettiler. Nihâyet birisi kaybettikçe kaybetti. Neyi varsa ortaya koydu, onlari da kaybetti. Dünyâlik neyi varsa hepsi bitti. Buna ragmen, kumar oynadigi kimseye söyle diyordu: "Bu kadar kaybima ragmen, bu oyunda basimi dahî versem oyundan vazgeçmem." Kumarbazin, kumar oynayip bu kadar zarar ve ziyân görmesine ragmen, o oyuna olan hirsi bana ibret oldu. Hak yolunda yürüyüp daha da olgunlasabilmek için, bende öyle bir gayret hâsil oldu ki, o günden îtibâren Hak yolunda talebim her gün biraz daha artti."

"Tövbe edip, tasavvufa yönelisim söyle oldu. "Âileme ve çocuklarima karsi kalbimde sevgi ve muhabbetim çok fazla idi. Bir gün evimde otururken, âileme ve çocuklarima pek fazla iltifât ve muhabbet gösterdim. Bu sirada âniden kulagima gizli bir ses geldi. "Her seyi birakip Allah'a dönme zamâni daha gelmedi mi?" denildi. Bu sesi duyunca hâlim degisiverdi. Oturdugum yerde duramaz oldum. Hemen yakindaki nehre gidip, elbisemi yikadim ve gusl ettim. Sonra iki rekat namaz kildim. Bir daha günah islememek üzere tam bir tövbe yaptim. Her seyden el çekip, Allahü teâlâya döndüm. Nice seneler kildigim o iki rekât namazin arzusundayim. Bu yola girdikten sonra Zeyvertûn köyünde oturdum. Bes vakit namazimi bu köyün câmisinde kiliyordum. Bir gün nasil olduysa, bir vakit namazi cemâatle kilmayi kaçirmisim. Câminin, âlim ve takvâ sâhibi bir imâmi vardi. Bana; "Ben seni, ibâdet meydaninin safini dolduran erlerinden zannederdim. Meger sen, saf dolduran er degil, saf kiran imissin." dedi. Buna karsilik imâma; "Zât-i âliniz, hakkimda böyle düsünüyorsunuz, fakat ben yaldizli ve parlak bir tuncum." dedim. Böyle deyince, imâm efendi su beyti okuyarak cevap verdi:

"Kalbinin yönünü ask pazarina çevir,
Demirin hâlis olmasi ates iledir."

Bu söz kalbime ziyâdesiyle tesir etti ve içime öyle bir dert saldi, beni öyle bir aska düsürdü ki bu ask ile kararsiz kaldim. Bundan sonra Allahü teâlâ bana lütuf ve kereminden kapilar açti. Önceki dostlarimdan birkaçi, bir gece yoluma çiktilar. Bana her biri bir seyler söyledi. Böylece benim kendilerine uymam için çok ugrastilar. Onlara tâbi olmak isterken, Allahü teâlânin inâyeti ile bir âyet-i kerîmede bildirildigi gibi, Allahü teâlânin açtigi kapiyi kapatmaya ve kapamis oldugu kapiyi açmaya kimsenin gücü yetmez dedim. Bu söz, eski dostlarima çok tesir etti. Onlar da benim buldugum yola girdiler. Benim bütün gayretim, Allahü teâlâdan baska her seyi birakip, Allahü teâlânin rizâsina kavusmakti. Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun ki, bana inâyet-i Rabbânî, Allahü teâlânin yardimi eristi ve maksadima kavusturdu."



Sâh-i Naksibend hazretleri söyle anlatmistir: "Talebeligimin ilk günlerinde, büyük hocam Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin emrettigi seylerin hepsini yerine getirdim. Bunlarin faydalarini ve tesirlerini kendimde gördüm. Hocam bana, Resûlullah efendimizin ve Eshâb-i kirâmin yolunda bulunmami söylemisti. Ben bu vasiyeti tuttum. Bu hususta son derece dikkat ve gayret gösterdim. Âlimlerin meclisine devâm edip, nasîhatlerini dinledim. Âlimlerin eserlerini okuyup, bildirilenlere göre amel ettim. Allahü teâlânin ihsâniyla bunlarin faydasini gördüm. Tasavvufta en faydali ve maksada çabuk kavusturan sey, Allahü teâlâya cân-u gönülden, kendinden geçerek duâ ve niyaz etmek, yalvarmak ve Allahü teâlânin rizâsini istemek, nefsi ezmek, onu maglub etmektir. Iste bizi bunun için bu kapidan içeri aldilar. Her ne bulduksa, bu sebeble bulduk. Bu mekânda sari yüz ve eski elbise ararlar. Atlas ve ipegin pazari burasi degildir. Bir sâlik, hakîkat yolunda kendi nefsini Fir'avn'in nefsiyle mukâyese etmeli ve kendi nefsini onun nefsinden yüz bin defâ daha asagi görmeli. Eger böyle olmazsa, o sâlik, hakîkat yolunun ehli olamaz. O yolda yokluk, nefsi temizlemek kolay degildir. Fakat bu, yolda maksada ulasmak için bir ip ucudur. Iste ben de bunun için, nefsimi varliklarin her tabakasina nisbet edip, bu yolda yürüdüm. Nefsimi kâinâttaki her sey ile karsilastirdim. Hakîkatte her seyi, her varligi, her mahlûku daha üstün ve daha hos gördüm. O hâle geldi ki, nefsim ile varliklardan herhangi biri arasinda kiyâs yaparak düsündüm. Kendimi asagi ve âciz gördüm. Bu, benim içimdeki her türlü kir ve pasi temizledi. Kâinâtta ne varsa hepsinden fayda gördüm. Fakat nefsimden hiçbir fayda görmedim. Nefsimin önüne geçmemis olsaydim, onu terbiye etmeseydim ve kendi istegi ile basbasa biraksaydim, beni bu kapidan içeri almadiklari, bu makama koymadiklari gibi, nefsimin daha bana nice zararlari dokunacakti."


Yine söyle anlatmistir: "Gençligimde Allahü teâlâya yalvarip; "Yâ Rabbî! Bana yardimini ihsân et. Bu yolun agirligini çekmeye kuvvet ver. Bu yolda ne kadar riyâzet, nefsin isteklerini yapmamak ve mücâhede, nefsin istemedigi ne varsa yapayim." diye duâ ettim. Allahü teâlâ duâmi kabûl buyurup, bana öyle bir kuvvet ve kudret ihsân etti ki bu yolun ne kadar zahmet ve mesakkati varsa hepsine katlandim. Ne yapmak lâzimsa Allahü teâlâya hamd olsun yaptim. Simdi ihtiyâr hâlimde, riyâzetten ve nefsimle mücâdeleden kurtulmus bulunuyorum... Evliyâ-i kirâmin rûhlarina teveccüh ediyor, hepsinin rûhâniyetlerinin eserini görüyordum."

Sâh-i Naksibend Behâeddîn Buhârî hazretleri öyle bir yildiz olarak yetistirildi ki irsâd semâsi onunla süslendi. O, ucu bucagi olmayan bir ilim ve irfan denizi idi. Her nerede cehâlet zulmeti varsa, onu üstün nurlari ile örttü, kapatti. Kimin gönlüne bir süphe düstüyse, özündeki çürütülmez belgelerle onu giderdi. Insanlara üstün sânini anlatan nice isâretler gösterdi. Ölü kalbleri diriltti. Ruhlara kuvvet verip canlandirdi. Pekçok kerâmetlerin sâhibi oldu. Insanlari irsâd etmeye, dogru yolu göstermeye basladiginin haberi bütün fezâyi doldurdu. Dogunun ve batinin kalbi onunla sevince boguldu. Kisrâlar ve sultanlar onun karsisinda edeple durdu, ona merhabâya geldi. Çöldeki vahsi hayvanlar bile yardim istemeye geldi. Iste onun ciltler dolusu tutan kerâmetlerinden ve menkibelerinden bir kaçi:



Bir defâsinda Nesef'te büyük bir kuraklik oldu. Sicaktan toprak çatlayip, mahsûller kurumaya basladi. Halk, günlerce yagmur bekledi. Fakat bir damla bile düsmedi. Nesef halki, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin duâsini almak için aralarindan birini huzûruna gönderdiler. O da gelip durumu arz etti. Nesef ahâlisi kurakliktan dolayi mahzûn ve kederlidir, dedi. Bunun üzerine, Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: "Üzülmesinler, Allahü teâlâ onlara yagmur gönderecek." Aradan kisa bir zaman geçti, Nesef'e yagmur yagmaya basladi. Bir gün ve bir gece devâm etti. Kuraklik kalkip bolluk oldu.


Bir talebesi söyle anlatmistir: "Ben küçük yasta Cenânyan denilen yerden Buhârâ'ya geldim. Âlimlerin derslerine devâm ettim. Sonra kalbime Kâbe'yi ziyâret etme arzusu düstü. Mekke'ye gidip, Kâbe'yi ziyâret etmek serefine kavustum. Buhârâ'ya döndüm. Fakat nefsim çok azgindi. Hattâ eskiyâlik yapacak kadar kötü bir hâlde idi. Ben bu hâlde iken, bir çekilme hâli hâsil oldu. Bu hâl, beni ister istemez, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin huzûruna sürükledi. Huzûruna varinca, beni yanina yaklastirdi. Sonra enseme öyle bir vurdu ki, yedigim sillenin tesirinden neye ugradigimi bilemedim. Istemeyerek bagirdim. Behâeddîn Buhârî hazretleri bu hâlime öfkelenip; "Sus!" dedi. Sonra da; "Eger sabredip o nârayi atmasaydin, bir sohbetle isin tamâm olurdu." buyurdu."


Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinden Seyh Ömer Taskendî söyle anlatmistir: "Benim, Behâeddîn Buhârî'ye muhabbetim ve talebe olmam söyledir: Önce Taskend'de talebelerinden bir kismini tanimistim. Onlar ile sohbet eder, hizmetlerinde bulunurdum. Sohbet sirasinda bana, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin fazîletini, hâllerini anlatirlardi. Böylece görmedigim hâlde ona karsi içimde bir muhabbet hâsil oldu. Bir gün Taskend'deki talebelerinden birinin evine gittim. Hocasini hatirliyor ve ona râbita ediyordu. Bir müddet oturduktan sonra yemek getirdi. O anda Behâeddîn Buhârî hazretleri gözüme göründü ve kulagima; "Senin Horasan'a gitmen gerekir." diye söyledi. Yemekten sonra Horasan'a gitmek üzere yola çiktim. Horasan'a, oradan da Beheâddîn Buhârî'nin yakin talebelerinden Mevlânâ Celâleddîn'in bulundugu yere gittim. Evine varip kapida durdum, kendisi tarafindan çagrilmami bekledim. Bir saat sonra evinden bir cemâat çikti. Beni çagirip huzûruna kabûl ettiler ve; "Sen geldigin sirada, gelisinden haberim var idi. Fakat seninle basbasa görüsmek istedim. Onun için beklettim." dedi. Bundan sonra hâlimi ona anlattim ve çok agladim, yardimci olmasini istedim. Yemîn ederek dedi ki: "Behâeddîn Buhârî sana kâfidir, teveccühüne kavusursun." Sonra onun fazîletinden, menkibelerinden bahsedip, huzûruna kavusmak için hemen yola çikmami söyledi.

Yolculukta basima bâzi hâdiselerin gelecegini de isâret etti. Derhâl Nesef tarafina dogru yola çiktim. Oradan da Horasan'a hareket etmek üzere bir gemiye bindim. Gemi bir müddet yol aldiktan sonra sabah namazinin vakti girdi. Gemide bir ezân okudum. Hiç bir yolcu namaza kalkmadi. Bu duruma üzülüp, onlara nasîhat ettim. Fakat bana kizdilar. Bu durum karsisinda bende öyle bir hâl oldu ki, kendimi suya atmak istedim. Ayaklarimi suya uzatip gemiden ayrildim, fakat batmadim. Öyle bir hâl oldu ki, suyun üzerinde yürümeye basladim. Gemidekiler bu hâlimi görünce aglamaya basladilar. "Biz yanlis bir is yaptik, yaptigimiza tövbe ettik. Gemiye gel, sen ne dersen onu yapacagiz." dediler. Bunun üzerine tekrar bindim. Sabah namazini, gemideki yolcular ile cemâat olup kildik. Bir müddet yolculuktan sonra Âmûre kalesine vardik. Orada da acâib hâdiseler oldu. Behâeddîn Buhârî hazretlerine ilticâ edip, sigindim. Sîrmüster denilen bir dergâha vardim. Yola devâm ederken bir kervana rastladim. Bana;

"Bu çöle dalma, çok büyük bir çöldür, yolunu sasirirsin. Burada dur, sâyet yola devâm edecek olursan sag tarafa yönel, sol tarafdan gidersen sonunu bulamazsin ve helâk olursun." dediler. Kervan geçip gittikten sonra, kendi kendime; "Ben, Behâeddîn Buharî hazretlerinin huzûruna gitmek üzere yola çikmis bulunuyorum. Ona tâbi olup, hak yola girecegim için bana tehlike gelmez." dedim. Çöle dalip yürümeye basladim. Bir müddet yürüdükten sonra aç oldugumu hatirladim. Kendi kendime bâzi nefis yemekleri düsünerek; "Âh o yiyecekler olsa da yesem!" dedim. Ben böyle düsünürken, o anda önüme birdenbire bir sofra geldi, üzerinde aklimdan geçen yemekler vardi. Bu durum karsisinda hâlim degisti. Aglamaya basladim. "Ey Allah'im, senin rizâni arayan kimseye her ne lâzim olursa ihsân ediyorsun. Ben de senin rizândan baska bir sey aslâ taleb etmeyecegim." dedim. O yemekleri yiyip, çölde yola devâm ettim. Yolda karsima bir ceylan sürüsü çikti. Beni görünce saga sola kaçismaya basladilar."Eger bu yoldaki arzum ve istegimde samîmî isem, ceylanlar benden kaçmazlar" dedim. Böyle der demez, ceylanlar yanima toplanip bana yüzlerini sürmeye basladilar. Bu durum karsisinda da hâlim degisti ve çok agladim. Behâeddîn Buhârî hazretlerine karsi muhabbetim o kadar artti ki, huzûruna bir an evvel kavusmak için can atiyordum. Ehan denilen yere vardigimda, yine Behâeddîn Buhârî hazretlerinin bereketi ile acâib hâllere kavustum. Oradan Serahs'a vardim.

Kendi kendime;

"Her yerde Allahü teâlânin dostlari, sevgili kullari bulunur. Bu civarda da vardir. Onlardan müsâade almadikça bu sehre girmeyeyim." dedim. Böyle düsünürken, karsima dîvâne hâlde bir kimse çikti. Halk onu görünce; "Divâne Dâvûd geliyor." dediler. Benim yanima yaklasinca, onu karsilayip, selâmün aleyküm diyerek selâm verdim. "Ve aleykesselâm." deyip selâmimi aldi. "Hos geldin Türkistanli dervis!" dedi. Beni yanina yaklastirip koynundan bir ekmek çikardi. Ekmegi parçalayip yarisini bana verdi, ve;

"Ey dervis, bu ekmegin yarisini sana verdigim gibi, bu mülkün yarisini da sana verdim!" dedi. Bu hâdiseden sonra Serahs sehrine girdim. Çarsiya girince, bir baska divâne gördüm. Çocuklar tasa tutuyorlardi. "Bu divânenin adi nedir?" diye sordum."Câvadâr'dir. Bu beldenin divânelerindendir." dediler. Kendi kendime; "Bundan da izin alayim." dedim. Bir tarafdan da çocuklar onu tasa tutuyorlardi. Bana bakip; "Ey Türkistanli dervis, söz divâne Dâvûd'un söyledigi gibidir!" diyerek ilk karsilastigim kimse ile görüsüp kavustugumuz seylere isâret etti. Bundan sonra bende güzel bir hâl, cem'iyyet hâsil oldu. Yemek arzu ettim ve;

"Her hâlde bu sehirde Behâeddîn Buhârî hazretlerinin sevenlerinden bir kimse bulunur ve ilk lokmayi onun elinden yerim." dedim. Bu sirada yanima biri gelip; "Ben Behâeddîn Buhârî hazretlerinin hizmetçilerindenim. Evime buyur." dedi. Beni evine ***ürdü. Üç çesit yemek getirdi. Sonra bana; "Behâeddîn Buhârî hazretleri Behrâb denilen yere gitmisler, oradan burayi tesrif edecekler. Burayi tesrif edinceye kadar sen bizde kalacaksin, senin yerin burasidir." dedi. Birkaç gün sonra Behâeddîn Buhârî hazretlerinin orayi tesrif etmek üzere olduklari haberini aldik. Karsilamak üzere derhâl disari çiktik. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir merkeb üzerinde ve etrâfinda talebeleri oldugu hâlde tesrif ettiler. Bir mezarliga yöneldiler. Ziyâretinde o kadar insan toplanmisti ki, kalabaliktan yanlarina yaklasmak mümkün olmadi. Kendi kendime;

"Çok uzaklardan geldim. Çok zahmetlere katlandim. Acabâ bana neden hiç iltifât etmediler? Artik ben kendi basima kaldim." diye düsündüm. Bu düsünceler hatirimdan geçtigi sirada, Behâeddîn Buhârî hazretleri merkebden indiler ve yanina yaklasmami istediler. Bana;

"Hos geldin ey Taskendli Dervis Ömer, yanlis anlama, daha sen buraya geldigin saatte haberdâr oldum. Simdi su gördügün kalabalik ile bir müddet mesgûlüm." buyurdu. Sonra eve gittiler ve kalabalik da dagildi. Beni huzûruna kabûl edip;

"Basindan geçen hâdiselerin hepsini bilmekteyiz. Gemide iken denize inince sana biz yardim ettik. Çölde önüne sofra bizim tasarrufumuzla geldi. Ceylanlarin sana yaklasmasi ve iki divâne ile karsilasman ve vukû bulan diger hâdiseler hep bizim teveccühümüz ile oldu." buyurdu. Bu sohbeti sirasinda bana öyle teveccüh ve tasarrufda bulundular ki, bambaska bir hâle girip, çok agladim. "Niçin agliyorsun?" diye sordu. Ben de; "Simdiye kadar geçen ömrü zâyi etmisim." dedim. "Öyle söyleme; yalniz bundan evvel bunu bilmis olsaydim diyebilirsin. Su andaki müsâheden ve teslimiyetin ondan daha büyüktür." buyurdu. Sonra; "Simdi sen, bulundugun hâli mi, yoksa geçen hâlini mi istersin?" diye sordu. Ben de; "Bu hâlimi isterim." dedim. "Bu is tâbi olmadan olmaz." buyurdu. "Ne isâret buyurursaniz, ne emrederseniz yerine getiririm. dedim. Ben böyle deyince; "Huyunuz mübârek olsun!" buyurdu."



Talebelerinden Emîr Hüseyin de söyle anlatmistir: "Benim evim Kasr-i Ârifân'da idi. Yirmi yasina kadar çiftçilik ile ugrastim. Namazdan ve niyâzdan uzak idim. Yiyip içip yatmaktan baska isim yoktu. Tam gençlik cehâleti içinde idim. Behâeddîn Buhârî hazretleri câmiye giderken, gelip geçtikçe beni görüp tebessüm ederdi. Nihâyet bir gece rüyâmda Behâeddîn Buhârî hazretlerini gördüm. Mübârek elinde bir ayna vardi. Aynayi bana verdi. Aynaya baktim, kendimi gördüm. Uyaninca, beni bambaska hâller kaplamisti. Âniden Behâeddîn Buhârî hazretleri evime geldi. Bana dedi ki; "Aynayi sana kim verdi?" "Siz verdiniz efendim." dedim. "Niçin namaz kilip, Kur'ân-i kerîm okumazsin?" buyurdu. "Kur'ân-i kerîm okumayi bilmiyorum." dedim. "Ben sana namazi ve Kur'ân-i kerîmi ögretirim." buyurdu. Bundan sonra beni yetistirip, terbiye etti. Pekçok ihsâna ve nîmete gark etti."

Nakledilir ki, Seyh Sâdî adinda bir zât, Kasr-i Ârifân'a gelip, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin huzûruna girerek, ziyâretlerine gelmekte kusûr ettigini söyleyip affetmelerini istedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri ona saka yaparak; "Bedâva özür kabûl edilmez." buyurdu. Gelen zât; "Bir öküzüm vardir, onu size vereyim." dedi. "Onu kabûl etmeyiz, köyünde uzun zamandan beri biriktirip, duvar arasinda bir kap içinde gizledigin kirk altinin var, onlari getirirsen kabûl edilir." buyurdu. Seyh Sâdî; "Sakladigim altinlari baska kimse bilmiyordu. Nasil bildiler?" diye hayretler içinde kaldi, sonra köyüne gidip altinlarini getirdi. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn Buhârî altinlari sayip, içinden bir tânesini ayirdi. Digerlerini o zâtâ geri verdi. "Bunlarla öküz satin alip çiftçilik yap, kaldirdigin mahsûlü Allahü teâlânin kullarina dagit." buyurdu. Sonra ayirdigi bir altini göstererek; "Bu altin haramdir." buyurdu. Daha sonra o zâta; "Hâce hazretlerinin ayirdigi o bir altini nereden almistin?" dediler. Behâeddîn Buhârî hazretlerini taniyip, ona talebe olmadan önce bir kumarda kazanmistim, dedi.


Behâeddîn Buhârî hazretleri, talebelerinden birini, bir isi için bir yere göndermisti. Talebesi isi görüp dönerken, yolda havanin çok sicak olmasi sebebiyle, dinlenmek için bir agacin gölgesine oturdu. Dinlenirken uykusu gelip, uyuya kaldi. Uyur uyumaz rüyâsinda hocasi Behâeddîn Buhârî'yi gördü.Elinde bir asâ ile yanina yaklasip; "Uyan, kalk burasi uyuyacak yer degildir." dedi. Bunun üzerine hemen uyanip gözlerini açti ve ayaga kalkti. Birden, iki kurdun kendisine dogru yaklastigini ve hücûm etmek üzere olduklarini gördü. Hemen oradan uzaklasip yoluna devâm etti. Kasr-i Ârifân'a varinca, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yola çikmis, kendisini karsilamakta oldugunu gördü. Yanina yaklasinca; "Hiç öyle korkulu ve tehlikeli yerlerde istirahat edilir mi?" buyurdu. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir gün bir yere gitmekte iken, yollari bir akarsuya rastladi. Yaninda bulunan talebelerinden Emîr Hüseyin'e; "Kendini bu suya at." buyurdu. Daha böyle derdemez, Emîr Hüseyin hiç tereddüt etmeden kendini akan suya atti ve suyun içinde kayboldu. Aradan bir müddet geçti. "Ey Emîr Hüseyin, çik gel!" buyurdu. Emîr Hüseyin derhâl sudan disari çikti. Elbisesinde en ufak bir islaklik yoktu. Behâeddîn Buhârî hazretleri ona; "Ey Emîr Hüseyin, kendini suya atinca ne gördün?" diye sordu. Emîr Hüseyin dedi ki: "Emriniz üzerine kendimi size fedâ ederek suya atinca, bende öyle bir hâl hâsil oldu ki, kendimi birden bire gâyet güzel dösenmis bir odada buldum. Bu odanin hiç kapisi yoktu. Kapi aradim, orada zâti âlinizi gördüm. Bana bir kapi gösterdiniz. Iste bu kapidan çik buyurdunuz. Eliniz ile kapiyi açtiniz, ben de kapidan çiktim. Iste huzûrunuza geldim." dedi.


Behâeddîn Buhârî hazretlerine bir gün hediye olarak bir mikdâr balik getirilmisti. Baligin getirildigi sirada, o mecliste hazir bulunan talebeleri ile berâber baligi yemek arzu ettiler. Bunun üzerine balik hazirlanip, sofra kuruldu. Talebeler, Behâeddîn Buhârî ile birlikte sofraya oturdular. Içlerinden biri, gelip sofraya oturmadi. Behâeddîn Buhârî ona; "Niçin gelip oturmuyorsun?" dedi. O da oruçluyum diyerek, nâfile oruç tuttugunu bildirdi. Ona; "Gel bize uy!" dedi. Fakat gelmedi. Tekrar; "Gel bize uy! Sana Ramazan günlerinden bir günde tutulan oruç sevâbi kadar hediye edeyim." dedi. Fakat o kimse söz tutmayip, inadinda isrâr etti. Bunun üzerine talebelerine; "Bu adam, Allahü teâlâdan uzaktir. Siz onu terkediniz." buyurdu. O oruçlu kimse, son derece zâhid bir kimse idi. Fakat Behâeddîn Buhârî hazretlerinin sözüne peki demeyip, muhâlefet göstermesi sebebiyle, zâhidligini kaybetti, ne namaz, ne niyaz kaldi. Tamâmen dünyâya tapmaya basladi ve felâkete düstü.


Behâeddîn Buhârî hazretleri, Buhârâ'nin bir köyüne gitmisti. Seyh Hüsrev adinda bir zâtin evinde misâfir oldu. O aksam Seyh Hüsrev, o köyde bulunan bütün âlimleri ve ileri gelenleri evine dâvet etti. Hep birlikte yemek yediler. Yemekten sonra Behâeddîn Buhârî hazretleri, ev sâhibi Seyh Hüsrev'e; "Git kapiya bak kim var?" buyurdu. Gidip bakti ki, köy halkindan Yûsuf adinda biri, bir kap içinde armut getirmis kapida bekliyordu. Içeri girmesine müsâade edildi. O da içeri girip, elindeki armut dolu kabi Behâeddîn Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn Buhârî; "Bu armutlari nereden aldin?" dedi, o da aldigi yeri söyledi. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir müddet susup, sonra ev sâhibine; "Bu armutlari büyük bir kaba bosalt gel." dedi. Ev sâhibi armutlari büyük bir kaba bosaltip ortaya koydu. Behâeddîn Buhârî, armutlardan birini alip getiren kimseye verdi. Sonra diger armutlarin orada bulunanlara dagitilmasini emretti. Dagitildiktan sonra;

"Hiç kimse kendine verilen armudu yemesin, beklesin." buyurdu. Sonra armutlari getiren Yûsuf adli köylüye dönüp;

"Armutlari getirmekteki maksadin nedir bilir misin?" dedi. Getiren kimse; "Efendim, bana köyümüze kesf ve kerâmet sâhibi bir zât geldi dediler. Ben de sizi görmekle sereflenmek için, bu armutlari satin alip, size hediye getirdim. Fakat küstahlik edip, armutlarin içinden birine bir isâret koydum ve en alta yerlestirdim. Eger o zât evliyâ ise, bu armudu bulup bana verir diye düsündüm." dedi. "Öyleyse elindeki armuda bak, o isâret koydugun armut mu?" buyurdu. "Evet efendim. O armuttur." dedi. Bundan sonra Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki:

"Allahü teâlânin evliyâ bir kulunu, bir kimsenin denemesi uygun degildir. Fakat isâretledigin armudu bulup sana vermeseydik, sen bizden uzak kalir ve çok zarar görürdün. Resûlullah efendimizin bildirdigi yolda bulunan kimseyi imtihâna hâcet yoktur." Armutlari getiren kimse, yaptigi isten çok pismân olup, Behâeddîn Buhârî hazretlerinden af ve özür diledi.



Talebelerinden biri söyle anlatmistir: "Semerkand'da oturuyordum. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin kesf ve kerâmet sâhibi büyük bir zât oldugunu duyunca, ona karsi muhabbetim iyice artti. Sabrim kalmadi ve sohbetine kavusmak için Buhârâ'ya gitmeye karar verdim. Yola çikarken annem hirkamin bir yerine harçlik olarak dört altin dikti. Buhârâ'ya varinca, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin sohbetine katildim. Sohbeti sirasinda beni öyle bir hâl kapladi ki, sabrim kalmadi. Orada bulunanlardan birine, Behâeddîn Buhârî hazretlerine beni talebelige kabûl etmesini söylemesi için ricâ ettim. Durumumu arz edince, bana çok iltifât edip, kabûl ederiz, fakat senden altin aliriz buyurdu. "Ben fakirim, altinim yoktur." dedim. Talebelerine dönüp; "Bunun hirkasi içinde dört altini var, yok diyor." dedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri bunu söyleyince, hayretler içinde kaldim. Hemen hirkami söküp, içindeki dört altini çikarip önlerine koydum. O mecliste bir çocuk vardi. Talebelerinden birine; "Al su altinlari bu çocuga ver." buyurdu. O talebe alip çocuga verdi. Fakat çocuk almadi. Çok israr etmelerine ragmen kabûl etmedi. Tekrar bana verdiler. Çok utanip mahcub oldum. Bu hâdiseden sonra, Behâeddîn Buhârî hazretleri, talebeleri ile birlikte baska bir köye gitmek üzere yola çikti. Ben de onlara katildim. O köyde büyük bir sohbet meclisi kuruldu. Bir ara talebeleri, beni de talebelige kabûl etmesini arzettiler. Bu sefer yanimdaki altinlari, o mecliste bulunan baska bir çocuga vermemi söylediler. Verdim fakat, o da almadi. O kadar mahcub oldum ki, utancimdan yerin dibine girecektim. Talebeleri, beni talebelige kabûl buyurmalari için bir daha arz ettiler. O zaman buyurdu ki:

"Hasislik, cimrilik, herkes için sevimsiz ve igrenç bir sifattir. Bilhassa Hak yolunda ilerlemek isteyen bir kimsenin hasislik etmesi çok kötü bir istir." Bundan sonra beni de talebelige kabûl etti. Beni irsâd ederek, dünyâ sevgisini kalbimden çikardi. Hamdolsun tevekkül sifati böylece kalbime yerlesti.

Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinden biri, bir yere gitmek istedigi zaman kerâmetiyle havada uçarak gider, gidecegi yere hemen varirdi. Diger talebeleri onu bir is için Kasr-i Ârifân'dan Buhârâ'ya gönderdiler. Bu talebe uçarak giderken, Behâeddîn Buhârî hazretleri onun üzerinden tasarrufunu çekti. Talebe uçamaz oldu. Bu hâdise üzerine Behâeddîn Buhârî hazretleri; "Allahü teâlâ bana talebelerimin gizli açik bütün hâllerini bilmek ve onlar üzerinde tasarruf etme kudreti verdi. Arzu edersem, Allahü teâlânin izniyle talebelerime çesitli hâller veririm ve yine ellerinden hâllerini alirim. Onlari kâbiliyetlerine göre terbiye ederim. Çünkü yetistirici ve terbiye edici, yetistirmek istedigi kimseye yarayan ve en çok faydasi olan seyi yapar." buyurdu.


Yine talebesi Emîr Hüseyin söyle anlatmistir: "

Bir gün hocam beni bir is için Kasr-i Ârifân'dan Buhârâ'ya göndermisti. Bu gece Buhârâ'da kal, sabaha dogru geri dönersin dedi. Ben hemen yola çiktim. Yolda nefsimle mücâdele edip; "Ey nefsim! Acabâ sen bir gün islâh olacak misin ve ben senin elinden kurtulur muyum?" diyordum. Nefsimi böyle azarlarken, karsima nûr yüzlü bir zât çikti. Bana;

"Sen bu yolda ne mihnet, ne mesakkat çektin ki, nefsini ayipliyorsun? Bu yolda gelip geçen büyükler öyle mihnet ve mesakkat çekmislerdir ki, senin bir zerresini bile çekmege tahammülün yoktur." dedi. Sonra vefât etmis olan büyüklerin isimlerini ve çektikleri mesakkatleri bir bir anlatip, târif etti. Ben kusurlarimi kabûl edip, özür diledim. Bundan sonra karsi çikan o zât, bana dagarcigindan bir mikdar hamur çikarip verdi. "Bu hamuru Buhârâ'da pisirip, yersin." dedi. Hamuru alip yoluma devâm ettim. Buhârâ'ya varinca, hamuru firinciya verdim. Firinci hamuru görünce hayret edip;

"Simdiye kadar böyle hamur görmedim." dedi. Bana kim oldugumu ve hamuru kimin verdigini sordu. Ben de Behâeddîn hazretlerinin talebesi oldugumu söyledim. Firinci hürmetle hamuru pisirip bana verdi. Bir parça koparip ona verdim. Sonra hocamin emir buyurdugu isi bitirip, o gece Buhârâ'nin Gülâbâd mahallesindeki mescidde aksam ve yatsi namazini kildiktan sonra, kibleye karsi oturdum. Bu sirada canim elma istedi. O anda mescidin penceresinden birkaç elma attilar. Elmalari alip ekmekle yedim. Gece yarisina kadar o mescidde kaldim. Sonra kalkip yola çiktim. Sabaha dogru Kasr-i Ârifân'a vardim. Sabah namazini hocam Behâeddîn Buhârî ile kildim. Hocam bana; "Sana hamuru veren kimdi bildin mi?" diye sordu. Bilemedigimi arz ettim. "O, Hizir aleyhisselâm idi." buyurdu. Sonra mescidin penceresinden bana atilan elmalardan bahsetti. "O firinciya ne büyük saâdet ki, senin verdigin hamuru pisirdi ve ondan yemek nasîb oldu." buyurdu.


Behâeddîn Buhârî, Peygamber (s.a.v) Efendimizin sünnetine tam uyar. O'nun yaptigi seyleri yapmaga çok gayret ederdi. Resûlullah efendimizin isledigi her sünneti islerdi. Bir defâsinda Peygamberimiz Eshâb-i kirâm ile ekmek pisirmislerdi. Söyle ki, Eshâb-i kirâmdan bir grup, her biri bir parça hamuru alip tandira koymustu. Peygamber efendimiz de mübârek eline bir parça hamur alip tandira koydular. Bir müddet sonra baktilar ki, Eshâb-i kirâmin koydugu hamurlar pismis, fakat Peygamber efendimizin koydugu hamur pismemis, oldugu gibi duruyordu. Ates, Peygamber efendimizin mübârek elinin dokundugu hamura tesir etmedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri, Resûlullah'a uymak için, talebeleriyle ayni sekilde ekmek pisirdiler. Talebelerinin koydugu hamurlar pisti. Fakat Behâeddîn Buhârî hazretlerinin koydugu hamur aynen kaldi. Onun da mübârek elinin dokundugu hamura ates tesir etmedi. Resûlullah efendimize uymaktaki derecesi bu kadar çok idi. Imâm-i Rabbânî hazretleri bu hususta; "Her hususta tâbi olana, tâbi olunanin kemâlâtindan büyük pay vardir." buyurdular.


Mevlânâ Abdullah-i Hâcendî, Sâh-i Naksibend Behâeddîn Buhârî'ye talebe olmasini söyle anlatir: "Bir ara içime öyle bir ates düstü ki, yerimde duramiyordum. Bana yol gösterecek âlim bir zâta talebe olabilmenin istek ve arzusuyla yaniyordum. Içimdeki arzu dayanilmaz duruma gelince, bulundugum Hâcend'den ayrildim ve Tirmiz'e kadar hep bunu düsündüm. Oradan Ârif-i Kebîr Muhammed bin Ali Hakîm-i Tirmizî'nin kabrini ziyârete gittim. Sonra Ceyhun Nehri kenarinda bulunan mescide geldim. Orada namazi kildiktan sonra, bir ara uyuya kalmisim. Rüyâda heybetli iki zât gördüm. Onlardan biri bana:

"Ben Muhammed bin Ali Hakîm-i Tirmizî'yim, yanimdaki de Hizir aleyhisselâmdir. Sen hoca aramak için simdilik zahmet çekme. Çünkü hem kimseyi bulamazsin, hem de istifâde edemezsin. On iki sene sonra Buhârâ'ya gidip orada bulunan ve zamânin kutbu olan Behâeddîn Buhârî'ye talebe olur, ondan istifâde edersin." buyurdu. Bunun üzerine Tirmiz'den Hâcend'e geri döndüm. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra, bir gün çarsida iki Türk gördüm. Gayr-i ihtiyârî peslerinden gittim. Bir mescide girdiler. Namazdan sonra, aralarinda bir hocaya baglanmanin kiymeti ile ilgili hususlar konusuyorlardi. Onlar böyle konusurlarken, onlara karsi olan ilgim artti. Hemen acele ile disari çikip, çarsidan bir seyler alip yanlarina geldim. Beni yanlarinda görünce, biri; "Bu, iyi bir insana benzer, bizim hocamizin oglu Ishak'a talebe olabilir." dedi. Bu durum karsisinda çok merak ettim ve o zâtin kim oldugunu sordum. Hâcend'e bagli bir köyde oldugunu bildirdiler. Bunun üzerine o köye gittim, zâti buldum. Fakat bana hiç yakinlik göstermedi ve iltifât etmedi. Bu hocanin her hâliyle temizligi yüzünden belli olan bir de oglu vardi. Bu durum karsisinda, bu temiz yüzlü çocuk, babasina dedi ki:

"Babacigim, bu zât, sana talebe olmak ümidiyle buraya gelmis, sen ise ona hiç yakinlik göstermiyorsun. Neden ilgilenmiyorsun, sebep nedir?" Bunun üzerine agladi ve; "Ey evlâdim, bu, Sâh-i Naksibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerindendir. Bizim onun üzerinde hiç bir hükmümüz yoktur." dedi. Bunun üzerine ben tekrar Hâcend'e, memleketime döndüm ve hocamla ilgili bir isâretin çikmasini bekledim.

Aradan bir zaman geçtikten sonra kalbim, beni Buhârâ'ya gitmege zorladi. O istegi bir an dahi tehir etmeye kâdir degildim. Hemen kalkip Buhârâ'ya dogru yola çiktim. Bir zaman sonra Buhârâ'ya vardim ve Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yerini ögrenip yanina gittim. Ne zaman ki huzûr-i serîfleri ile sereflendim, bana buyurdu ki: "Yâ Abdullah-i Hâcendî, senin daha üç günün vardir. Yâni sana bildirilen on iki senenin tamam olmasina daha üç günün vardir. Bunu unuttun mu?" Bunlari duyunca, âdetâ kendimden geçtim. Sohbetinin muhabbeti benim kalbimin ufuklarina yerlesti. Artik hep onlara olan baglilik atesi ile yaniyordum. Bir müddet sonra himmet istedim. Behâeddîn Buhârî; "Himmetin zamâni var." buyurdu. Bunun üzerine bir müddet daha sohbete devâm ettim.



Büyük âlimlerden birisi anlatir: Gençlik zamâninda, Hâce Behâeddîn Buhârî hazretlerini çok severdim. Himmetleri ile bende sasilacak hâller meydana geldi. Bana dâimâ; "Beni hâtirindan çikarma!" derdi. Ben de dâimâ onlari düsünür, hatirlardim. Bu hâl üzere iken babam hacca gitti. Beni de berâberinde ***ürdü. Giderken Hirat'a ugradik. Hirat sehrini seyrederken, Hâce hazretlerini unuttum, baglilik hâtirimdan çikti. O anda bendeki hâller gitti. Sonra Isfehan'a gittim. Orada bir büyük âlim var idi. Bütün Isfehanlilar ondan himmet ve duâ isterlerdi. O zâttan çok kerâmetler meydana gelmisti. Babam beni alip, o zâtin huzûruna getirdi ve benim için ondan himmet istedi. Fakat ben Hâce hazretlerinden çok korktugumdan, o zâtin huzûrundan disari çiktim. Sonra hacca gittik. Beytullah'i ziyâret ettik. Dönüste Hâce hazretlerinin ziyâreti ile sereflendigim zaman, onu unuttugum için çok çekiniyordum. Korktugumu anlayip; "Korkma, biz kusûru affederiz. Sen benim oglumsun. Benim ogullarima kimsenin tasarruf etmeye haddi yoktur." buyurup latîfe yollu; "Hirata gidince niçin beni unuttun?" deyip; "Unutmak katiyyen dostluga sigmaz." misrâini okudular."

Behâeddîn Buhârî, Tûs sehrine gidip, birkaç gün kaldi. Bir gün talebe ve ahbâbiyla Seyh Mâsuk-i Tûsî'nin kabrini ziyârete gittiler. Mezarin yanina gelince: "Esselâmü aleyke, yâ Mâsuk-i Tûsî, nasilsin, iyimisin? buyurdu. Kabirden; "Ve aleykesselâm. Iyiyim, çok rahatim." diyen bir ses geldi. Yanindakilerin hepsi, bu cevâbi duydular. Orada bulunanlardan biri, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin büyüklügüne inanmazdi. Bu kerâmeti görünce, tövbe etti. Bundan sonra talebelerinden ve sevdiklerinden oldu.

Hâce Behâeddîn Buhârî'ye, talebelerinden biri bir mikdar elma hediye getirdi. O elmalari hazir bulunanlara bölüstürdü ve buyurdu ki: "Bir saate kadar, kimse kendi elmasini yemesin. Çünkü bu elmalar, simdi tesbih ediyorlar." Hâce hazretlerinin mübârek agzindan bu söz çikar çikmaz, elmalardan tesbîh sesleri gelmeye basladi.



Mevlânâ Necmeddîn anlatti: "Birgün Hâce hazretleriyle Buhârâ'nin etrâfinda bir sahrâda giderken, iki ceylânin gezdigini gördük. Hâce hazretleri bana hitâben; "Hak teâlânin kullari yanina, bu ceylânlar gibi vahsî hayvanlar gelir. Sen de bunlarin yanina gelmesini dile." buyurdu. Ben; "Benim ne haddime, sizin huzûrunuzda kerâmet dileyeyim." dedim. Hâce hazretleri buyurdu ki: "Sen onlara teveccüh eyle. Onlar senin yanina gelirler." Ben de onlara dogru iki adim gittim. O ceylanlar, kosarak yanima gelip durdular. Hâce hazretleri buyurdu ki: "Hangisini tutarsan tut!" Ben hangisini tutmak istedimse, digeri beni tut diye geldi ve onu tutayim dedim. Digeri geldi. Ben hayretler içerisinde kalip, birini tutamadim. O esnâda Hâce hazretleri bir ceylanin sirtina mübârek elini koyup; "Sana lüzum kalmadi, ben tuttum." buyurdular. Sonra o ceylanlari orada birakip gittik. Onlar ise arkamizdan bakip durdular."


Talebesinden biri söyle anlatmistir: Kasr-i Ârifân'da bir bostan ektim. Sulama vakti geldi. Fakat sular kesildiginden, bostani sulayamadim. Hâce hazretleri o günlerde bostanima geldi ve buyurdu ki: "Bostanin sulama zamâni geldi." Ben de; "Sulama vakti geldi ama, sular kesildi." dedim. Hâce hazretleri buyurdu ki: "Yer ve gökleri yaratan, sana su vermege kâdirdir. Sen su yollarini aç." Acele ile su yollarini açtim. O gece sabah oluncaya kadar suyu bekledim. Sabah vaktinde su geldi. Bostani suladim. Hattâ bir mikdâr sogan ve sarimsak var idi. Onlari da suladim. Sonra su kesildi. Daglara yagmur mu yagdi diye düsündüm. Gittim, irmak tarafina su akiyor mu diye baktim. Aslâ sudan bir iz göremedim. Acabâ bu su nereden geldi, diye sastim kaldim. Sonra Hâce hazretlerinin ziyâretine gittim. "Bostani suladin mi?" buyurunca; "Evet, suladim." dedim. "Su kesildikten sonra ne yaptin?" buyurdu. "Irmaga gittim ve hiç su görmedim. Sastim kaldim. Suyun nereden geldigini anlayamadim." dedim. Hâce hazretleri; "Bunu sen gördün, kimseye söyleme." buyurdu.


Talebesinden biri söyle anlatmistir: "Hâce hazretleri bir gün bu fakirin hânesini sereflendirdi. Çok sevindim. Pazardan bir çuval un aldim, geldim. Behâeddîn Buhârî hazretleri unu görünce; "Bu unu, çoluk çocugun ile pisirip yiyin ve bunun sirrini kimseye söylemeyin." buyurdu. Hâce hazretleri o zaman evimde iki ay misâfir oldu. Talebelerinden bir kismi da onun yaninda idi. Çoluk çocuk ve diger ahbâblarim, hepimiz, hattâ Hâce hazretleri gittikten sonra, o undan çok zaman yedik. Un hâlâ ilk aldigimiz gibi duruyordu. Aslâ eksilmedi.

Sonra Hâce hazretlerinin mübârek sözünü unutup, o sirri çoluk çocuguma anlattim. Bunun üzerine o undan bereket kesilip, un tükendi."



Behâeddîn Buhârî hazretleri, birgün Ishâk isminde bir talebesinin evine tesrif etmislerdi. Orada bulunan talebeler, yemek pisirmek için tandira çok odun koyup, ates yakmislardi. Her biri bir isle mesgûl olduklari sirada, tandirin atesi alevlenip, tandirdan disari çikti. Bunun üzerine hazret-i Hâce mübârek ellerini tandira sokunca, Allahü teâlânin inâyeti ve yardimi ile tandirin atesi sâkin oldu. Mübârek ellerini tandirdan çikardigi zaman, ne elbisesine bir sey olmus, ne de ellerinden bir tüy yanmis idi.


Dervis Muhammed Zâhid söyle anlatmistir: "Ilk zamanlarimda, Hâce hazretleri ile bir gün sahrâda gidiyorduk. Bahar günlerinden bir gün idi. Canim karpuz yemek istedi. Hâce hazretlerinden bir karpuz istedim. Bunun üzerine bana; "Muhammed, çay kenarina git!" buyurdu. Ben de, o sahrâda akan bir çayin kenarina gittim. Suyun üzerinde, Baba Seyh karpuzu denilen sulu karpuzlari gördüm. Su üzerinde yüzen karpuzlardan biri, kenara yanasip durdu. Aldim, henüz bostandan kopmus gibi oldugunu gördüm. Hâce hazretlerinin huzûruna biraktim. "Bu karpuzu kes de yiyelim." buyurunca kestim. Hâce hazretleri ile yedik. Bu büyük kerâmeti hazret-i Hâce'den gördügümde, onun, vilâyet ve tasarrufun en yüksek derecesinde olduguna îtikâdim artti. Bu yüzden de çok seylere kavustum."

Hâce hazretlerinin talebelerinden birisi söyle anlatmistir: "Bir gün Hâce hazretlerinin sohbetlerine kavusma arzusu içime dogdu. O arzu ile Taskend vilâyetinden Buhârâ'ya hareket ettim. Hanimim bir mikdâr altin getirip bana verdi ve; "Bu altinlari Hâce hazretlerine ver!" dedi. Niçin gönderiyor diye merak edip sordum, fakat söylemedi. Hazret-i Hâce'nin sohbeti ile sereflendigim zaman, o altinlari önüne koydum. Görünce, tebessüm ederek buyurdu ki: "Bu altinlardan çocuk kokusu geliyor. Ümid ederim ki, cenâb-i Hak sana bir çocuk verecektir." Hâce hazretlerinin bereket ve himmetlerinden Hak sübhânehu ve teâlâ hazretleri bana bir sâlih ogul ihsân etti."


Talebelerinden biri anlatir: "Merv'de, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin huzûrunda idim. Buhârâ'daki ehlimi, akrâbami görmeyi çok arzûladim. Kardesim Semsüddîn'in vefât haberi geldi. Hazret-i Hâce'den izin istemege cesâret edemedim. Yakinlarindan olan Emîr Hüseyin'e, bana izin almasini ricâ ettim. Cumâ namazini kilip mescidden çikinca, Emîr Hüseyin, kardesimin ölüm haberini hazret-i Hâce'ye arz etti. "Bu nasil haberdir! Onun kardesi sagdir. Onun kokusunu aliyorum, hem de pek yakindan." buyurdu. Sözleri biter bitmez, kardesim Buhârâ'dan çikageldi. Behâeddîn Buhârî'ye selâm verdi. Bunun üzerine hocam; "Ey Emîr Hüseyin! Iste Semsüddîn." buyurdu.


Dâmâdi ve yüksek talebelerinden Alaeddîn-i Attâr hazretleri anlatti. Hazret-i Hâce Buhârâ'da idi. Eshâbinin ileri gelenlerinden Mevlânâ Ârif, Harezm'de idi. Bir gün eshâbi ile, görme sifati üzerinde konusuyordu. Söz arasinda; "Mevlânâ Ârif, su anda Harezm'den Serâ'ya dogru yola çikti ve filân yere ulasti." buyurdu. Bir müddet sonra; "Kalbime geldi ki, Mevlânâ Ârif, Serâ'ya gitmekten vaz geçti. Su anda Harezm istikâmetine dogru geri döndü." buyurdu. Talebeleri, bu konusmanin oldugu gün, saat ve târihi bir yere yazdilar.

Bir zaman sonra, Mevlânâ Ârif, Harezm'den Buhârâ'ya geldi. Behâeddîn Buhârî'nin buyurduklarini ona anlattilar. "Tam buyurdugu gibi olmustur." dedi. Talebeleri hayretler içinde kaldi.



Talebelerinden biri anlatir: "Hazret-i Hâce'nin sohbeti ile sereflendigimde, talebelerinin büyüklerinden olan Seyh Sâdî, bana çok nasîhat etti ve edebden bahsetti. Bana emrettiklerinden biri; hazret-i Hâce'nin bulundugu yere dogru hiçbirimiz ayagimizi uzatmayiz nasîhati idi. Bir gün hava çok sicakti. Gazyût'tan Kasr-i Ârifân'a Hâce hazretlerini ziyârete geliyordum. Bir agacin gölgesinde dinlenmek için yattim. Bir hayvan gelip, ayagimi iki kere kuvvetlice tekmeledi. Firladim kalktim. Ayagim çok fazla agriyordu. Tekrar yattim. Yine o hayvan gelip beni tekmeledi. Kalkip oturdum ve sebebini düsünmege basladim. Nihâyet Seyh Sâdî'nin nasîhatini hatirladim ve ayaklarimi, hocamizin o anda bulundugu Kasr-i Ârifân'a dogru uzatarak yattigimi anladim."



Alâeddîn-i Attâr söyle anlatmistir: "Hocamiz, Emîr Hüseyin'e, kis mevsiminde çok odun toplamasini emr etti. Odun toplama isi bittiginin ertesi günü, kirk gün devâm eden kar yagmaga basladi. Sonra Hâce hazretleri, Hârezm'e gitmek için yola çikti. Seyh Sâdî de hizmetinde idi. Hirâm Nehrine geldiklerinde, suyun üzerinden yürümesini ona emretti. Seyh Sâdî korktu, çekindi. Bir defâ daha emretti. Yine yapamadi. O zaman büyük bir teveccühle ona bakti. Bununla kendinden geçti. Kendine gelince, ayagini suyun üzerine koyup yürüdü. Suya batmadi. Hocamiz da arkasindan yürüdü. Suyun üzerinden karsiya geçince, Hocam; "Bak bakalim, pabucun hiç islandi mi?" buyurdu. Baktiginda, Allahü teâlânin kudreti ile, en küçük bir islaklik yoktu."


Talebelerinden biri anlatir: "Hâce hazretlerini sevmem ve sohbetinde bulunmamin sebebi sudur: Bir gün Buhârâ'da dükkânimda idim. Gelip dükkânima oturdu ve Bâyezîd-i Bistâmî'nin bâzi menkibelerini anlatmaga basladi. Anlattigi menkibelerden biri su idi: "Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: "Elbisemin etegine bir kimse dokunsa, bana âsik olur ve ardimdan yürür." Ve sonra buyurdu ki: "Eger kaftanimin kolunu hareket ettirsem, Buhârâ'nin büyükleri, küçükleri bana âsik ve hayran olup, ev ve dükkânlarini birakarak bana tâbi olurlar."O sirada elini yeni üzerine koydu. O anda gözüm yenine daldi. Beni bir hâl kapladi. Kendimi kaybettim. Uzun zaman öyle kalmisim. Kendime gelince, muhabbeti beni kapladi. Ev ve dükkâni terk edip, hizmetini canima minnet bildim."


Seyh Ârif-i Dikgerânî, Seyyid Emîr Külâl'in halîfelerinin büyüklerindendi. O anlatir: "Bir gün, Behâeddîn Buhârî hazretlerini, Kasr-i Ârifân'da ziyârete gittik. Buhârâ'ya döndügümüzde, oranin fakirlerinden bir grup da bizimle berâberdi. Onlardan biri, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin aleyhinde konustu. Sen onu tanimiyorsun, Allah'in evliyâsina karsi sû-i zan ve sû-i edepte, kötü zan ve edepsizlikte bulunman uygun degildir dedik. Susmadi. Bir esek arisi gelip, agzina girdi ve dilini soktu. Dayanamayacak kadar cani yandi. Bu, o büyük zâta edepsizliginin cezâsidir dedik. Çok agladi, pismân oldu, tövbe etti. Ona karsi îtikâdini düzeltti ve hemen agrisi geçti.



Bir defâsinda Kipçak çölü askerleri, Buhârâ'yi bir müddet kusattilar. Buhârâlilar çok zor günler yasadi. Birçok insan öldü. Buhârâ vâlisi, husûsî adamlarindan birini hazret-i Hâce'ye gönderip; "Düsmana karsi koyacak gücümüz yok. Her çâremiz tükendi, plânlarimiz bozuldu. Sizin yüksek kapiniza siginmaktan baska çâremiz kalmadi. Bizi bu zâlimlerden siz kurtarirsiniz. Müslümanlarin onlarin elinden kurtulmasi için Allahü teâlâya yalvariniz, duâ ediniz. Simdi yardim zamânidir." deyip, ricâda bulundu. Hazret-i Hâce; "Bu gece Allahü teâlâya yalvaririz. Bakalim Allahü teâlâ ne yapar." buyurdu. Sabah olunca, onlara; alti gün sonra bu belânin kalkacagi müjdesini verdi ve; "Vâlinize böyle müjde verin!" buyurdu. Buhârâlilar bu müjdeye son derece sevindiler. Buyurdugu gibi oldu. Alti gün sonra, sehri kusatan düsman askerleri çekilip gitti.

Hazret-i Hâce, Herat melîkinin arzusuyla Tûs'dan Herat'a geldiklerinde, Pâdisâhin sarayina girdi. Her ugradigina dikkatle bakti. Kapicidan vezîrlere kadar, herkeste bir hal ve degisiklik oldu. Hâlden hâle girdiler. Kendilerinde olmayan mertebelere kavustular.


Yâkûb-i Çerhî hazretleri anlatir: Buhârâ'nin âlimlerinden ilim ögrenip fetvâ vermeye izin aldiktan sonra, memleketime dönmeyi düsündüm. Hazret-i Hâce'ye ugrayip; "Beni hâtirinizdan çikarmayin." dedim ve çok yalvardim. "Gidecegin zaman mi, yanimiza geldiniz?" buyurdu. "Hizmetinize müstâkim, arzu ve istekliyim." dedim. "Hangi bakimdan?" buyurdu. "Siz büyüklerdensiniz ve herkesin makbûlüsünüz." dedim. "Bu kabûl seytânî olabilir, daha saglam delîlin var mi?" buyurdu. Sahîh hadîsde; "Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini kullarinin kalbine düsürür." buyuruluyor dedim. Tebessüm edip; "Biz azîzâniz." buyurdu. Bunu duyunca birden hâlim degisti.

Bir ay önce rüyâda birisi bana: "Git, Azîzân'in talebesi ol!" demisti. Onu unutmustum. Onlardan duyunca, bu rüyâyi hâtirladim. Yine devâm ederek anlatir: "Hazret-i Hâce'ye, beni serefli hâtirinizdan çikarmayin!" dedim. Bunun üzerine; "Bir kimse Azîzân hazretlerinden, beni unutmayin diye ricâda bulundu, o da Allah'tan baska hâtirimda bir sey kalmaz. Yanimda bir sey birak ki, görünce hâtirima gelsin buyurdu." diye anlattiktan sonra, mübârek takyelerini bana verip: "Senin bana birakacak bir seyin yoktur. Bâri bu takyeyi sakla! Bunu gördügün zaman beni hatirlarsin, beni hâtirladigin zaman yaninda bulursun." buyurdu. Ayrilirken; "Bu yolculukta muhakkak Mevlânâ Tâcüddîn Dest-i Gülekî'yi gör!O evliyâullahdandir." buyurdu. Hâtirima; "Ben Belh'e gidip, oradan vatanima varirim; Belh nerede, Dest-i Gülek nerede?" diye geldi. Sonra Belh yolunu tuttum. Ama öyle bir zarûret hâsil oldu ki, yolum Dest-i Gülek'e düstü. Hazret-i Hâce'nin isâreti aklima gelip, sastim kaldim.

Seyyid Burhâneddîn, Hâce hazretlerine bir mikdâr balik getirdi. Hâce hazretleri bagda idi. Baliklari da bagda pisirmek istediler. Ilkbahar mevsimiydi. Hâce hazretleri baliklari pisirirken, gök yüzünü büyük bir bulut kapladi. Yagmur yagmaya basladi. Hâce hazretleri, Seyyid Emîr Burhâneddîn'e; "Duâ et, benim oldugum yere yagmur yagmasin!" buyurdu. Burhâneddîn; "Efendim, benim ne haddime?" dedi. Hâce hazretleri; "Benim dedigimi yap." buyurdu. Seyyid Burhâneddîn emre uyarak duâ etti. Kudret-i ilâhî ile Hâce hazretlerinin oldugu yere yagmur yagmadi. Diger yerlere o kadar yagdi ki, sulari, sel gibi yanimizdan akiyordu. Bu hâli görenler hayretler içinde kaldi. Bu kerâmetten çoklari istifâde ettiler.

Hâce hazretleri, talebeleri ile bir kimsenin evinin terasinda otururlarken, gönülleri yakan, kalblere tesir eden bir sohbet ettiler. Sohbet esnâsinda talebelerine; "Siz mi beni buldunuz, ben mi sizi buldum?" dediler. Talebeleri; "Biz sizi bulduk." dediler. "Mâdem ki, siz beni buldunuz, bu terasta beni bulun." buyurup, talebelerinin gözünden kayboldular. Talebeleri her tarafi arayip, bulamadilar. Söyledikleri söze pismân olup; "Sizin câzibeniz olmasa, siz lutf etmeseniz, kim sizin sohbetinize kavusabilir?" deyip özür dilediler. Bunun üzerine Hâce hazretleri kendisini gösterdi. Biraz önce oturduklari yerde, ayni sekilde oturuyordu.

Bir defâ buyurdu ki: "Bizim yolumuz Resûlullah efendimizin sünnetine uymak ve Eshâb-i kirâmin hâllerine bakmaktir. Bunun için bu yolda az bir amel, büyük kazançlara, netîcelere sebeb olur. Sünnete uymak çok büyük bir istir. Bu yoldan yüz çeviren, dînini tehlikeye atmis olur."

Behâeddîn Buhârî hazretleri Buhârâ'da, yaz mevsiminde bir aksam, talebeleriyle birlikte Atâullah adinda bir zâtin evinin daminda oturmus sohbet ediyordu. Mübârek agzindan inci gibi güzel sözler dökülüyor, dinleyenlere feyz saçiyordu. Evin yakininda, Buhârâ vâlisinin sarayi vardi. O aksam vâli de, sarayinin daminda adamlariyla birlikte def ve çalgi çalip, egleniyordu. Ses her tarafa yayiliyordu. Behâeddîn Buhârî; "Bizim bu sesleri isitmemiz câiz degildir, kulagimiza pamuk tikamak lâzimdir." dedi.

Böyle söyledikten sonra, sohbet meclisinde bulunan talebeleri ve kendisi, çalgi sesini isitmez oldular. Hâlbuki vâli ve adamlari sabaha kadar çalgi çalmislardi. Sabahleyin komsular, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerine; "Biz çalgi sesinden sabaha kadar uyuyamadik, siz nasil durabildiniz?" dediler. Talebeler; "Hocamiz bu sesi dinlememiz uygun olmaz, kulagimiza pamuk tikamamiz lâzimdir." buyurdu. O andan îtibâren sabaha kadar hiç çalgi sesi isitmedik." dediler. Bu durum, o vâliye anlatildi. Vâli durumu ögrenince, yaptigi ise pismân olup, tövbe etti. Bu hâdise Buhârâ'da günlerce anlatildi. Herkes Behâeddîn Buhârî'nin büyüklügünü gördü. Ona muhabbetleri daha çok artti.

Behâeddîn Buhârî hazretleri Kâbe'yi ziyârete giderken, Horasan'a ugramisti. Orada Hâce Müeyyiddîn adinda bir zâtin evinde misâfir olup, birkaç gün kaldi. Bu sirada bir gün, Kârubanî saray mesîresine gitmislerdi. Orada huzûruna bir dervis geldi. Dervise iltifât edip; "Bunlar bizim sevdiklerimizdendir, fakat bizi tanimazlar." dedi. Sonra o dervisi yanina alip, misâfir kalmakta oldugu eve ***ürdü. Ev sâhibi yemek koyunca, ev sâhibine; "Bugün sehrimizdeki Allah dostlarindan birini bulup getirdim. Müsâade ederseniz bizimle birlikte yemek yesin." dedi. Ev sâhibi; "Hay hay efendim, emrediniz, sofraya gelsin." dedi. Bunun üzerine o dervis de sofraya oturdu. Yemekten sonra sohbete basladilar. O dervis ile tarîkat hâllerinden ve hakîkat sirlarindan bahsettiler.

Bir müddet sohbetten sonra, o dervis müsâade isteyip, gitmek üzere kalkti. Oradan, havada uçarak ayrilip gitti. Behâeddîn Buhârî, dervisin bu hâline tebessüm edip; "Bu kolay istir." buyurdu. Yatsi namazi vaktinde, o dervis tekrar geldi. Behâeddîn Buhârî ona uçarak ayrilip gitmesini sorarak; "Allah dostlarinin yaninda böyle isler mûteber degildir. Allahü teâlâ bâzi kullarina öyle sirlar ihsân etti ki, bu sirlardan birini insanlara gösterse, halk perisân ve mahvolur." buyurdu. Dervis zât; "Ben, kirk bes seneden beri denizlerde ve karada dolasirim, söylediginiz gibi tasarruf sâhibi bir zât bulamadim. On defâ Kâbe'yi, on defâ da Resûlullah efendimizin kabr-i serîfini ziyâret ettim. Bahsettiginiz sirlardan hiç birinin kokusunu duymadim." dedi. Behâeddîn Buhârî hazretleri o dervise; "Bir an bana teslîm olursan, sana nice sirlari koklamak nasîb olur ve âlemde öyle kimse olup olmadigini anlarsin." buyurdu. Dervis; "Peki" deyip teslîm oldu. Yanina oturdu. Behâeddîn Buhârî, sehâdet parmagi ile dervise dokundu. Dervis kendinden geçip yere yikiliverdi. Nefesi dahi kesildi. Bir müddet öylece kaldi. Sonra sehâdet parmagini dervisin alnina dokundurdu. Dervis kendine gelip kelime-i sehâdet getirerek kalkti, özür ve af dileyerek; "Câhillik ettim. Sizin gibi Allah'in sevgili bir kulunun huzûrunda edepsizlik ettim. Uygunsuz sözler söyledim. Kerem ve ihsân ediniz, küstahligima bakmayip, beni bagislayiniz ve terbiye ediniz. Bunca zamandir gezip dolastim ve hep sizin gibi kemâl ehli bir büyük âlim aradim. Simdi himmetiniz bereketiyle aradigimi buldum." dedi. Bunun üzerine Behâeddîn Buhârî; "Bu mertebeye erismek için, Allahü teâlânin rizâsina uygun amel islemek ve O'nun sevgili bir kuluna teslîm olmak lâzimdir." buyurdu. Dervis dedi ki: "Emriniz basim üstüne, emir buyurun, hizmetinizde Kâbe'ye gideyim." "Sen on defâ Kâbe'ye gitmissin." buyurunca; "Sizinle gitmeyi arzu ediyorum." dedi. Dervise dedi ki: "Senin için hayirli olan sudur: Sen Herat'a git ve bize bagliligini sürdür. Dervis söz dinleyip, Herat'a gitti. Behâeddîn Buhârî hazretleri de, talebeleriyle birlikte Kâbe'ye gitmek üzere misâfir oldugu evden ayrilip, Horasan'dan yola çiktilar.

Behâeddîn Buhârî hazretleri hacda iken hacilar Mina'da kurban kesiyorlardi. "Bizim de kurban kesmemiz lâzim, fakat biz oglumuzu kurban edecegiz." buyurdu. Talebeleri bu sözde bir hikmet vardir diyerek, o günün târihini kaydettiler. Hacdan sonra Buhârâ'ya döndüklerinde, Behâeddîn Buhârî'nin o sözü söyledigi gün, oglunun vefât ettigini ögrendiler. Oglunun vefâti üzerine buyurdu ki: "Allahü teâlânin ihsâni ile oglumun vefât etmesi husûsunda da Resûlullah efendimize uymus oldum. Çünkü Peygamberimizin de oglu vefât etti. Resûlullah'in basindan geçen islerin hepsi benim basimdan da geçti. Yapmis oldugu her isle amel ettim. Hiçbir sünneti terketmedim. Hepsini yerine getirdim ve netîcesini buldum.

Behâeddîn Buhârî hacda iken, Kâbe'yi tavaf sirasinda, ak sakalli bir ihtiyârin, Kâbe'nin örtüsüne sarilarak agladigini ve göz yaslari ile orayi islattigini gördü. Imrenilecek bir hâlde olan ihtiyârin, bir de kalbine teveccüh etti. Kesfiyle gördü ki, ihtiyârin kalbi tamâmen dünyâlik seylerle mesgûl. Minâ pazarinda ise genç bir tüccar gördü. Bu genç tüccar, asagi yukari elli bin altin degerinde alis veris yapiyordu. Görünüste tamâmen dünyâya dalmis gözüken gencin kalbine teveccüh ettiginde, kalbini hep Allahü teâlâyi zikretmekle mesgûl bir hâlde gördü.

Behâeddîn Buhârî hazretleri, asrinin en meshûr âlimi ve mürsid-i kâmili idi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulasmistir. Yillarca insanlari hidâyete, kurtulusa, dogru yola kavusturmus, nice gönüller onun feyzleriyle nurlanmistir. Vefâtina yakin halleri ve talebelerinin bu hususta nakilleri ise su sekildedir. Büyük âlimlerden Mevlânâ Muhammed Miskin söyle anlatti:

"Buhârâ'da Seyh Nûreddîn Halvetî adinda, sâlih ve meshûr bir zât vefât etmisti. Behâeddîn Buhârî hazretleri talebeleriyle birlikte vefât eden o zâtin yakinlarina tâziyeye gitmislerdi. Tâziyeye gelenlerden bir kismi ve o evin halki, yüksek sesle aglayip feryâd ediyorlardi. Behâeddîn Buhârî hazretleri bu hâli görüp, onlari yüksek sesle aglamaktan men etti. Orada bulunanlardan her biri bu hususta bir seyler söyledi. Bu arada Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: "Benim ömrüm sona erince, ölmek nasil olurmus dervislere ögreteyim!" Bu sözü dâimâ benim hatirimda kaldi. Behâeddîn Buhârî hazretleri hastalandilar. Bu hastaligi ölüm hastaligi olup, ömrünün son günleri idi. Husûsî odasina çekildi. Vefâtina kadar orada kaldilar. Her gün talebeleri oraya giderler huzûrunda bulunurlardi. Talebelerinin herbirine sefkat gösterip, iltifatta bulunurdu. Vefât etmek üzere iken, ellerini kaldirip duâ etmeye basladi. Ellerini uzatip uzun müddet duâ etti. Sonra ellerini yüzüne sürüp vefât etti."



Alâeddîn-i Attâr hazretleri de söyle anlatmistir: Behâeddîn Buhârî hazretleri ömrünün son günlerinde bana kabrini kazmami emretti. Gidip emredildigi gibi kabri kazdiktan sonra huzûruna geldim. Bu sirada, acaba kendilerinden sonra irsâd emrini kime verecekler diye hatirimdan geçmisti. O anda mübârek basini kaldirip; "Söyleyecegimi, Hicaz yolunda söylemistim. Her kim bizi arzu ederse, Hâce Muhammed Pârisâ'ya nazar etsin." buyurdu. Bu sözü söyledikleri günden sonraki gün vefât etti.


Yine Alâeddîn-i Attâr söyle anlatmistir: "Hâce Behâeddîn Buhârî hazretlerinin vefâti sirasinda Yâsîn-i serîfi okuyorduk. O da bizimle okuyordu. Yarisina gelince, nûrlar gözükmeye basladi. Kelime-i tevhîdi söyleyerek son nefeslerini verdiler." Kasr-i Ârifân'da topraga verildi. Talebeleri, üzerine güzel bir türbe yaptirdilar. Daha sonra türbenin yanina genisce bir mescid insâ edildi. Gelen pâdisâhlar o mescid için vakiflar kurdular. Oranin bakimini yapmak, sanini, serefini duyurmak için çok îtinâ gösterdiler. Bu muhabbet günümüze kadar devâm edegelmistir. Temiz rûhu vesîle edilerek cenâb-i Hak'tan yardim istenmektedir. Esiginin topragi gözlere sürme gibidir. Dar zamanlarda onun kapisina siginilir.


Zamânin büyüklerinden Abdülkuddüs söyle anlatmistir: Behâeddîn Buhârî hazretlerini kabrine koyduk. Gördüm ki, mübârek yüzleri tarafindan "Mü'minin kabri Cennet bahçelerinden bir bahçedir." hadîs-i serîfinde buyuruldugu gibi, Cennet'ten bir kapi, kabr-i serîflerine açildi. O kapidan iki hûri gelip, ona selâm verdi ve; "Allahü teâlâ bizi, sizin için yarattigi vakitten beri sizi bekliyoruz." dediler. Hâce hazretlerinin onlara; "Ben Hak teâlâ hazretleri ile ahdettim ki, O'nun hiçbir seye benzemeyen, nasil oldugu anlatilamayan dîdârini görmedikçe, benim yolumda bulunanlara ve benden hakki isitip amel edenlere sefâat etmedikçe, hiçbir sey ve hiçbir kimse ile mesgûl olmam." dedi. Vefâtindan sonra sevenlerinden biri onu rüyâda görmüs ve; "Ne amel isleyelim ki kurtulusa erelim?" diye sormustur. "Son nefeste ne ile mesgûl olmak gerekirse, onunla mesgûl olunuz." buyurmustur.

Behâeddîn Buhârî hazretleri orta boylu, mübârek yüzü degirmi olup, yanaklari kirmiziya yakin idi. Iki kasi arasi açik, gözleri sari ile elâ renk karisimi olan kestane renginde idi. Sakalinin beyazi siyahindan çok idi. Ne hizli, ne de yavas yürürdü. Konusmalari Peygamber efendimizin konusmasi gibi tâne tâne idi. Konustugu kimseye yönünü dönmüs olarak konusurdu. Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederdi. Her gün kendini yirmi kere ölmüs ve mezara konmus olarak düsünürdü. Kimseyi küçük ve hakîr görmez, dâimâ güler yüzle karsilardi. Ancak celâllendigi zaman kaslarini çatardi. Bu zamanda heybetinden karsisinda durulmaz olurdu. Semâili, görünüsü birçok bakimdan Resûlullah efendimize benzedigi gibi, sözleri, isleri ve bütün hareketleri sünneti seniyyeye uygun idi.


En basta gelen talebelerinden Alâeddîn-i Attâr söyle anlatmistir: "Hâce Behâeddîn Naksibend hazretleri o derece fakir idi ki, evlerinde kis günleri namaz kilmak için yere serecek bir sey bulunmadigindan, eski bir kilim serip, onun üzerinde namaz kilarlardi. Maîset ve geçimlerine bir çekirdek bile haram karistirmazlardi. Kendilerinin ve âile efrâdinin helâl yemesine çok dikkat ederdi. Süphelendigi herhangi bir seyden uzak dururlardi. "Ibâdet on kisimdir. Dokuzu helâl rizik aramaktir. Diger kismi sâlih ameller ve ibâdetlerdir." buyurulan hadîs-i serîfi bildirirlerdi.

Fakir olmalarina ragmen, lütuf ve keremleri bol olup, cömert idiler. Bir kimse bir hediye getirse, mümkünse getirilen hediyenin iki misli kiymetinde bir hediye verirlerdi. Tanidigi veya tanimadigi bir kimse evlerine ziyârete gelse, güleryüzle karsilar, nezâketle yol gösterir, evde ne bulunursa ikrâm ederlerdi. Misâfirlerine bizzat kendisi hizmet ederdi. Eger ev soguk olursa, kendi giyecegini ve yatagini misâfire verirdi. Misâfirin hayvani varsa, hayvanin yemini ve suyunu verirdi. Nafakasini çalisarak temin ederdi. Bunun için eker, biçerdi. Bir mikdar arpa, biraz da hayvan yemi eker kaldirir, bununla geçinirdi. Isinde bizzat kendisi çalisir, bütün islerini görürdü.

Zamâninda âlim ve sâlih kimseler ziyâretine gelip, hâlis ve helâl yemek yiyelim diye onun yemeklerini yerlerdi. Her zaman ve her iste sünnet-i seniyyeye uyar ve bilhassa yemek husûsunda Peygamber efendimize uymaya çok dikkat ederdi. Çogu zaman ekmegi kendi pisirir ve sofra hizmetini kendi yapardi. Yemek yerken; "Sofra basinda kendinizi Allahü teâlânin huzûrunda biliniz. O'nun verdigi nîmeti yedigimizi unutmayiniz." buyururdu. Cemâat ile toplu hâlde yemek yerken, içlerinden biri gaflet ile agzina bir lokma alsa; "Önündeki yemegi, Allahü teâlânin huzûrunda oldugunu unutmadan ye! Allahü teâlâyi hatirla, baska seyler düsünme. Allahü teâlâ, sana senden yakindir. O'nu düsün." buyururdu. Bir yemek gafletle, öfkeyle veya zorla pisirilse, o yemekten kendisi yemez, yedirmezdi.


Rivâyet edilir ki, bir zaman Sâh-i Naksibend hazretleri Gazyut denilen bir yere gitti. Orada talebelerinden birisi onlara yemek getirdi. Sâh-i Naksibend hazretleri buyurdu ki: "Bu hamuru yoguran ve yemekleri pisiren kimse, baslamasindan bitirmesine kadar gadab hâlinde idi, kizmis hâlde idi. Biz ondan hiçbir sey yiyemeyiz. Zîrâ böyle yapilan yemeklerde hiçbir hayir ve hiçbir bereket yoktur. Belki de seytan yemek yaparken hep onunla bulunmustur. Bizler böyle bir yemegi nasil yiyebiliriz?"

Buyurdu ki: "Yenilecek bir gidâ, bir yiyecek, her ne olursa olsun gaflet içinde, gadabla veya kerâhatle hazirlansa, tedârik edilse, onda hayir ve bereket yoktur. Zîrâ ona nefs ve seytan karismisdir. Böyle bir yiyecegi yiyen kimsede, mutlaka bir çirkin netice meydana gelir. Gaflete dalmadan yapilan ve Allahü teâlâyi düsünerek yenen helâl ve hâlis yiyeceklerden hayir meydana gelir. Insanlarin hâlis ve sâlih ameller islemeye muvaffak olamamalarinin sebebi; yemede ve içmede bu husûsa dikkat etmediklerinden ve ihtiyatsizliktandir. Her ne hâl olursa olsun, bilhassa namazda husû' ve hudû' hâlinde bulunmak, zevkle ve göz yasi dökerek namaz kilabilmek, helâl lokma yemeye, Allahü teâlâyi hâtirliyarak yemegi pisirmek ve yemegi Allahü teâlânin huzûrunda imis gibi yemege baglidir. Vücûduna haram lokma karismis bir kimse, namazdan tad duymaz."

Tasavvufdaki hâllerinin kayboldugunu söyleyen bir talebesine; "Yedigin lokmalarin helâlden olup olmadigini arastir." buyurmustur. Talebesi arastirdiginda, yemegini pisirirken ocakta helâl olup olmadigi süpheli bir parça odun yakmis oldugunu tesbit ederek tövbe etmistir.

Namazda hûdû' ve husû' nasil elde edilir? diye sorulunca, buyurdu ki: "Huzurlu bir hâlde helâl lokma yiyeceksiniz. Huzûr ile abdest alacaksiniz ve namaza baslarken iftitâh tekbirini, kimin huzûruna durdugunuzu bilerek, düsünerek söyleyeceksiniz."


Buyurdu ki: "Nefsinizi dâimâ töhmet altinda tutunuz ve ona uymayiniz. Her kim bunda muvaffak olursa, Allahü teâlâ ona bu isinin mükâfâtini, karsiligini verir, sâlih amel islemeye muvaffak olur, buna tahammül ve güç bulur. Yaptigi her isi Allahü teâlânin rizâsi için yapmaya baslar. Bütün islerde niyeti düzeltmek çok mühimdir.


Buyurdu ki: "Namaz müminin mîrâcidir." buyurulan hadîs-i serîfte, hakîkî namazin derecelerine isâret vardir. Namaza duran kimsenin, iftitâh tekbîrini söylerken, Allahü teâlânin azametini, yüceligini düsünerek, hudû' ve husû' hâlinde olmasi gerekir. Öyle ki, bu hâlini istigrâk, kendinden geçme hâline eristirmelidir. Bu sifatin kemâl derecesi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemde vardi. Rivâyet edilmistir ki, Resûlullah efendimiz namazda iken, mübârek gögsünden öyle bir ses gelirdi ki, bu ses, Medîne-i münevverenin disindan isitilirdi. Namazda kalp huzûru nasil elde edilir? diye sorulunca da; "Helâl lokma yemek ve yerken gaflet içinde olmamak, abdest alirken, iftitâh tekbirini söylerken, tam bir âgâhlik, gafletten uzak olma, uyaniklik içinde bulunmakla." buyurdu.


Buyurdu ki: "Oruç bana mahsustur. Onun karsiligini ben veririm." buyrulan kudsî hadîste, hakîkî oruca isâret vardir. Bu ise, mâsivâyi, Allahü teâlâdan baska her seyi terketmektir." Yine buyurdu ki: "Allahü teâlânin doksan dokuz ismi vardir. Kim onlari sayarsa, Cennet'e girer." buyurulan bu hadîs-i serîfteki "Ahsa" kelimesinin bir mânâsi, saymaktir. Diger bir mânâsi ise, bu ism-i serîfleri ögrenip, bilmektir. Bir mânâsi da, bu esmâ-i serîfenin mûcibince amel etmektir. Meselâ "Rezzâk" ismini söyledigi zaman, rizki için aslâ endise etmemeli. "Mütekebbîr" ismini söyleyince, Allahü teâlânin azametini ve kibriyâsini düsünmelidir."



Behâeddîn Buhârî hazretlerine bu dereceye nasil ulastiniz? diye suâl olununca; "Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme tâbi olmakla." buyurdu. Yine buyurdu ki: "Bizim yolumuz sohbettir. Halvette, yalnizlikta söhret vardir. Söhret ise âfettir. Hayir ve bereket cemiyyette, bir araya gelmektedir. Bu da sohbet ile olur. Sohbet, bir kimsenin arkadasinda fânî olmasiyla, arkadasini kendine tercih etmesiyle hâsil olur. Bizim sohbetimizde bulunan kimseler arasinda, bâzilarinin kalblerindeki muhabbet tohumu baska seylere bagliligi sebebiyle gelismez, büyümez. Biz böyle kimselerin kalblerini baska seylere olan bagliliktan temizleriz. Bizim sohbetimizde bulunanlardan bâzilarinin da kalblerinde muhabbet tohumu yoktur. Biz böyle olanlarin kalblerinde muhabbet hâsil etmek için çok himmet ederiz, yardimci oluruz."

"Insanlara rehber olan, onlari irsâd eden dogru yolu gösteren âlimler, usta avciya benzerler. Usta avcilar, ince mahâretlerle vahsî bir canavari tuzaga düsürüp yakalarlar, sonra avladiklari o vahsî hayvani terbiye edip, ehlilestirirler. Bunun gibi, Allahü teâlânin velîleri de hikmet ehli olup, güzel tedbirler ile, huylarina göre tâliblere geregi gibi muâmele ederek, teslimiyyet makâmina ulastirirlar. Sonra sünnet-i seniyyeye tâbi olmalarini saglayarak, maksada ulastirirlar." Yine buyurdu ki: "Insanlara rehber olan zâtlar, herkesin kâbiliyetine ve istidâdina göre muâmele ederler. Eger tâlib yeni ise, onun yükünü çekip, ona hizmet ederler. Dâvûd aleyhisselâma; "Ey Dâvûd! Beni taleb eden birini gördügün zaman, ona hizmetçi ol!" buyruldugu gibi, çok hizmet ve himmet göstermek gerekir ki, tâlibde bu yola girme kâbiliyeti peydâ olsun. Bizim yolumuzda olan kimse, bu yola tam uyup, bunun aksine bir is yapmamalidir ki, isin netîcesi meydana çiksin. Sünnet-i seniyyeye uymaktan ibâret olan yolumuza uyarak, islerde ve amellerde dikkatli davranmalidir ki, yolumuzda olanlarda ehlullahin tam bir mârifetine kavusma saâdeti hâsil olsun."







Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________


Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24-06-2008   #16
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2007
Nerden
Çanakkale
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
12
158 Mesajına
321Teşekkür Aldı
  


ALÂEDDÎN-I ATTÂR

Buhârâ'da yetisen en büyük velîlerden. Insanlari Hakk'a dâvet eden, onlara dogru yolu gösterip hakîkî saâdete kavusturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin on altincisi. Ismi Muhammed bin Muhammed Buhârî, lakabi Alâeddîn'dir. Dogum yili belli degildir. 1400 (H.802) senesinde Buhârâ'nin Caganyân nâhiyesinde vefât etti.

Alâeddîn-i Attâr'in babasi, Buhârâ'nin zengin esrâfindan idi. Üç oglu vardi. Bunlardan büyük ogullarinin isimleri; Sehâbeddîn ve Hâce Mübârek'tir. Alâeddîn en küçükleri idi. Babasi vefât edince, ogullarina çok fazla mal kaldi. Fakat Alâeddîn hiç mîrâs kabûl etmeyip, Sâh-i Naksibend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî'ye talebe olmayi tercih etti. Huzûrlarina varip hâlini arz etti ve talebelige kabûl buyrulmasini istirhâm eyledi. Behâeddîn Buhârî hazretleri Alâeddîn'e nazar ettikten sonra;

"Evlâdim bizim yolumuzda çesitli mihnet ve sikintilar vardir. Dünyâyi ve nefsini terketmek vardir. Sen bunlari yapabilecek misin?" buyurunca, Alâeddîn derhal;

"Yaparim efendim!" diye cevap verdi.

"Öyleyse bugün bir küfe elma alip, kardeslerinin mahallesinde sat!" buyurdu. Alâeddîn, soylu ve taninmis bir âileye mensûb olmasina ragmen, kibirlenmeyerek, kardeslerinin mahallesinde, hiç kimsenin sözüne aldiris etmeden, bagira bagira elma satti. Ertesi gün Sâh-i Naksibend'in huzûruna gelerek;

"Emirlerinizi yerine getirmeye çalistim efendim." dedi.

Behâeddîn-i Buhârî;

"Bugün de kardeslerinin dükkani önünde satacaksin." buyurdu. Alâeddîn; "Peki efendim!" diyerek, agabeylerinin dükkani önünde bagira çagira elma satmaya basladi.

Agabeyleri yanina gelip; "Bizi elâleme rezil etme, para lâzim ise, istedigin kadar verelim, mîrâsindan daha fazlasini al, fakat bu isi birak." dediler. Alâeddîn hiç dinlemeyip elma satmaya devâm etti. Agabeyleri;

"Mâdem satacaksin, bizim dükkanin önünde satma, git baska yerde sat!" diye isrâr ettiler. O yine dinlemedi. Bunun üzerine kendisine pekçok hakâret ederek, dövdüler. Ne var ki, Alâeddîn-i Attâr hiçbir seye aldiris etmedi. Verilen emre göre hareket etmeye devâm etti. Ertesi gün Sâh-i Naksibend hazretleri;

"Artik bu is tamamdir." diyerek elma satisi isini biraktirdi ve onu talebelige kabul buyurdu.

Alâeddîn-i Attâr hazretleri anlatir: "Sâh-i Naksibend hazretleri beni kabûl edince, onu o kadar sevdim ve sohbetlerinden ayrilamiyacak hâle geldim. Bu hâlde iken, birgün bana dönüp;

"Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim?" buyurdu.

"Ikrâm sâhibi zâtiniz, âciz hizmetçisine iltifât etmelisiniz, hizmetçiniz de sizi sevmelidir." diyerek cevap verdim. Bunun üzerine;

"Bir müddet bekle, isi anlarsin." buyurdu. Bir müddet sonra, kalbimde onlara karsi muhabbetten eser kalmadi. O zaman; "Gördün mü, sevgi benden midir. Senden midir?" buyurdu.

Beyt:

Eger mâsûktan olmazsa muhabbet âsika,
Âsigin ugrasmasi mâsûka kavusturamaz aslâ.

Alâeddîn-i Attâr talebelige kabûl edilince, canla basla çalismaya, hizmet etmeye basladi. Gece-gündüz hiç bosa vakit geçirmeyip, hocasinin verdigi dersleri ve vazîfeleri en kisa zamanda yapmak gayretiyle çalisti. Talebe arkadaslarinin arasinda parmakla gösterilenlerden oldu. Dünyâya meylederim korkusuyla, yatacak bir dösek ve üzerine örtecek bir yorgan bile almazdi. Bütün dikkatini, derslerine ve hocasinin hizmetine verdi. Hocasi Behâeddîn-i Buhârî de onun kemâlini, olgunlugunu, derecesinin çok yüksek oldugunu bildigi için, birgün hanimina;

"Ey hâtun! Kizimiz bülûga erisince bana haber ver." buyurdu. Bir müddet sonra kizinin bülûg çagina geldigini ögrenince, Alâeddîn-i Attâr'in odasina gitti. Bu sirada Alâeddîn-i Attâr, eski bir hasir üzerinde kitap mütâlaa ediyor, okuyordu. Odasinda, basinin altina koymak için bir de tuglasi vardi. Baska bir seyi yoktu. Behâeddîn-i Buhârî'yi karsisinda görünce, hemen ayaga kalkti. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu ki:

"Eger kabûl edersen, evimde yeni bülûga gelmis bir kizim var. Seninle evlendireyim." Alâeddîn-i Attâr, edeble durumunu arzetti:

"Hakkimda büyük bir lütuf ve saâdet buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz ki, yanimda dünyâlik olarak hiçbir seyim yoktur."

Behâeddîn-i Buhârî ise;

"Benim kizim sana müyesser ve mukadderdir. Rizkinizin da, Allahü teâlânin gayb hazînesinden gönderilecegi bildirilmektedir. Bunun için hiç üzülme!" buyurdu.

Behâeddîn-i Buhârî, talebeleriyle birlikte Alâeddîn'e bir ev yapmak için çalismaya basladilar. O sicak yaz günlerinde bir müddet çalisirlar, ögle vaktinin sicaginda dinlenirlerdi. Herkes gölgede istirahat ederken, Alâeddîn-i Attâr hazretleri günes altinda dinlenirdi. Diger talebeler günesin Alâeddîn hazretlerine gölge yaptigini hayretle görürlerdi. Alâeddîn-i Attâr hazretleri o hâlde iken Allahü teâlânin yarattiklari hakkinda tefekkür eder ve Cehennem'in siddetli sicagi yaninda, günesin sicakliginin hissedilmeyecegini düsünürdü. Bir ân dahi Allahü teâlâyi unutmaz, kalbinde O'nun muhabbetinden baska bir sey bulundurmazdi. Öyle ki, bütün hücreleri cenâb-i Hakk'i zikreder; "Allah! Allah!" derdi.

Ev tamamlaninca, dügünleri yapildi. Böylece iffet ve ismet sâhibi, temiz ve edebli bir kizla evlenmis oldu. Bu hanimindan; Hâce Hasan, Hâce Sehâbeddîn, Hâce Mübârek, Hâce Alâeddîn isimlerinde ogullari dünyâya geldi.

Behâeddîn-i Buhârî, Alâeddîn'i sohbetlerinde yanina oturtur, sik sik ona dönerek teveccüh eder ve onun evliyâlik derecelerinde yükselmelerini saglardi. Bu durumu birgün talebeleri sorunca, onlara;

"Onu, kurt kapmasin diye yanimda oturtuyorum. Çünkü nefs, dâimâ pusudadir. Her ân onun hâli ile ilgilenmemin sebebi, onu makamlarin en yüksegine çikarmak içindir. Ben onu görünce, Allahü teâlâyi ve O'nun beytini (Beytullah'i) hatirlarim. Kerîmin hânesinde bulunan, keremine mazhâr olur, kavusur." buyurdu.



Behâeddîn-i Buhârî hayatta iken, bütün talebelerinin yetistirilmesini Alâeddîn-i Attâr'a birakip; "Alâeddîn, bizim yükümüzü hafifletti." buyurdu. Sohbetinin bereketi ve güzel terbiyesi sebebiyle, çok kimseyi, kemâl derecelerine çikardi.

Alâeddîn-i Attâr, evliyâlik makamlarinda ve mârifette, Allahü teâlânin zâtina ve sifatlarina âit bilgilerde o kadar yükseldi ki: "Alâiyye" ismi ile Silsilet-üz-Zeheb'e (en büyük âlimler ve velîler silsilesine) yeni bir sekil verdi. Talebelerin maksadlarina daha çabuk kavusabilme yolunu kesfedip, o yol ile hedefe varilmasini sagladi.

Büyük âlimler;

"Tasavvuf yollarinin en yakini "Alâiyye yoludur". Bu yolun esâsi Sâh-i Naksibend Behâeddîn-i Buhârî'den, elde edilmesi ise Alâüddîn-i Attâr'dandir." buyurdular.

Buhârâ'da bir takim âlimler arasinda, Allahü teâlânin görülüp görülemeyeceginden konusulmustu. Bir kismi Allahü teâlânin görülebilecegine mümkündür derken diger bir kismi mümkün degildir diye israr ediyordu. Hepsi de Alâeddîn-i Attâr hazretlerine tam inanan kimselerdi. Bir kismi gelip, ona meseleyi açip, siz hakemsiniz, bize dogru yolu gösteriniz dediler.

Hâce Alâeddîn onlara;

"Üç gün devamli bize gelip, tam bir ihlâs ve temiz bir düsünce ile sükût üzere meclisimizde oturun. Ondan sonra hüküm verelim." buyurdu. Onlar da, üç gün, devamli Hâce Alâeddîn'in sohbetine gelip, sükût üzere oturdular. Üçüncü günün sonunda, onlarda bir hâl ve kendini kaybetme hâsil olup, dayanamadilar. Yere düsüp yuvarlanmaga basladilar. Kendilerine gelince, kalkip tam bir tevazû ile;

"Rü'yetin hak olduguna inandik." deyip, bir daha Hâce Alâeddîn'in hizmet ve huzûrlarindan ayrilmadilar.



Alâeddîn-i Attâr anlatir: "Dervislerden biri, birgün bana, kalbin nasil oldugunu sordu.

"Nasil oldugunu bilmiyorum." dedim. O;

"Ben kalbi, üç günlük ay gibi görüyorum." dedi. Bunu üstâdim ve efendim Sâh-i Naksibend hazretlerine anlattim.

"Bu, onun kalbine göredir." buyurdu. Ayakta duruyorduk. Ayagini ayagimin üzerine koydu. Birden kendimden geçtim. Bütün mevcûdâti, Ars-i a'lâyi kalbimde bir arada gördüm. Kendime gelince;

"Gördüklerini anlat." buyurdu. Anlattim. Bunun üzerine;

"Gönül budur. O dervisin sandigi gibi degil. Allahü teâlâya, kalbin yakin oldugu kadar hiçbir sey yakin degildir. Mahlûklarin en üstünü, en sereflisi kalbdir. Kalb, bilinmiyen sirlarla dolu bir âlemdir, her seyi kendinde bulundurur. Görüldügü gibi kalb, her seyden genis bir latîfedir. Böyle olunca, onu bir kimse nasil anlayabilir. Bunun için hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ; "Yere ve göge sigmam, mü'min kulumun kalbine sigarim." buyurdu. Bu, derin sirlardandir." buyurdu.

"Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, ömrünün son günlerinde bana kabrini kazmami emir buyurdu. Gidip, emredildigi gibi kabri kazdiktan sonra huzûruna geldim. Yâsîn-i serîf okumami istediler. Diger talebelerle birlikte okumaya basladik. Kendisi de bizimle birlikte okuyordu. Yarisina gelince, nûrlar gözükmeye basladi. Kelime-i tevhîdi söyleyerek son nefeslerini verdiler.

Bundan sonra Alâeddîn-i Attâr hazretleri zamâninda kâmil velîlerin bas tâci oldu. Halktan olsun, ilim ehlinden olsun irsâd isinde pekçok kimseye dogru yolu göstermede kaynak durumuna geldi. Halki Hakk'a ***üren delillerin en önde gideni idi. Üstünlügünden yer gök onun askini anlatmaya basladi. Yasadigi asirda Islâmiyeti bütün güzelligi ile kâinâta gösterdi.


Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin sohbetlerinde ve çesitli suâller karsisinda buyurduklari kalbe sifâ olan sözlerinden bâzilari su sekildedir.

Tasavvuf yoluna giren ve bu yolda ilerlemek isteyen sâlikin, talebenin durumu ve yapacagi isler hakkinda:

"Bu yola taklîd ederek girenin, birgün hakîkate kavusacagina kefîl olurum. Hocam Behâeddîn-i Buhârî, bana kendilerini taklid etmemi emr ettiler. Onlari taklîd ettigim ve hâlen etmekte oldugum her seyde, onun eser ve netîcesini görüyorum."

"Nefsi terbiye etmekten maksad, bedenî bagliliklardan geçip, rûhlar ve hakîkatler âlemine yönelmektir. Kul, kendi istek ve arzularindan vaz geçip, Hakkin yoluna mâni olan bagliliklari terketmelidir. Bunun çâresi söyledir: "Kendisini dünyâya baglayan seylerin hangisinden istedigi ân vazgeçebiliyorsa, bunun maksada mâni olmadigini anlamalidir. Hangisini terkedemiyorsa ve gönlünü ona bagli tutuyorsa, onun Hak yoluna mâni oldugunu anlamali ve o bagliligin kesilmesine çalismalidir. Bizim hocamiz Sâh-i Naksibend, o kadar ihtiyatli idi ki, yeni bir elbise giyse; "Bu elbise falan kimsenindir." diyerek, onu emânet gibi giyerlerdi."

"Suna inanmali ki: Hakîkî gâyeye, ancak mürsidin, yol göstericinin, rehberin sevgisi, rizâsi ile erebilir. Bu sebeple, mürsidin rizâsini, sevgisini taleb etmek, müride talebeye düsen baslica görevdir."

"Müride, bütün islerini mürsidine birakmak düser. Din islerini, dünyâ islerini, her çesit isini mürsidinin tercihine, tedbirine vererek, mürsidi yaninda kendisinin aslâ bir tercihi, seçmesi kalmaya.


Kabir ziyâreti hakkinda:

"Bir âlimi ve evliyâyi ziyâret etmekten maksad, Allahü teâlâya yönelmektir. O büyüklerin rûh-i serîflerini tam bir yönelme ile ziyâret, cenâb-i Hakk'in rizâsina kavusmaya vesîledir. Nitekim görünüste halka tevâzu, hakîkatte Hakk'a tevâzudur. Çünkü insanlara Allahü teâlânin rizâsi için tevâzu göstermek makbûldür, kiymetlidir."

"Sâlih zâtlarin kabirlerine yakin bulunmanin, iyi yönden çok tesiri vardir. Ancak onlarin rûhâniyetlerine yönelmek, kabirlerine yakin olmaktan daha iyidir. Zîrâ, iyi tesirin yakinlik, uzaklik ile bir baglantisi yoktur. Her yer aynidir. Nitekim, bu mânâda Resûlullah efendimiz; "Her nerede bulunursaniz, bana salevât okuyunuz." buyurdu.



Allah adamlari ile sohbet hakkinda:

"Allahü teâlânin velî kullari ile sohbet etmek öbür âlemin islerini yürütmeye yarayan akli artirir."

"Allahü teâlânin velî kullarini hergün, iki günde bir kere görmek birakilmamasi gereken sünnettir. Ama edeple, saygi ile."


Gönülde Allahü teâlânin sevgisini bulundurmak hakkinda:

"Bir kimse susup duruyorsa, onun bu hâli, su üç seyden bos olmamalidir. 1. Gönüle kötü duygularin girmesini önlemek, 2. Allahü teâlâyi sessiz sessiz zikretmeyi, anmayi saglamak, 3. Kalb hallerini gözetmek.

"Gönüle Allahü teâlânin düsüncesinden baskasini koymamaya çalismak zordur. O gönüle gelen seyleri tamâmen atip uzaklasmak ise, mümkün degildir. Yirmi sene gönlüme bir sey koymamaya çalistim. Sonra yine geldi. Geldi ama, gönlümde yer bulamadi."

"Amellerin en güzeli, gönülden geçenleri arastirmaktir. Iyi mi geliyor, kötü mü geliyor bilmektir."

Seyyîd Serîf Cürcânî, Muhammed Pârisâ, Yâkûb-i Çerhî gibi âlimler ve velîler, Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin talebesidir. Bunlardan baska pekçok kimseler, onun vâsitasiyla hidâyete kavustu, baskalarini yetistirecek irsâd makamlarina yükseldi.


Vefâtlarindan evvel, talebelerinden biri söyle bir rüyâ gördü:

"Büyük bir otag kurulmus. Otagda Peygamber efendimiz de bulunuyordu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri ile hocasi Behâeddîn-i Buhârî hazretleri de otagin yaninda duruyor ve içeri girip Peygamber efendimizi görmek istiyorlardi. Bir ara Behâüddîn-i Buhârî içeri girdi ve bir müddet sonra sevinç ile çikarak buyurdu ki:

"Bize, kabrimizin 100 fersah mesâfesine defnedilecek her müslümana sefâat etmemiz ihsân edildi. Alâeddîn-i Attâr'a da 40 fersah mesâfedekilere sefâat ihsân edildi. Bizi sevenlere ve ihlâs ile baglilik gösterenlere de, bir fersah mesâfede olanlar ihsân edildi." (Bir fersah, alti kilometredir.)

Alâeddîn-i Attâr hazretleri vefâtina yakin talebelerine vasiyet ederek buyurdu ki:

"Birbirinize siginin! Her iste yolunuz, dînî ölçülere baglilik olsun! Ölçüleri yerine getirmek azminden dönmeyiniz! Sohbet mühim sünnettir. Bu sünnete riâyet edin, umûmî ve husûsi sekilde ona devâm ediniz! Eger bu yolda sebât ve istikâmet gösterirseniz, bir ânda büyük derecelere kavusursunuz. Hâlinizin dâimâ yükseliste olmasi lâzimdir."

1400 (H.802) senesinde, bel agrisiyla baslayan bir hastaliga yakalandi. 2 Receb Persembe günü yataga yatti.


Talebelerinden Seyh Safiyyüddîn anlatti:

"Hocam, hayatlarinin sonunda ve yakinlarinin huzûrunda bu fakîr hakkinda buyurdu ki:

"Yirmi yildan fazla bir zamandir Safiyyüddîn ile aramizda, Allahü teâlânin rizâsi için olan bir dostluk vardir. Elbette bu dostluk bozulmaz." Ben orada olmadigim bir günde; "Ondan râziyim. Allahü teâlânin Resûlünün, Eshâb-i kirâmindan râzi olduklari gibi." buyurmuslar."


Alâeddîn-i Attâr, yine vefâtina yakin buyurdu ki:

"Allahü teâlânin inâyeti ve Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin himmeti ile, müsâade edilseydi, bir nazarda bütün insanlari vilâyet mertebesine kavustururdum. En önce Allahü teâlânin ezelî inâyetini görmek ve bundan ümitli olmak lâzimdir. Bundan bir ân gafil kalmamalidir. Dâimâ muhtâc oldugunu düsünmelidir. Allahü teâlânin küçük bir gadabini çok büyük görmeli, titremeli ve çok korkmalidir."

Son hastaliklarinda, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin rûhâniyeti ile hayli sohbet etti. Buyurdu ki:

"Dostlar ve azîzler hep gitti. Bazilari da arkalarindan gitmek üzeredir. Elbette o âlem, bu âlemden üstündür." Bundan sonra bir ara bahçedeki yesillige gözleri takildi. Yakinlarindan biri;

"Ne güzel sebzelik." deyince;

"Toprak da güzeldir. Bu âleme hiç meylimiz olmamistir. Dostlarin gelip bizi bulamayinca, gönülleri kirik dönmelerinden baska kederimiz yoktur." buyurdu. Receb ayinin yirmisine rastlayan Çarsamba gecesi, son nefesinde "Lâ Ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah" diyerek vefât etti. Vefât ettigi gece, sevenlerinden biri onu rüyâsinda gördü. Buyurmus ki:

"Allahü teâlanin bize verdigi nîmetler ve ihsânlar, yazi ile, söz ile anlatilamaz. Bunlardan en küçügü sudur ki: Kabrimin kirk fersah uzakligina defnedilmis olanlarin, benim sefâatim ile affolunacagi, magfiret buyurulacagi bildirildi."



SÖKÜP GÖTÜREMEDI!

Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, birgün talebeleri ile kira çikmisti. Yolda bir nehrin üzerinden geçiyorlardi. Nehir yeni yagan yagmurlarla tasip kabardigindan birçok agaci kökünden söküp ***ürüyordu.

Behâeddîn-i Buhârî hazretleri;

"Alâeddîn atla!" buyurdu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri, kendini hemen nehrin azgin sularina atti. Sular Alâeddîn'i derhâl yuttu. Diger talebeler saskinlik ve korku içinde idi. Ancak hocalarina da bu isin esrarini soramiyorlardi. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, talebeleriyle yoluna devâm ederek kirlarda bir müddet gezdi. Aksam üzeri geri dönerken, köprünün yanina gelince, talebelerine;

"Biz kaç kisiydik, bir eksigimiz var mi?" diye sordu. Talebeler de;

"Bir kisi eksigimiz var. O da sabahleyin buradan geçerken nehre atlamisti." dediler.

Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ellerini nehre uzatarak;

"Alâeddîn gel!" buyurdu. Alâeddîn-i Attâr nehirden çikti. Elbiseleri hiç islanmamisti.

Behâeddîn-i Buhârî, talebelerine buyurdu ki:

"Görüyorsunuz, nehir, kökleri saglam olmayan bütün agaçlari söküp ***ürüyor. Fakat Alâeddîn'in kökü saglam oldugundan söküp ***üremedi."


1) Tam Ilmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.410-983 2) Hadâik-ul-Verdiyye; s.144 3) Nefehât-ül-Üns; s.428 4) Resehât(Osmanlica); s.162 5) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.70 6) Makâmât-i Naksibendiyye; s.180, 182 8) Irgâm-ül-Merîd; s.60 9) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.166 10) Islâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.265 11) Risâle-i Kudsiyye; s.118 12) Risâle-i Behâiyye; s.169, 187-188,




Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________


Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24-06-2008   #17
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2007
Nerden
Çanakkale
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
12
158 Mesajına
321Teşekkür Aldı
  


YA’KÛB-I ÇERHÎ

Evliyânin büyüklerinden. Insanlarin îtikâd, amel, ibâdet ve ahlâk husûsunda dogruyu ögrenip yapmalarini saglayan ve Allahü teâlânin rizâsina kavusturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen Islâm âlimlerinin on yedincisidir. Ismi, Ya’kûb bin Osman bin Mahmûd’dur. Kâbil yolu üzerinde Gazne yakinlarinda Çerh köyünde dogdu. Dogum târihi bilinmemektedir. 1447 (H.851) senesinde Hilfetû’da vefât etti. Burasi, Hisâr Sâdmân’a yakin sinir köylerinden bir köy olup, kabri oradadir. Derin âlim ve veli-yi kâmil idi.


Ya’kûb-i Çerhî, önce Herat’a gidip, bir müddet ilim tahsîli yapti. Sonra yine ilim tahsîli için Misir’a gitti. Orada Zeynüddîn-i Hâfî ile birlikte, zamâninin büyük âlimi Mevlânâ Sihâbüddîn Sirvânî’den ve diger âlimlerden aklî ve naklî ilimleri ögrendi. Sonra Buhârâ’ya gitti. Orada da âlimlerden ilim ögrenip, icâzet aldi. Zâhirî ilimlerde yetisdikten sonra tasavvuf ilmine yöneldi. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde önce Sâh-i Naksibend Behâeddîn-i Buhârî’nin, sonra da onun halîfesi Alâüddîn-i Attâr’in sohbetinde yetisti.


Kendisi söyle anlatmistir: “Buhârâ’nin âlimlerinden ilim tahsîl edip icâzet aldiktan sonra memleketime dönmek üzere idim. Içimde Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin yanina gitmek arzusu hâsil oldu. Huzûruna varip; “Beni hatirdan çikarmayiniz.” diye yalvardim. “Tam gidecegin sirada mi bana geliyorsun?” buyurdu. “Gönlüm istiyâkinizla dolu, sizi seviyorum." dedim. “Bu arzu ne sebepten geliyor?” dedi. “Büyük bir zâtsiniz ve herkesin makbûlüsünüz.” dedim. Bunun üzerine; “Bu sebep kâfi degil, daha makbûl bir sey bulman lâzimdir. Halkin beni kabûlü seytânî olabilir.” buyurdu. Bunun üzerine; “Sahîh bir hadîs-i serîfte; “Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini kullarinin kalblerine düsürür. Insanlar onu severler.” buyrulmustur.” dedim.

Sözünü bitirince tebessüm etti ve; “Biz azîzâniz (azîzlerdeniz). Bu söz üzerine kendimden geçer gibi oldum. Çünkü bu görüsmeden bir ay kadar önce, bir rüyâ görmüstüm. Rüyâmda bana; “Azîzân’in mürîdi, talebesi ol!” demislerdi. Rüyâyi unutmustum. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri; “Biz azîzâniz.” buyurunca hatirladim. Tekrar; “Bana teveccüh ediniz, hatirinizdan çikarmayiniz.” diye yalvardim. Buyurdu ki: “Bir gün Azîzân’dan (Ali Râmitenî'den) böyle bir istekde bulunmuslar. O da, bir seyin hatirda kalmasi için bir vâsitaya ihtiyaç oldugunu söylemis ve hatirlamaya vesîle olacak bir sey istemisler.” Bunu söyledikten sonra, bana mübârek takkesini hediye etti ve buyurdu ki: “Senin bana verecek bir seyin yok, su takkeyi al, onu her gördügünde bizi hatirla ve yaninda bul.”

Bundan sonra ayrica tenbih edip; “Bu yolculukta Mevlânâ Tâcüddîn Destgûlegî’yi bulmaya gayret et. Çünkü o, Allahü teâlânin velîlerindendir.” buyurdu. Yola çiktiktan sonra, içime önce Belh sehrine, oradan da memleketime dönme arzusu düstü. Belh ile Destgûlek arasi çok uzakti. Yolculukta öyle vesîleler oldu ki, birden kendimi Destgûlek yakinlarinda buldum. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin tenbihi hatirima geldi. Isâretlerinden dolayi sasirip, hayran kaldim. Destgûlek’e gidip, hemen Mevlânâ Tâcüddîn'in sohbetine can attim. Onun sohbetinde bulunduktan sonra Behâeddîn-i Buhârî’ye geri dönüp ona teslim olmak arzusu beni sardi. Buhârâ’da bir meczub vardi. Onu bir yolda oturur gördüm. Ona dedim ki; “Ben gidiyorum!” Bana; “Hiç durma, çabuk git!” dedi. Oturdugu yerde toprak üzerine çizgiler çizdi. Kendi kendime, bu çizgileri sayayim, eger tek çikarsa gitmem gerektigine isâret sayayim diye düsündüm. Saydim tek çikti. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine tekrar gitmeye karar verip, yola çiktim. Nihâyet Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin huzûruna kavustum. Hâlimi arzettim. Bana zikretmemi ve zikirde teke riâyet etmemi bildirip; “Elinden geldigi kadar zikirde tek sayiya riâyet et.” buyurdu ve böylece yolda karsilastigim meczub zâtin yer üzerine çizdigi çizgilerin tek olusuna isâret etti.”



Ya’kûb-i Çerhî hazretleri, bir eserinde söyle anlatmistir: “Allahü teâlânin inâyetiyle bu fakirde erenler yoluna girmek arzusu dogup da fazl-i ilâhiye Allahü teâlânin yardimina kavusunca, Buhâra’da Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine kavusmak nasîb oldu. Onun kerem ve iltifâtlari beni saâdete garketti. Gördüm ki, mürsidim kâmil ve mükemmildir ve evliyânin en üst tabakasindandir. Çesitli vakalar ve gaybî isâretlerden sonra, Kur’ân-i kerîmi açip bir âyeti isâret tutmak istedim; meâlen; “O peygamberler Allah’in hidâyetine eristirdigi kimselerdir, sen de onlarin gittigi yoldan yürü...” (En’âm sûresi: 90) buyrulan âyet-i kerîme çikti, bagliligim kat kat artti. Tereddüt içinde bulundugum günlerden bir gündü. Evimin bulundugu Fethâbâd’da, Seyh Seyfüddîn’in kabrine dogru oturmustum. Içimde öyle bir firtina koptu ki, hemen Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin huzûruna kavusmak için Kasr-i Ârifân’a dogru yola çiktim. Kasr-i Ârifân’a varip, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin evlerine yaklastigim zaman, yola çikmis, beni beklemekte oldugunu gördüm. Bana ihsânda bulundular, yanina oturttular. Namaz kildiktan sonra sohbete basladilar. Heybeti beni öyle sarmisti ki, konusmaya mecâlim kalmadi. Bu sohbet sirasinda buyurdu ki: “Ilim iki kisimdir. Biri kalb ilmi; bu ilim, en faydali olan ilimdir. Bu ilmi nebîler ve resûller ögretir. Digeri lisan ilmidir. Bu ilim de Allahü teâlânin insanogluna huccetidir. Bâtin ilminden sana bir pay erismesini ümid ederim. Yine nakledildi ki; “Sadâkat ehliyle oturdugunuz zaman, sidk, dogruluk üzere bulununuz. Çünkü onlar, kalb câsuslaridir. Kalblerinize girerler ve himmetinize bakarlar. Biz, kendi kararimizla kimseyi kabûl edemeyiz. Böyle memuruz. Bakalim bu gece bize ne isâret buyrulur. Eger seni kabûl ederlerse, biz de kabûl ederiz.” buyurdu.

Ömrümde o gece kadar çetin ve zor bir gece geçirmedim. Saâdet kapisinin açilmasini umarken, bu kapinin yüzüme kapanmasindan korktum. Sabah namazini Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ile berâber kildim. Namazdan sonra; “Sana müjdeler olsun, kabûl isâreti geldi. Biz insanlari az kabûl ederiz. Kabûl ettigimiz zaman da geç kabûl ederiz. Tâ ki gelenlerin nasil geldigi ve zamâninin gelmis oldugu belli olsun.” buyurdu. Bundan sonra Sâh-i Naksibend hazretleri, silsilelerini Abdülhâlik Goncdüvânî’ye kadar gösterdi.

Bundan sonra nice zaman Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin hizmetinde ve sohbetinde bulundum. Icâzet verdikleri güne kadar yanlarindan ayrilmadim. Yanlarindan ayrilip, yola çikacagim zaman; “Sana tarîkat edebi ve hakîkat sirri olarak bizden ne erismisse, Allahü teâlânin kullarina ulastir, ***ür. Bu, senin saâdete kavusmana sebeb olur.” buyurdu. Ayrica halîfesi Alâüddîn-i Attâr ile sohbet etmemizi emretti. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin vefâtindan sonra, ben uzun müddet Bedehsan’da kaldim. Alâeddîn-i Attâr ise Çigâniyân’da bulunuyordu. Bana bir mektup yazarak, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin emrini hatirlattilar. Bundan sonra hemen Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin yanina gittim ve vefâtina kadar sohbetlerinde kaldim. Vefâtlarindan sonra memleketime döndüm.”

Ya’kûb-i Çerhî, önce Behâeddîn-i Buhârî’nin, sonra onun seçkin talebesi ve halîfesi olan Alâüddîn-i Attâr’in sohbetinde yetisip kemâle geldi. Hocasi Alâüddîn-i Attâr’in halîfesi olup, insanlara dogru yolu gösterdi. Onun en basta gelen talebesi ve halîfesi de Ubeydullah-i Ahrâr’dir. Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinin yazdigi, Fâtiha, Tebâreke ve Amme cüzleri tefsîri ve Fârisî Risâle-i Ünsiyye adli eserleri vardir. Bu eserleri Hindistan’da basilmistir. (Bombay, 1297, 1326)


Ya’kûb-i Çerhî hazretleri, Sâh-i Naksibend Muhammed Buhârî hazretlerinin sohbetine kavusmasini ve o büyük rehberden duyduklarinin bir kismini Farsça bir risâle hâlinde yazmis, bu risâlesinde o büyükler yolunun edeb ve dîne bagliliklarini hâlisâne bildirmistir.



YA'KÛB-I ÇERHÎ

Allah adamlarindan, çok büyük bir evliyâ,
Gazne'nin Çerh köyünde, tesrif etti dünyâya

Ilim tahsil etmeye, Herat'a gitti ilkin,
Misir ve Buhârâ'da bulundu tahsil için.

Çesitli âlimlerden, okuyup en nihâyet,
Zâhirî ilimlerde, aldi mutlak icâzet.

Dönmek üzereydi ki, sonra memleketine,
Behâeddîn Buhârî'nin, tutuldu sevgisine.

Onu görmek arzusu, öyle kuvvetlendi ki,
Görünmez bir bag ile, çekildi ona sanki.

Tehir etti dönmeyi, bir hikmet vardir diye,
Gitti büyük sevk ile, Behâeddîn Buhârî'ye.

Içeriye girince, buyurdu ki bâhusus:
"Tam dönecek zaman mi, bize geliyorsunuz?"

Dedi ki: "Ey efendim, seviyorum sizi ben,
Ve çok büyük zâtsiniz, biliyorum yakînen."

Buyurdu ki: "Yanilma, olabilir teshiste,"
Dedi ki:"Resûlullah, buyurdu ki hadîste:

"Hak teâlâ sever ve seçerse birisini,
Kullarin kalbine de, düsürür sevgisini."

Behâeddîn Buhârî, tebessüm eyledi ve,
Sonra "Biz azîzâniz" buyurdu kendisine.

Bu Azîzân sözünü, isitince o zâttan,
Gördügü bir rüyâyi, hatirladi o zaman.

Söyle ki rüyâsinda, denilmisti ki ona:
"Ey Ya'kûb, sen de gidip, tâbi ol Azîzân'a."

Ona karsi sevgisi, oldu daha ziyâde,
Sonra da gitmek için, istedi müsâade.

Dedi ki: "Ey efendim, gidiyorum ve lâkin,
Çâre nedir, sizleri, çok hatirlamam için?"

Çikarip verdi ona mübârek takkesini,
Buyurdu: "Kullandikça hatirlarsin hep beni."

Ellerini öperek, ayrildi huzurundan,
Lâkin memleketine, henüz vâsil olmadan.

O zâtin muhabbeti, set oldu gitmesine,
Yari yoldan dönerek, huzura geldi yine.

Dedi: "Yoldan çevirdi, beni muhabbetiniz,
Lütfen kabul edin de, olayim talebeniz."

Buyurdu ki: "Bu ise, büyükler verir karar,
Bakalim ki bu gece, bize ne buyururlar?

Onlar kalb câsusudur, girerler kalbinize,
Bakip vâkif olurlar, sizin himmetinize.

Eger kabul ederse, sizi büyüklerimiz,
Bu gece belli olur, biz de kabul ederiz."

Ya'kûb-i Çerhî der ki: "Çiktim basim önümde,
Böyle çetin bir gece geçirmedim ömrümde.

"Kabul edecekler mi, acep bu bîçâreyi?"
Diye düsünerekten, zor geçirdim geceyi.

O sabah namazini, kilar kilmaz beraber,
Buyurdu ki: "Ey Ya'kûb, müjde, kabul ettiler."

Böylece hizmetine girdim bu büyük zâtin,
Çikardi zirvesine, beni her kemâlâtin."



E’ÛZÜ

Ya’kûb-i Çerhî buyurdu ki: E’ûzü okumak, “E’ûzü billâhi minesseytânirracîm” demektir. Besmele okumak, “Bismillâhirrahmânirrahîm” demektir.

Abdullah ibni Abbâs diyor ki, Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki:

“Kur’ân-i kerîme saygi göstermek, E’ûzü okuyarak baslamakla olur.” ve “Kur’ân-i kerîmin anahtari, Besmeledir.” Bu ikisini okuyan kimse sözünü, okumasini bu iki zînet ile süslemis ve bu iki hazînede, dostlar için toplanmis olan faydalara kavusmus olur. Allahü teâlâya yaklasmak isteyenler, E’ûzü’ye yapismakta, O'ndan korkanlar da, E’ûzü’ye sarilmaktadir. Günâhi çok olanlar E’ûzü’ye siginmistir.

Allahü teâlâ, Nahl sûresinin doksan yedinci âyetinde meâlen, Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem);

“Kur’ân-i kerîm okuyacagin zamân E’ûzü... söyle.” buyurmustur. Bu emir, “Allah’in rahmetinden uzak olan ve gazabina ugrayarak dünyâda ve âhirette helâk olan seytândan, Allahü teâlâya siginirim, korunurum, yardim beklerim. Ona haykirir, feryâd ederim de!” demektir.


Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Hoca çocuga, Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ, çocugun ve anasinin ve babasinin ve hocasinin Cehennem'e girmemesi için sened yazdirir.”

Abdullah ibni Mes’ûd diyor ki:

“Cehennem'de azâb yapan on dokuz melekten kurtulmak isteyen, Besmele okusun! Besmele, on dokuz harfdir.” Levh-i mahfûzda, ilk yazilan, Besmeledir. Âdem’e (aleyhisselâm) ilk gelen, Besmeledir. Müminler, Besmele yardimi ile, Sirâttan geçer. Cennet dâvetiyesinin imzâsi Besmeledir.

Besmelenin mânâsi; “Her var olana, onu yaratmakla iyilik etmis ve varlikta durdurmakla, yok olmaktan korumakla iyilik etmis olan Allahü teâlânin yardimi ile, basliyorum. Ârifler, O'nu ilâh olarak tanidi. Âlemler, O'nun merhâmeti ile rizik buldu. Günâh isleyenler, O'nun rahmeti ile Cehennem'den kurtuldu” demekdir. Allahü teâlâ, Kur’ân-i kerîme bu üç isim ile yâni Allah, Rahman ve Rahîm isimleri ile basladi. Çünkü, insanin üç hâli vardir. Dünyâ, kabir ve âhiret hâlleri. Insan, Allahü teâlâya ibâdet ederse, dünyâda islerini kolaylastirir. Kabirde ona acir, âhirette günâhlarini affeder.


1) Tam Ilmihâl Seâdet-i Ebediyye; (50. Baski) s.1162
2) Hadâik-ül-Verdiyye; s.154
3) Nefehât-ül-Üns; s.436
4) Resehât; s.58
5) Irgâm-ül-Merîd; s.63
6) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.73
7) Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.93
8) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.546
9) Islâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.141
10) Sefînet-ül-Evliyâ; s.80
11) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s.566
12) Persian Literature; c.1, s.9




Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________


Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24-06-2008   #18
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2007
Nerden
Çanakkale
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
12
158 Mesajına
321Teşekkür Aldı
  


UBEYDULLAH-I AHRÂR

Türkistan'in büyük velîlerinden. Kendilerine "Silsile-i aliyye" adi verilen ve insanlara Islâmiyetin emir ve yasaklarini anlatarak dünyâ ve âhirette seâdete kavusmalarina vesîle olan büyük âlim ve velîlerin on sekizincisidir. Ismi, Ubeydullah bin Mahmûd bin Sihâbüddîn'dir. Babasi Mahmûd Sâsî, devrinin âlimlerinden velî bir zât idi. Annesi, hazret-i Ömer'in soyundandir. Ahrâr lakabiyla ve Taskendî nisbesiyle taninmistir. 1403 (H.806) senesinde Taskent'te dogdu. 1490 (H.895) senesinde Semerkant'ta vefât etti. Kabri oradadir.

Dogumundan îtibâren üstün halleri görülen Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri annesi nifastan (lohusalik hâli) temizlendikten sonra emmeye baslamistir. Yüzünde öyle bir nûr parlardi ki, görenler hayrân kalip, ona duâ ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânin ismi hiç düsmez, devamli zikr ile mesgûl olurdu. Dedesi Hâce Sihâbüddîn, âlim ve velî bir zât idi. Vefât edecegi sirada, torunlarini son olarak görüp vedâlasmak istedi ve onlarla tek tek vedâlasti. Torunu Ubeydullah-i Ahrâr'i da görmek isteyip, babasina onu getirmesini söyledi. Yanina getirdiklerinde o zaman çok küçüktü. Getirilince, beni yatagimdan kaldirin deyip, yatagi üzerinde oturarak, Ubeydullah-i Ahrâr'i kucagina aldi.Sarilarak agladi ve söyle dedi: "Benim istedigim çocuk budur. Ben, bunun büyük bir zât oldugu zaman hayatta olmam. Bunun âlemdeki tasarrufunu ve yaptigi hizmetleri göremem. Bu çocugun sâni âlemi tutacak, Islâmiyete hizmet edecektir. Cihân pâdisâhlari bunun emrine itâat edecekler. Bundan zuhûr edecek isler, önceki âlimlerden zuhûr etmemistir." Daha birçok müjdeler verdikten sonra, tekrar bagrina basip sarilarak, Ubeydullah-i Ahrâr'in babasi Mahmûd Sâsî'ye; "Benim bu oglumu iyi gözet, gerektigi gibi yetistirip terbiye et." vasiyetinde bulundu.


Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri daha çocuk iken, üstün hâllere kavusmus olup, kerâmetleri görülüyordu.

Kendisi söyle anlatmistir:

"Mektebe gider, gelirdim. Gönlüm dâimâ Allahü teâlâ ile idi. Bir ân O'nu unutmaz, bir ân O'ndan gâfil olmazdim. Soguk bir kis günü, kirlik bir yerden geçerken ayagim çamura batti. Kurtulmaya çalisirken ayakkabim düstü. O sirada bir gaflet âriz oldu. Bu isle ugrasirken, Allahü teâlâyi anmaktan uzaklastim hissine kapildim. Karsida köylü bir genç, çift sürüyordu; "Bak, su genç bunca eziyyet içinde Allah'i düsünüyor da, sen, ayagini çamurdan kurtarmak gibi küçük bir ugrasma yüzünden O'nu nasil unutursun?" diyerek, hüngür hüngür aglamaya basladim. O zaman, herkesi kendim gibi her ân Allahü teâlâyi anar sanirdim. Bülûg yasina erisinceye kadar, Allahü teâlâdan gâfil olanlar bulundugunu anliyamamistim. Allahü teâlânin, herkesi, kendisini düsünmek, hatirlamak, unutmamak için yarattigini sanirdim. Sonradan anladim ki, Allahü teâlâdan gâfil olmamak, yalniz bâzi kullara mahsus ilâhî bir inâyet imis. Ancak riyâzet ve nefs mücâdelesiyle elde edilebilir, hattâ bâzilarinca bununla bile elde edilemez bir keyfiyet imis."



Amcasinin oglu Hâce Ishak da söyle anlatmistir: "Ben ve öbür çocuklar oyun oynarken, aramiza katilmasi için ne kadar ricâ etsek, ona kabûl ettiremezdik. Oynar gibi görünüp, bir kenarda durur ve kendi hâllerinde olurdu."


Kendisi söyle anlatir: Hâlimin baslangicinda, rüyâda Resûlullah'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Gâyet yüksek bir dagin eteginde, Eshâbi ile topluluk hâlinde idiler. Beni görünce, elleri ile benim yaklasmami isâret edip; "Beni bu dagin basina çikar!" buyurdu. Ben de kendilerini omuzlarima alip, dagin tepesine çikardim. "Ben sende böyle bir kuvvet bulundugunu biliyordum. Fakat, baskalari da görsün ve bilsin diye sana bu isi yaptirdim." buyurdular.

Yine ilk zamanlarda, rüyâda Hâce Sâh-iNaksibend Behâeddîn Buhârî hazretlerini gördüm. Bâtinima, kalbime öyle tasarruf etti ki, ayaklarimda mecâl kalmadi. Ondan sonra dönüp yürüyüverdiler. Ben de son gücümü sarfederek, arkalarindan kostum ve yetistim. Geriye dönüp, "Mübârek olsun!" buyurdular."

Küçük yastan îtibâren memleketi olan Taskent'te ilim tahsîl eden Ubeydullah-iAhrâr, ilim tahsîlinden artan zamanda Allahü teâlâya ibâdet etmek ve O'nun ismini anmakla geçirdi. Allahü teâlânin rizâsina kavusmak için gayret etti.


Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri çocuklugundaki hâlini söyle anlatti:

"Küçüklügümde, bende kuvvetli bir vâhime, hayâlgücü vardi. Söyle ki; yalnizbasima evden disari çikamazdim. Bir gece bana öyle bir hâl oldu ki, kalbim Ebû Bekr Sâsî'nin kabrini ziyâret etme sevki ile doldu. Hemen evden çiktim, kabri basina varip, kabre karsi oturdum. Kalbime hiçbir korku gelmedi. Bir saat kadar böyle kaldim. Oradan Seyh Hâvend Tâhûr'un kabrine gittim. Yine içimde bir vehm ve korku yoktu. Oradan Seyh Ibrâhim Kimyager'in kabrine, Seyh Zeynüddîn Kûy-i Ârifan'in kabrine gittim. Içimde hiçbir korku yoktu. Bundan sonra artik bende, kabirlerde ve korkulu yerlerde, büyüklerin rûhâniyyetinin bereketiyle hiçbir korku hâli kalmadi. Bundan sonra hiç korkmadim. Taskent'in bütün mezarlarini dolasmayi âdet edindim. Mezarlar birbirinden uzak yerlerde idi. Bir gecede hepsini dolastigim oluyordu. Bu siralarda yeni kendime gelmistim. Ev halki benim geceleri böyle dolasmamdan telâsa düsmüs olacaklar ki, pesimden süt kardesimi göndermisler. Benim ne yaptigimi ögrenmek istemisler.

Bir gece Seyh Hâvend Tâhûr'un kabri serîfinin yaninda idim. Süt kardesim çikageldi. Yanima gelir gelmez, elini üzerime koyup titremeye basladi. "Sana ne oldu?" dedim.

"Gözüme garip seyler görünüyor, az kaldi helâk olacaktim." dedi.

Onu alip, eve ***ürüp biraktim. Ev halkina demis ki:

"Artik ondan süphelenmeyiniz. Ondan dolayi hosnud olunuz. Biliniz ki o, bizden bambaska bir hâle düsmüs. Karanlik gecede, on kisinin bir grup hâlinde sokulamayacagi mezarlar basinda kimsesiz, sabaha kadar kalmaktadir." Ev halki bunu ögrendikten sonra, benim bambaska bir hâle tutuldugumu anlayip, hakkimda baska ihtimâller düsünmediler."



Yine söyle anlatmistir: "Ilk zamanlarimda, bir gece Seyh Ebû Bekr Kaffâl'in mezarinin basina gidip, oturmustum. Bu mezar o kadar heybetli ve korku vericiydi ki, gündüzleri bile yanina yaklasmaktan korkarlardi. Taskend'de bir adam vardi. Bize karsi inâd ve muâriz idi. Bize bir zarar yapmak için firsat kollardi. Meger o gece beni gözetleyip, tâkib etmis. Ben mezarin basina varip oturdum. Basimi egip murâkabeye dalinca, beni korkutup dehsete düsürmek için, birdenbire bir nâra atarak üzerime dogru gelmeye basladi. Hiç aldirmadim, murâkabe ve oturusumu da bozmadim. O kisi, benim bu hâlimi görünce utandi. Aglayarak önüme gelip, yüzüstü düstü. Benden özür diledi. Sonra bizim dostlarimizdan oldu."


Ubeydullah-i Ahrâr'in yetistirilmesinde özel bir gayreti olan dayisi Hâce Ibrâhim onu ilim tahsîli için Taskent'ten Semerkant'a gönderdi. Iki yil müddetle Mâverâünnehr'deki büyük âlim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Buhârâ'ya ve Herat'a da giden Ubeydullah-i Ahrâr, buralarda ve diger yerlerde Sâh-i Naksibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinin büyüklerinden bir kismiyla ve onlarin da meshûr talebelerinden bir kismiyla görüsüp, sohbetlerinde bulundu. Hâcegân yolunun diger tabakasinin büyüklerinden pekçok zâtla da görüsüp, sohbet etti. Horasan'a gitmeden önce, Seyyid Kâsim Tebrîzî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Horasan'a gittikten sonra, bir defâ daha Seyyid Kâsim Tebrîzî'nin sohbetine gitti. Bundan baska Herat'ta bulunan evliyâ ve meshûr zâtlarin da sohbetlerinde bulundu.


Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri, hocalarindan Seyyid Kâsim Tebrîzî'nin sohbetinde bulunmasini söyle anlatmistir: "Ömrümde, Seyyid Kâsim Tebrîzî'den büyük zât görmedim. Zamânin seyhlerinden hangisine gitsem, bana bir nisbet hâsil oluyordu. Fakat bu nisbetler bir müddet sonra geçiyordu. Seyyid Kâsim Tebrîzî'nin sohbetlerinde öyle bir tesir ve keyfiyet hâsil oldu ki, elden birakmak mümkün degildi. Huzûruna her gidisimde, bütün kâinâti, dâirenin merkezi misâli onun etrâfinda dönüyor ve onda yokluga kavusuyor gördüm. SeyyidKâsim Tebrîzî, Hâce Behâeddîn Naksibend hazretlerinin sohbetinde bulunmus ve nisbetlerini o yoldan almis. Anlasildigina göre, "Hâcegân" yolunda idi. Bir kapicisi vardi. Kimse ondan izinsiz huzûruna giremezdi. Kapiciya; "Buraya ne zaman Türkistanli bir genç gelirse, ona mâni olma! Birak istedigi zaman benim yanima girsin." diye tenbihte bulunmustu. Her gün kapisina varirdim, izin verilmis oldugu hâlde huzûruna iki-üç günde bir girerdim. Talebeleri, bana izin verildigi hâlde huzûrlarina niçin her gün çikmadigima hayret ederlerdi. Seyyid Kâsim hazretlerinin sohbetleri çok tatli ve o kadar hos idi ki, gelenler ayrilmak istemezdi. Sohbetin sonuna gelince talebelerine verdigi bir isâretle dagilmalarini bildirirdi. Beni hiçbir vakit huzûrundan kaldirmamisti. Yakinlarina "Bâbu" diye hitâb ederdi. Bana; "Bâbu senin adin nedir?" diye sordu. Ubeydullah (yâni Allah'in kulu) dedim. "Isminin mânâsini gerçeklestir" buyurdu.



Mevlânâ Fethullah Tebrîzî söyle anlatmistir: "Seyyid Kâsim'in sohbetine çok devâm ederdim. Tasavvufa öyle merak salmistim ki, tasavvufa dâir ince meselelerin konusuldugu bu mecliste sabahlardim. Gözüme uyku girmezdi. Bir defâsinda Seyyid Kâsim'in sohbetindeyken, içeriye Hâce Ubeydullah-i Ahrâr girdi. Seyyid Kâsim, onu büyük bir alâka ile karsiladiktan sonra, garîb, meârif ve acâib hikmetler konusmaya basladilar. Dikkat ettim, Ubeydullah-i Ahrâr'in her ziyârete gelisinde, SeyyidKâsim gayr-i ihtiyârî en ince meseleleri ve sir bahislerini açardi. O zaman öyle hâller olurdu ki, baska zaman o sekilde olmazdi. Bir gün Ubeydullah-i Ahrâr, Seyyid Kâsim'in meclisinden kalkip gittikten sonra, Seyyid Kâsim bana; "Mevlânâ Fethullah! Bu kâfilenin dili, sözleri gâyet tatlidir. Ama yalniz dinlemekle is bitmez. Eger himmet sâhiplerinin temenni ettigi saâdete kavusmak istersen, bu Türkistanli gencin etegini birakma! O, zamânin bir hârikasi, devrâninin bir tânesidir. Ondan çok büyük isler, tecellîler zuhûr edecek ve dünyâ onun velâyet nûruyla dolacaktir." Seyyid Kâsim'in bu sözlerinden, içime Ubeydullah-i Ahrâr'in kemâl ve olgunluk zamânina ulasma arzusu düstü. Sultan Ebû Saîd zamâninda, Ubeydullah-i Ahrâr Taskent'ten Semerkand'a geldi. Hizmetine girdim. Kisa zamanda Seyyid Kâsim'in isâret ettigi üstünlükleri onda görüp anladim."


Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri söyle anlatmistir: "Bir gün Seyyid Kâsim hazretleri bana; "Bâbu! Zamânimizda hikmet ve hârika niçin az zâhir oluyor, bilir misin? Çünkü bu zamanda bâtinin tasfiyesi, kalbin temizlenmesi pek az insanda kalmistir. Olgunluga ulasmak, bâtinin, gönlün, kalbin tasfiyesi iledir. Bâtinin tasfiyesi, kalbin temizlenmesi, helâl lokma yemekle mümkündür. Bu zamanda helâl lokma yiyen pek azdir. Bâtinini tasfiye etmis insan da yok gibidir ki ondan ilâhî esrâr nasil tecellî etsin?" dedikten sonra kendisi ile ilgili olarak da; "Elim tuttugu zaman, takye diker onun parasi ile geçinirdim. Felç geçirip elim tutmaz olduktan sonra, babamdan kalan kütüphâneyi satarak, ticâret sermâyesi yaptim ve onunla geçinmeye basladim" dedi.

Ubeydullah-i Ahrâr'in sohbetinde bulundugu zâtlardan biri de, Behâeddîn Ömer hazretleridir. Bu hocasi hakkinda buyurdu ki: "Bana Horasan seyhlerinden Behâeddîn Ömer'in tavirlari gâyet hos gelirdi.Ekseriyetle oturup sohbet ederler, gelenlerin hâline münâsib muâmele eder, hiçbir sûretle kendini halktan üstün tutmazdi."

Ubeydullah-i Ahrâr, dört sene bu hocasinin yaninda kalip, sohbetlerine devâm etti. Bundan sonra, en basta gelen hocasi Yâkûb-i Çerhî hazretlerine talebe oldu ve onun sohbetinde kemâle ulasti. Bu hocasi ile tanismasini söyle anlatmistir:

Herat'a gittigim zaman, güzel yüzlü ve hos kilikli bir tüccar ile tanistim. Hâcegân yolunda oldugu anlasiliyordu. Bu yolu kimden aldigini sordum. Yâkûb-i Çerhî'den aldigini söyledi. Bana Yâkûb-i Çerhî'nin büyüklügünü ve üstün hâllerini anlatti.Bunun üzerineYâkûb-i Çerhî'nin sohbetine kavusmak için, ikâmet ettigi yer olan Helfetû'ya gitmek üzere yola çiktim. Çiganiyân'a varinca hastalandim. Yirmi gün orada kaldim. Bu sirada Yâkûb-i Çerhî hakkinda menfî sözler isittim. Seyahatime devâm edip etmeme husûsunda tereddüde düstüm. Fakat bu kadar yol aldiktan sonra, geri dönülmeyecegini düsünerek yola devâm ettim. Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin huzûruna kavusunca, bana büyük iltifât gösterdi. Bundan sonra bir baska gün tekrar ziyâretine gittigimde, bu sefer sert ve hasmetli davrandi. Bunun sebebini; yolda iken aleyhinde bulunanlarin sözlerine bakarak huzûruna gidip gitmemek husûsunda tereddüde düsmüs olmamdan dolayidir, diye düsündüm. Aradan bir saat geçmeden, bana tekrar çok lütuf ve iltifatta bulundu. Sâh-i Naksibend Behâeddîn Buhârî hazretleri ile bulusmasini, sohbetine kavusmasini ve münâsebetlerini anlatti. Sonra bana elini uzatip; "Gel bîat eyle, talebem ol!" buyurdu. O anda yüzüne baktim yüzünde cüzzam lekesine benzer bir beyazlik gördüm. Bu sebeple hemen bîat edemedim. Bunu anlayip, hemen elini geri çekti. Baktim, yüzü birden bire degisip, öyle güzel bir hâl aldi ki sîmâsinin güzelligine hayran kaldim. Kalbimde hâsil olan muhabbet sebebiyle, kucaklayip sarilmamak için kendimi zor tuttum. Bu defâ elini yeniden uzatip;

"Sâh-iNaksibend Behâeddîn Buhârî hazretleri bu elleri tutup; senin elin, benim elimdir. Her kim senin elini tutarsa, benim elimi tutmus olur." buyurdu. Sonra sesini yükselterek; "Bu el, Behâeddîn Buhârî'nin elidir, tutun!" buyurdu. Hemen mübârek ellerini tuttum. Bana, vukûf-i adedi (tek sayi) üzere nefy ve isbât (Lâ ilâhe illallah) zikrini tâlim etti. Sonra: "Bize hocamizdan gelen usûl budur. Eger siz, tâlibleri cezbe yoluyla terbiye etmek isterseniz, edebilirsiniz." buyurdu.

Ubeydullah-i Ahrâr, Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin sohbetinde üç ay kaldi.Ondan feyz alip, tasavvuf hâllerinde yükseldi. Ondan icâzet (diploma) aldi. Insanlara Islâmiyetin emir ve yasaklarini anlatmak üzere vedâlasip ayrilirken, hocasi ona, râbita sartini anlatti ve; "Bu yolu tâlim ederken dehset hissi vermemeye dikkat et! Emâneti isteklilere ve istidâtlilara ulastir!" buyurdu.



Yâkûb-i Çerhî, talebesi Ubeydullah-i Ahrâr hakkinda söyle buyurmustur:

"Bir talebe, bir büyügün huzûruna gelince, Hâce Ubeydullah gibi gelmelidir. Kandili takmis, fitili ve yagini hazirlamis, onun yanmasi için sâdece bir ates tutmak gerekecek."


Ubeydullah-iAhrâr hazretleri yirmi dokuz yasinda iken, ilim tahsîlini tamamlayip, tasavvufta yüksek derecelere kavusmustur. Yirmi dokuz yasindan sonra memleketine dönüp, helâl kazanmak için zirâatle ve insanlara dogru yolu göstermekle mesgûl olmaya basladi. Kisa zamanda mahsûlleri o kadar bereketli oldu ki idâresi için vekil tâyin etti. 1300'den fazla çiftligi vardi. Herbirinde üç bin amele çalisirdi. Allahü teâlâ onun mahsûlüne öyle bir bereket verdi ki, her sene sekiz yüz bin batman zâhire usr verirdi. Anbarlarina konulan mahsûl, her çikardiklarinda, koyduklarindan fazla geliyordu. Bu hâli görenler, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerine hayrân kalip, daha çok baglaniyorlardi. Kendisi bu husûsta; "Bizim malimiz, fakîrler içindir. Bunca malin hassasi iste bu noktadadir" buyurmustur.

Ubeydullah-i Ahrâr, tenhâda olsun, kalabalikta olsun, zâhirî ve bâtinî edeblere çok dikkat ederdi. Sabaha kadar hep iki diz üstü oturdugu çok olurdu. Hizmetinde olanlara ve herkese, ihsânlari, lütuflari çoktu. Mesakkati, zorlugu kendisi yüklenip, baskalarinin rahatini, kendi istirahatine tercih ederdi. Ömrü boyunca kimseden bir sey almamis, verilen seyleri kabûl etmemistir. Büyüklerden bir zât, kendi eliyle beyaz kuzu yününden bir kaftan dikip, ona gönderirdi. Bu hediyenin helâl maldan olmasina çok dikkat etmisti. Kaftan kendisine verildiginde; "Bu kaftani giymek câizdir. Fakat ben, ömrüm boyunca kimseden hediye kabûl etmedim. Bunu gönderen zâttan özür dileyin ve bu defâ bu kaftani, bizim hediyemiz olarak kendisine takdim edin." demistir.



Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri, bir defâsinda talebeleri ve sevenleriyle birlikte, büyük bir kalabalik hâlinde, sehre çok uzak olan bir arâziden geçiyorlardi. Hava çok sicakti. Uzakta kara çadirlardan bir oba görünmüstü. Bu obadan üç kisi, hediye takdim etmek üzere yanlarina yaklasti. Birisinin omuzunda semiz bir keçi, birinin de kucaginda, tahtadan büyük bir çanak içinde yogurt vardi. Bu üç kisiden oba reisi olan kimse, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerine yaklasip, getirdiklerini hediye olarak takdim etmek istediklerini bildirerek; "Bu keçi helâl maldir ve size vermek üzere ayrilmistir. Yogurt da temizdir. Kabûl buyurmanizi istirhâm ederim." dedi. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri; "Ben kimsenin hediyesini kabûl etmedim. Keçiyi yine sürüye kat. Yogurda gelince, parasini verip alabiliriz" dedi. Oba reisi yogurdun buralarda kiymeti olmaz, boldur. Kimse para ile yogurt almaz. Lütfen kabûl buyurunuz." dedi. "Kabûl etmeyiz." buyurup, hizmetçilerinden birine isâret edip, yogurdu bir Sahrûh altinina satin aldirdi. Önce kendisi yedi. Sonra yaninda bulunanlarin hepsine ikrâm ettiler.


Ubeydullah-i Ahrâr'in, bütün ömrü boyunca tanidiklarina ve tanimadiklarina, dost-düsman herkese yardim ve sefkati pekçok idi. Hiç kimseyi ayird etmeden yaptigi iyilik ve hizmetler dillere destan idi. "Ben bu yolu, tasavvuf kitaplarindan degil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yoldan ***ürürler. Bizi hizmet yolundan ***ürdüler. Hayir umdugum herkese hizmet ederim." buyurmustur.


Kendisi söyle anlatmistir: "Semerkand'daMevlânâ Kutbüddîn Medresesinde, iki-üç hastanin hizmetini üzerime almistim. Hastaliklari arttigindan, yataklarini kirletirlerdi. Ben onlari elimle yikayip, çamasirlarini giydirirdim. Devamli hizmet ettigim için, hastaliklari bana da geçti ve yataga düstüm. Bu hâlimle bile, birkaç testi su getirip, hastalarin kirlerini yine ben yikamaya devâm ettim."


Resehât kitabinin müellifi söyle anlatmistir: "Bu fakîr, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin gece-gündüz hizmetinde iken, hiç esnediklerini görmedim. Öksürük veya benzeri sebeblerle agizlarindan bir sey çikardigina sâhid olmadim. Sümkürdüklerini de görmedim. Insanlar arasinda veya yalnizken, bir defâ bile bagdas kurarak oturduklarini görmedim."


Otuz bes yil hizmetinde bulunan Mevlânâ Ebû Saîd de söyle anlatmistir: "Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin üzüm, elma, ayva ve benzeri meyveleri yerken kabuklarini agzindan çikardigini hiç görmedim. Sümkürdüklerine ve tükürdüklerine de sâhid olmadim. Bâzan nezle ve grip olurdu. Bu hâllerinde bile tiksinti verecek bir davranista bulunmazdi. Hiçbir uzvunda uygunsuz bir hâl, görenlere tiksinti ve rahatsizlik verecek bir davranisi görülmemistir. Yalniz iken de, baskalari ile bir arada iken de, dâimâ edeb ve güzel muâmele ile hareket ederdi."


Seyyid Abdülkâdir Meshedî, Sultan Ebû Saîd Mirzâ zamâninda, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin sohbetinde bulunmak üzere Semerkand'a gitti ve onun sohbetiyle sereflendi. Söyle anlatmistir:

"Yatsi namazini kildiktan sonra, bana; "Seyyid Abdülkâdir bizim misâfirimizdir. Bu geceyi bizimle birlikte ihyâ etmeyi istiyor. Biz bâzi dostlarla oturmak isteriz. Sen gençsin, istirahat et." buyurdu. Bunun üzerine; "Eger izin verirseniz, sizinle berâber olayim." dedim. Sonra; "Eger kendinde oturmaga güç bulursan olur" buyurdu. Ben de üç kisi ile birlikte o sohbet meclisinde bulundum. O gece sabaha kadar, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin hâllerini gördüm. Devamli iki diz üstünde, tevâzu ile oturdu. Dizlerini hiç degistirmedi.Hep hareketsiz oturdu, hiçbir uzvunu oynatmadi.Teheccüde kalkti, namazdan sonra yine ayni sekilde sabah namazi vaktine kadar vekar ile oturdu. Hiç hareket etmedi. Ben genç olmama ragmen, her saatte bir dizimi degistirdim. Uyumamak için kendimi zor tuttum. Sonra sabah namazini kilmak üzere kalktilar, yatsi namazi abdesti ile sabah namazini kildilar."

Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin kerem ve lütfu o kadar çoktu ki, talebelerinin ve sevenlerinin rahatini düsünür, bunun için kendisi mihnet ve mesakkat çekerdi. Mîr Abdülevvel hazretleri söyle yazmistir: "Ubeydullah-i Ahrâr, talebeleri ile birlikte bir bahar mevsimi basinda,Kes'e gitmek üzere yola çikmislardi. Bir gece yolda, bir dag eteginde gecelemeleri gerekti. Talebeleri hemen bir çadir kurdular. Aksam namazindan sonra siddetli bir yagmur basladi. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri biraz sonra disari çikti. Talebelerin ve hizmetçilerin çadira girmesini söyledi. Bu emri üzerine hepsi çadira girdiler. Baska bir çadir da yoktu. O gece sabaha kadar yagmur yagdi, seller akti. Sabah namazini kildiktan sonra, talebelerine ve diger dostlarina; "Siz yagmur altinda iken, ben çadirda durmayi tercih etmedim." buyurdu. Bunun üzerine, talebeleri kendisinin çadirda bulunmasi sebebiyle, edebinden yanina girip de geceleyemeyecek olan talebelerinin yagmur altinda kalmalarini istemedigini anladilar. Kendisi çadirdan uzaklasip, geceyi çadirin disinda bir yerde geçirmisti."


Bir defâsinda da, bir yaz mevsiminde talebeleri ile birlikte tarlalarindan birine gitmislerdi. O gün siddetli bir sicak vardi. Tarlada sâdece bekçinin küçük bir kulübesi bulunuyordu. Talebeleri, onunla birlikte bu kulübeye girip gölgelenmekten hayâ ettiler. Edeblerinden girmediler. Baska gölgelenecek bir yer de yoktu. Sicak iyice siddetlenince, Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri atini istedi. "Zirâat için sürülen yerleri görmek istiyorum." diyerek, atina binip oradan uzaklasti. Günesin yakici sicagi dayanilmaz hâle gelince, bir derede basini gölgeleyecek kadar bir yerde, hava serinleyinceye kadar istirahat edip, sonra talebelerinin yanina döndü. Talebeleri sonradan, hocalarinin oradan uzaklasip, kendilerinin gölgelenmelerini istedigini anladilar.


Talebelerinden Seyh Iyân söyle anlatmistir:

Ubeydullah-i Ahrâr hazretleriyle, bir bahar mevsiminde yola çikmistik. Yolumuz, sel sulariyla dolup tasarak akan bir dereye rastladi. Karsiya geçmemiz îcâb etti. Talebeler karsiya geçmek üzere saz ve kamislardan sal yapip, sudan geçtiler. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri de karsiya geçmek için sallardan birine bindi. Beni de yanina aldi. Hareketten biraz sonra, derenin ortasinda suyun büyük bir hizla aktigi noktaya gelmistik. Bindigimiz salin kamislari çözülmeye basladi. Sular, baglar gevsediginden kamislari ve sazlari sökerek sali dagitiyordu. Ben çok korktum. Karsi sâhile bir ok atimi mesâfe vardi. Suyun siddetle aktigi yeri asip karsiya ulasmamiz mümkün degildi. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri bu hâle hiç aldirmadan oturuyordu. Kamislar git gide biraz daha çözülüp dagiliyor, ben ise korkudan eriyordum. Hocamin yaninda, onun rûhâniyyetine, tasarrufuna siginip, tevekkülle bekledim. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri bu durum karsisinda birdenbire "Allah!" diye bagirdi. Derin bir ürperti geçirerek, neticeyi bekledim. Bindigimiz sal, suyun en siddetli aktigi noktayi geçti. Sazlardan ve kamislardan hiçbiri çözülmeden, sal karsi kiyiya ulasti. Kiyiya gelince, hocam bana;"Kalk!" buyurdu. Kalkip, sal üzerinden kiyiya atladim. Kendisi de indi. Mübârek ayaklarini yere basar basmaz, sal birdenbire bir çöp yigini hâline gelip, su üzerinde dagiliverdi."



Mevlânâzâde Nizâmeddîn anlatir: "Kis zamaniydi. Günlerin en kisa oldugu bir mevsimde, Ubeydullah-i Ahrâr hazretleriyle bir köyden bir köye gidiyorduk. Ikindi namazini yolda kildik. Günes solmaya baslamis ve ufuk çizgisine yaklasmisti. Menzilimiz gâyet uzakti ve bu vaziyette oraya gecenin geç saatlerinden evvel varmak ihtimâli yoktu. Etrafta ise barinilacak hiçbir yer bulunmuyordu. Her taraf bozkirdi. Kendi kendime; "Menzil irak, vakit aksam, yol korkunç, hava soguk, siginilacak yer yok; hâlimiz ne olacak?" diye düsünmeye basladim. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri, atini hizla sürüp gidiyor ve hiçbir telâs eseri göstermiyordu. Içimden bu düsünceler geçince, baslarini bana döndürdüler ve; "Yoksa korkuyor musun?" diye sordular. Sükût ettim. "Atini siki sürüp yol almaya bak! Belki günes batmadan menzilimize ulasiriz" buyurdu. Böylece atlarimizi siki sürerek yol almaya basladik. Bir hayli gittikten sonra, günesin yerinde durdugunu gördüm. Ufka yakin bir noktada ve göge çivilenmis gibiydi. Köye girer girmez, sanki günes söndürülmüs gibi, birdenbire zifirî karanlik içinde kaldik."



Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin talebelerinden ticâret islerine bakan Mevlânâ Necmeddîn söyle anlatmistir:

Bir defâsinda büyük bir kervan hâlinde, develerimiz ticâret esyâsi yüklü olarak dönerken, eskiyâ yolumuzu kesti. Kervanda bulunanlar, eskiyâyi görünce büyük bir dehsete kapildi. Mallarini gitmis, kendilerini de esir edilmis düsündüler. Ben içimden dedim ki; Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin bana emânet edilmis mallarini, cenk etmeden eskiyâya teslim etmek talebelik sânina uymaz. Böyle bir hareket mertlik ve insanliktan uzaktir. En iyisi, hocamin mallarini muhâfaza etmek yolunda sehîd olmaktir. Böyle düsünerek, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin rûhâniyyetinden yardim isteyerek kilicimi çektim. O ânda kendimi, hocam Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri seklinde gördüm ve eskiyâ üzerine at sürerek, kiliç sallamaya basladim. Sonunda eskiyânin kervani birakip kaçtigini gördüm. Hâlbuki eskiyâ bizden fazla idi. Benim maksadim sehîd olmakti. Kervandakiler, bu hâle benden daha çok hayret etti. Kaldi ki, ömrümde cenk etmis ve çarpisma nedir bilen bir insan da degildim. Bu isin Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin tasarrufu ile oldugunu anladim. Huzûruna gittigimde, hâdiseyi bütün teferruatiyla anlattim. Buyurdu ki: "Zayiflar, kuvvetli düsmanla karsilastiklari zaman, kendi kuvvetlerinden geçerler ve büyüklerin rûhâniyyetinden yardim isterlerse, Allahü teâlâ onlara öyle bir kuvvet verir ki, onunla düsmanlarini yenerler."



Ubeydullah-i Ahrâr zamâninda, Taskend'de seyhlik iddiâsinda bulunup, irsâd makâmina kurulup oturan pek çok kimse vardi. Bunlar, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerine karsi kiskançlik ve ayrilik gösterirlerdi. Neticede, hepsi tek tek silinip gittiler. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri, Bagistan'dan Taskend'e gelip, tâlibleri irsâd ile mesgûl oldugu zaman orada bir âlim vardi. Etrâfinda çok talebe toplanmisti. Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin tasarrufunu ve üstünlügünü görünce, hasedinden çatlayacak hâle geldi. Bir gün meclisine gidip, tasarrufu ile Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerini tesir altinda birakip, müflis göstermek istedi. Gözlerini Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerine dikip, tesir altinda birakmak için bütün gayretini topladi. Altindan kalkilmaz bir yük havâle etmek istiyordu. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri de, onun tesirini defetmeye koyuldu. Böylece bir saat geçti. Nihâyet Ubeydullah-i Ahrâr ayaga kalkip, o kisiye yaklasip yaninda duran havluyu çekti ve yüzüne çarparak; "Akli bozulmus bir divâne ile ne ugrasiyorum!" dedi ve oradan uzaklasti. Bu karsilik üzerine kendinden geçip yere yuvarlanan âlim, aklini bozdu ve bütün bilgisini kaybetti. Pazarlarda çiril çiplak gezmeye kalkisacak kadar aklî dengesini kaybedip, perisân hâle düstü.


Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin yakinlarindan biri, bir defâsinda haram bir isi yapmak üzere iken, Ubeydullah-i Ahrâr birdenbire; "Ne yapiyorsun?" diye seslenip, îkâz etti. O kimse yerinden firlayip, kendine geldi ve haram islemekten vaz geçti. Biraz sonra Ubeydullah-i Ahrâr evine gelip; "Allahü teâlânin yardimi olmasaydi, seytana kapilmis gitmistin!" buyurdu. Yine ayni kisi, bir gece sarap içmek istedi. Bir yakinini, gece karanliginda kendisine sarap alip getirmesi için gönderdi. Gönderdigi kimse sarabi alip gelince, onun bulundugu evin önünde durup, sarap testisini yukaridan sarkittigi bir sepete koydu. O da sepeti yukari çekmege basladi. Çekerken, sepet duvara çarpip ipi koptu, yere düstü ve sarap testisi kirildi. Sarap isteyen kimse, bilinmesinden korkarak, sabahleyin erkenden kalkip kirilan sarap testisinin parçalarini topladi. Bundan hemen sonra, Ubeydullah-i Ahrâr o kimsenin evine geldi. "Gece yukari çektigin testinin sesi kulagima geldi. Eger o testi kirilmasaydi, benim kalbim kirilacakti ve bir daha seninle bulusmama imkân kalmayacakti" buyurdu.


Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri buyurdu ki: "Muhammed aleyhisselâmin ümmetinden "Mesh" yâni sûretinin degistirilmesi, hayvan sûretine döndürülmesi kaldirilmistir. Fakat bâtindan, mânen sûretin degismesi kaldirilmamistir. Bâtindan sûretin hayvan sûretine çevrilmis olmanin alâmeti, büyük günah isleyen kimsenin bu günahlari islemekten, bâtinin, kalbinin elem duymamasi, isledigi haramlar sebebiyle müteessir olmamasi, fisk ve isyân olan islerde isrâr etmesidir. Bu öyle bir dereceye ulasir ve isledigi büyük günahlardan dolayi kalbi o kadar kararir ki, artik tenbih ve nasîhat da yapilsa gafletten uyanmaz."



Mevlânâ Gilân Ziyâretgâhî hazretlerinin oglu Mevlânâ Burhâneddîn Muhammed söyle anlatmistir:

"Ubeydullah-iAhrâr hazretleri, Seyh Sâhin'in evinden çiktigi sirada, büyük biraderlerimMevlânâ Abdürrahmân ve Mevlânâ Ebü'l-Mekârim önüne geçip, herbiri evine dâvet etti.Tesrif etmesi için istirhâm ettiler. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr bana; "Sen niçin dâvet etmezsin?" buyurdu. "Bu arzu, gönlümde haddinden fazladir. Fakat agabeylerimin yaninda küstahlik etmedim" dedim. Bana, iki batman un ile çorba pisirmemi söyledi. "Bundan fazla bir sey yapma!" buyurdu. Emrini yerine getirdim. Köyün âlimleri, sâlihleri ve fakirleri, Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin tesrifini duyar duymaz, grup grup evime gelmeye basladi. Iki büyük sofa, gelenlerle doldu. Iki sofa arasindaki mâbeyn de doldu. Yine gelenleri almadi. Bir kismi da, dam saçaginin altina ve evin disina oturdu. Ben bu kalabaligi görünce, hatirimdan; "Bu kadar kimse geldi" diye geçti. Hâce Ubeydullah hazretleri bana tekrar; "Iki batman undan baska bir sey pisirme!" buyurdu. Bir türlü, biraz daha pisireyim diyemedim. Son derece telâslanip, tereddüdde kaldim. Bu hâlde iken, Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri basini kaldirip; "Söyleyecegimi söyledim. Söyledigim gibi yap, fazla pisirme!" buyurdu. Bu emri üzerine, çorba pisirip, büyük bir kaba doldurdum. O kabdan da, kâselere ve tabaklara doldurarak, iki sofada ve mâbeynde oturan misâfirlere dagittim. Komsulardan emânet tabak toplatip, onlarla da disaridaki topluluga çorba dagittim. Herkese yetip, artti. Emânet aldigim tabaklara da doldurup, sâhiblerine gönderdim. Orada bulunanlar da, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin kerâmetiyle yemegin herkese yetip arttigini görerek, hayret ettiler. Böylece onu daha çok sevip, bagliliklari artti."



Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri, zamâninin sultanlari üzerinde büyük bir tesire sâhipti. Sultanlara sözü geçer, müslümanlarin rahati için onlara nasîhat ederdi. Kendisi söyle anlatmistir:

"Eger biz seyhlik yapsaydik, zamânimizda hiçbir seyh kendisine talebe bulamazdi. Fakat bize baska is emredildi. Bizim isimiz, müslümanlari zâlimlerin serrinden korumaktir. Bu sebeple, pâdisâhlar ile görüsmek ve onlarin gönlünü avlamak, diledigimiz istikâmete çevirmek bize vazife olmustur. Allahü teâlâ bize öyle bir kuvvet verdi ki, eger isteseydim, ilâhlik dâvâsinda bulunan Çin pâdisâhini bir mektubla öylesine tesir altinda birakirdim ki, sultanligi terkedip, yalin ayak kosarak kapima gelirdi. Bununla berâber biz, Allahü teâlânin bu husustaki takdîrini beklemekteyiz. Bizim makâmimizda edebli olmak lâzimdir. Bu edeb de, kulun kendi irâdesini birakip, Rabbinin irâdesine teslim olmasidir."


Resehât kitabinin müellifi söyle anlatmistir: "Bir gün Sultan Ahmed Mirzâ, Hâce Ubeydullah-iAhrâr hazretlerini Mâtürîd köyünde ziyârete geldi. Huzûruna girince, geride iki dizi üzerine edeble oturdu. Ubeydullah-i Ahrâr, ona çok iltifât etti. Buna ragmen Sultan Ahmed Mirzâ, onun heybeti karsisinda tir tir titriyor, alnindan ter damlalari dökülüyordu."

Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerine bir gün rüyâsinda söyle denildi: "Islâmiyet, senin hizmetinle, mededinle kuvvet bulacak." Bunun üzerine bu is, sultanlari ve emîrleri vâsita etmeden yerine gelmez diyerek, zamânin sultâni ile görüsmek üzere Semerkand'a gitti. Bu yolculugunda Mevlânâ Nâsiruddîn Etrârî de yaninda bulunuyordu. O, söyle anlatti: "O zaman Semerkand'da Mirzâ Abdullah sultan idi. Semerkand'a vardigimiz zaman, Mirzâ Abdullah'in beylerinden biri, HâceUbeydullah hazretlerini karsiladi. Hâce hazretleri ona dedi ki: "Bizim buralara kadar gelmekten maksadimiz, sizin Mirzâ'niz ile görüsmektir." Karsilamaya gelen bey, edebsizce söyle cevap verdi: "Bizim Mirzâ'miz, pervâsiz bir gençtir. Onunla görüsmek kolayca kabûl edilir bir is degildir. Hem dervislerin bu sultanla görüsmekte ne maksadlari olabilir?" Ubeydullah-iAhrâr hazretleri bu sözden gadaba gelip; "Bize Sultan ile görüsmek emredilmistir. Ben buraya kendi kendime gelmedim. SizinMirzâ'niz eger pervâsiz ise, onu degistirip yerine pervâli olan birini getirirler!" buyurdu. Bunun üzerine karsilamaya gelen o bey ayrilip gitti. O gidince Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri onun ismini mürekkeple duvara yazdi. Sonra parmagini agzinda islatarak sildi. "Bizim isimiz, o sultandan ve onun kumandanlarindan beklenemez, gidelim!" dedi. O gün Taskend'e döndüler. Bir hafta sonra, o karsilayan ve edebsizlik eden bey vefât etti. Bir ay sonra da, Türkistan'daMirzâ Ebû Saîd zuhûr edip, Mirzâ Abdullah'i öldürüp, mülküne el koydu. Yerine sultan oldu."



Talebelerinin ileri gelenlerinden biri söyle anlatmistir: "Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri ile Firket denilen yerde idik. Bir gün kâgit ve kalem istedi. Kâgit üzerine birkaç isim yazdi. Bu sirada "Sultan Ebû Saîd Mirzâ" diye bir isim yazip, cebine koydu. O sirada Ebû Saîd Mirzâ'nin hiçbir yerde nâmi ve nisâni yoktu. Yakinlarindan biri sormaya cesâret gösterip; "Bir takim isimler yazdiktan sonra, Ebû Saîd Mirzâ ismine alâka gösterip, onu cebinize koydunuz. Bu isim kime âittir?" dedi. Buyurdu ki: "Bu o kimsedir ki; siz, biz, Semerkand, Taskend ve Horasan, yakinda onun tebeasi olsa gerektir." Pek kisa bir zaman sonra, Türkistan'dan Mirzâ Ebû Saîd'in sesi yükseldi. Meger Mirzâ Ebû Saîd, rüyâsinda Ahmed Yesevî hazretlerini görmüs. Rüyâda Ahmed Yesevî hazretleri, Ubeydullah-iAhrâr hazretlerine Mirzâ Ebû Saîd için Fâtiha okumasini isâret etmis, o da okumustur. Yine bu rüyâsinda, SultanEbû Saîd Mirzâ, Ahmed Yesevî hazretlerinden kendisine Fâtiha okuyan zâtin ismini sormus ve sîmâsini zihninde tutmus. Uyanir uyanmaz, Ubeydullah-i Ahrâr'in kim oldugunu sorup arastirdiginda; "Evet, Taskend'de buyurdugunuz gibi bir azîz vardir." dediler. Hemen atina binip, maiyeti ile Taskend'e dogru yola çikti. Bu sirada Ubeydullah-i Ahrâr Firket'e dogru yola çikmisti. Sultan onun Firket'e gittigini duyunca, atini oraya dogru sürdü. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri, Sultan'i,Firket yakinlarinda karsiladi.SultanEbû Saîd Mirzâ, Ubeydullah-iAhrâr hazretlerini uzaktan görünce; "Iste rüyâda gördügüm azîz!" diyerek, atindan inip ayaklarina kapandi. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri de Sultân'a alâka gösterip, sohbet etti. Sultan, bu sohbetin câzibesi ile, Ubeydullah-i Ahrâr'dan kendisi için Fâtiha okumasini istedi. "Fâtiha bir kere okunur." buyurarak, Sultân'in gördügü rüyâya isâret etti.

Bu görüsmesinden sonra, Sultan Ebû Saîd Mirzâ'nin etrâfinda çok asker toplandi. Bunun üzerine Semerkand'i almak istedi. Durumunu Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerine arzetmek üzere huzûruna tekrar geldi.Maksadini anlatip, himmet istedi. "Ne niyet ile fethetmeyi istiyorsun? Eger Islâmiyeti kuvvetlendirmek ve tebeaya sefkat göstermek niyeti ile giderseniz, zafer sizindir" buyurdu. Sultan bu sarti kabûl edip, Islâmiyete hizmet edecegine ve tebeaya merhamet ve sefkat edecegine söz verdi. Bunun üzerine; "Islâmiyete hizmet etmek sartiyla gidin, basari sizindir" buyurdu.

Resehât müellifi, bu hâdisenin devâmini söyle anlatmistir: "Ubeydullah-i Ahrâr, Ebû Saîd Mirzâ'ya; "Düsmanla karsilastiginiz zaman, ardinizdan bir karga sürüsü gelinceye kadar hücûm etmeyiniz! Karga sürüsü gelir gelmez hücûm ediniz!" buyurdu. Ebû Saîd Mirzâ'nin ordusu, Mirzâ Abdullah'in ordusu ile karsi karsiya gelince, ilk hücûm karsi tarafdan geldi.Ebû Saîd Mirzâ'nin ordusunun sol tarafini çökerttiler. Sag taraftan da ayni sekilde hücûm etmek üzere hazirlandiklari sirada, Ebû Saîd Mirzâ'nin ordusunun arkasindan bir karga sürüsü göründü. Düsman üzerine dogru uçtu. Sultan ve askerleri, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin; "Arkanizdan bir karga sürüsü gelmeyince hücûm etmeyiniz" buyurdugunu hatirlayip, kerâmetini görünce, kalbleri kuvvet ve cesâretle doldu. Hep birden düsman üzerine hücûma geçtiler. Ilk hamlede düsman saflarini yarip, dagittilar. Mirzâ Abdullah da atindan düsüp, çamura batti. Atlarin ayaklari altinda ezildi.Sonra da basi kesilerek öldürüldü."

Bu zaferden sonra Sultan Ebû Saîd, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinden Semerkand'i tesrif etmesini istirhâm etti. Sultânin istirhâmini kabûl edip, Taskent'ten Semerkand'a gitti. Bu sirada öldürülen Mirzâ Abdullah'in akrabâsindan Mirzâ Bâbür'ün, büyük bir ordu ile Semerkand'a hareket ettigi haberi geldi. Sultan Ebû Saîd telâs ve izdirâba düsüp, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerine hâlini arzedip; "Benim bu orduya karsi koymam imkânsizdir. Ne yapayim?" dedi. O da, Sultâni teskin ve tesellî edip, sükûnet içinde bulundugu yerde düsmani beklemesini tavsiye etti. Bu sirada Sultan Ebû Saîd'in yakinlari, onu Türkistan'a kaçirmak ve orada saklamak üzere hazirliga baslayip, esyâlarini develere yüklemislerdi. Ubeydullah-iAhrâr hazretleri durumu ögrenince celâllenip, yükleri develerden indirtti. Sultan Ebû Saîd'e; "Nereye gidiyorsunuz? Kaçiyor musunuz? Buna ihtiyaç yok! Müskülünüzü burada hallederiz. Buna kefilim! Gönlünüzü hos tutun. Bâbür'ü durdurmak bizim vazifemizdir." buyurdu. Bu sözleri isitenlerden bâzilari; "Hâce hazretleri bizi topyekûn kurban etmek istiyor." diye söylendiler. SultanEbû Saîd, Ubeydullah-iAhrâr hazretlerine bagliligi ve güveninden dolayi onlar gibi düsünmedi ve Semerkand'da kalmaya karar verdi. Beyleri; "Biz bu kadar askerle koca bir orduya nasil karsi koyabiliriz?" dedilerse de, Ebû Saîd'i iknâ edemediler.

Sultan Ebû Saîd, Ubeydullah-i Ahrâr'in tavsiyesi üzerine, kalenin zayif ve yikik yerlerini hemen tâmir ettirdi ve düsmani bekledi. Nihâyet Mirzâ Bâbür'ün ordusundan Halîl Hindu isimli bir kimsenin kumanda ettigi bir öncü kuvvet geldi. Bu küçük kuvvet, büyük kuvvetten uzak oldugu için, sehirden üzerine hücûma geçilip, perisân edildi. Yaklasan Mirzâ Bâbür, Sultan Ebû Saîd'in iç kaleye çekilip, orada siki bir muhâfaza altinda oldugunu ögrenince, eski hisarda konakladi. Birdenbire hücûma geçmekten çekiniyordu. Aradan günler geçti, asker yiyecek sikintisi çekmeye basladi. Etrâfa yiyecek temini için gönderdigi askerlerin bâzilarini Semerkandlilar yakaladilar. Bir taraftan açlik bir taraftan hastalik, Mirzâ Bâbür'ün ordusunu perisân ediyordu. O sirada bir de hayvan vebâsi hastaligi çikti. Mirzâ Bâbür'ün ordusundaki bütün atlar bu hastaliktan öldü. Öyle oldu ki, at lesinin kokusundan o civarda barinilamaz oldu. Nihâyet Mirzâ Bâbür, Sultan Ebû Saîd ile anlasma yapmaya râzi oldu. Bu is için maiyetindenMevlânâ Mehmed Muammâî adli birini gönderdi. Bu elçi, Ubeydullah-i Ahrâr ile uzun bir görüsme yapti. Elçi; "Bizim Mirzâ'miz çok gayretli ve yüksek himmetli bir zâttir. Ne tarafa gitse, o tarafi almadan dönmez." dedi. Bunun üzerine Ubeydullah-iAhrâr hazretleri söyle dedi: "Eger Mirzâ Bâbür'ün dedesi Mirzâ Sahrûh'un kalbimizdeki sevgisi ve üzerimizdeki haklari olmasaydi, neticeyi görürdünüz! Ben, dedesi zamânindaHerat'ta idim. Onun zamâninda çok iyilikler ve himâyeler gördük. Hakkini çignemeyiz!" Nihâyet elçi, anlasma yapmak istediklerini bildirdi ve bunun için Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerini Mirzâ Bâbür'ün yanina, anlasmaya dâvet etti. Sultan Ebû Saîd, anlasma için Ubeydullah-i Ahrâr'in bizzat gitmemesini istirhâm yoluyla bildirdi. Yapilan istisâreden sonra, Mevlânâ Kâsim'i anlasma yapmak üzere gönderdiler. Böylece anlasma saglandi.



Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin en meshûr talebesi Mevlânâ Muhammed Kâdi, Silsilet-ül-Ârifîn adli eserinde söyle bildirmistir: "Bir gün Seyh Mirzâ Ömer'in, Kipçak Çölü sultanlarindan Sultan Mahmûd'dan da yardim alarak, büyük bir orduyla Semerkand üzerine yürüdügü haberi geldi. Bunun üzerine Semerkand sultâni Sultan Ahmed Mirzâ, savas hazirliklarini tamamlayip, karsi koymak üzere büyük bir orduyla yola çikti. Ubeydullah-i Ahrâr'a da yanlarinda gelmesini ricâ etti. Ubeydullah-i Ahrâr da orduyla berâber gitti. Halk, Sultânin onu, sulh yapmak için yaninda ***ürdügünü zannetmisti. Ubeydullah-i Ahrâr, kirk gün Sultan Ahmed'in ordusunda kaldi. Ordu, "Akkurgân" denilen yerde konaklamisti. SultanAhmed, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerine karsi askerlerden bir edebsizlik olmasin diye, orduyu genis bir yerde topladi. Böylece orduyu Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin bulundugu yerden biraz uzakta tutmustu. Birkaç gün bu sekilde hareketsiz beklediler.

Bir gün Ubeydullah-i Ahrâr gadablanarak, Sultan Ahmed Mirzâ'ya; "Beni buraya niçin getirdin? Eger savas yapmak istiyorsaniz, ben sipâhi degilim. Anlasma yapmak istiyorsaniz, neden geciktiriyorsunuz? Benim artik burada asker arasinda durmaya mecâlim kalmadi." dedi. Sultan Ahmed Mirzâ; "Benim bir kararim yok. Her seyi sizin dogru olan reyinize biraktim. Siz ne emrederseniz, biz ona uyariz." dedi. Bunun üzerine Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri bir ata binip, yanina da yakinlarindan bir cemâat alarak, karsi tarafta bulunan Seyh Ömer Mirzâ'nin ve SultanMahmûd'un bulundugu yere dogru hareket etti. Bunu haber alan her iki sultan da karsilamaya çiktilar. Yolun yarisinda karsiladilar. Sonra Sahrûh'a gittiler. Ubeydullah-i Ahrâr, SultanMahmûd'a çok iltifât gösterdi. Konusma sirasinda hep ona bakarak konustu. Bundan sonra, üç sultânin savasmaktan vazgeçip, sulh yapmalari kararlastirildi. Anlasma sartlari da tesbit edildi. Iki tarafin askerlerinin saf baglamasi, aralarina büyük bir çadir kurulmasi ve üç sultânin bu çadirda toplanarak Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin idâresi altinda anlasma sekli kararlastirilacakti.

Bu sekilde anlasma yapilmasi karara baglaninca, Ubeydullah-i Ahrâr, Sultan AhmedMirzâ'nin yanina dönüp durumu bildirdi. Ertesi gün sabah vakti, Sultan Ahmed Mirzâ'nin askerleri, zirh giyinmeden, fakat silâhlarini kusanmis olarak kararlastirilan yere geldi. Saf hâlinde durdular. Ubeydullah-i Ahrâr, diger iki sultâni getirmek üzere Sahrûh'a gitti. Mirzâ Mahmûd'un, bu isden memnûniyeti yüzünden okunuyordu. Fakat Sultan Seyh Ömer Mirzâ'nin hâlinde, garib bir tutukluk ve ihtiyat vardi. Nitekim Ubeydullah-i Ahrâr onlari çagirdiginda, Sultan Mahmûd sevkle disari çiktigi hâlde, Sultan Seyh Ömer Mirzâ hesapli ve tedbirli bir tavir takinmis gözüküyordu. Onun bu tavri üzerine, Ubeydullah-i Ahrâr, Sultan Mahmûd'u îkâz edip, herhangi bir hîleye karsi tedbirli olmasini söyledi. Peygamberimizin; "Deveni bagla, sonra tevekkül et." buyurdugunu bildirdi. Sonra karsi tarafin askerlerinde oldugu gibi, bunlarin askerlerini de zirhsiz, fakat silâhli olarak anlasma yapilacak yere ***ürdüler. Böylece, üç pâdisâhin askerleri birbirleri karsisinda da saf tutup durdular. Içinde üç sultânin anlasma yapacagi çadir da orta yere kurulacagi sirada, çadir bize uzak, size yakin gibi bir anlasmazlik çikti. Münâzara uzadi. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri, ögle namazi için abdestini, karsilikli saflar hâlinde duran iki ordu arasinda aldi. Sonra Sultan Ahmed Mirzâ'ya haber gönderip; "Ben tek kisiyim ve ihtiyarlik zaafi içindeyim. Sizin bu kadar mesakkatli yolunuza dayanmaya çalismam, birbirinize girmemeniz içindir. Kuvvet, ancak bu kadar olur. Artik tâkatim kalmadi. Eger bana îtimâdiniz varsa, çekismeyi birakiniz! Çadiri nereye kurarlarsa kursunlar." dedi.

Bunun üzerine Sultan Ahmed Mirzâ emir verip; "Mâni olmayin! Çadiri nerede isterlerse orada kursunlar. Benim îtimâdim Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinedir." dedi. Nihâyet çadir kuruldu. Sultan Ahmed Mirzâ, maiyeti ile geldi. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri de, Sultan Mahmûd Mirzâ'yi veSultan Seyh Ömer Mirzâ'yi getirdi. Sultan Ahmed Mirzâ onlari karsiladi ve Ubeydullah-i Ahrâr'in isâretiyle Sultan Mahmûd Mirzâ ile kucaklasti. Bundan sonra Ubeydullah-i Ahrâr, Sultan Seyh Ömer Mirzâ'yi, agabeyi Sultan Ahmed Mirzâ'nin yanina ***ürdü. Sultan Seyh Ömer Mirzâ, agabeyi Sultan Ahmed Mirzâ'nin elini öpüp, yüzüne gözüne sürerek agladi. Bu manzarayi görenler de gözyaslarini tutamadilar. Bundan sonra çadira girdiler. Heybetli bir toplanti oldu. Her üç sultan da, bütün meselelerde anlastilar. Artik birbirlerine kiliç çekmeyeceklerine ahdettiler. Ahidnâme yazilinca üçü de imzâladi. Bu anlasma geregince Taskend, Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri vâsitasiyla, Sultan Ahmed Mirzâ'dan Sultan Mahmûd Mirzâ'ya geçti. Bundan sonra Fâtiha okundu.Sultanlar birbirlerine vedâ edip ayrildilar.

Anlasmanin yapildigi gün, halk, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin tasarrufundan ve tesirinden hayret ve dehset içinde kaldi. Onun tasavvufta yükselmis büyük bir velî ve mürsid-i kâmil oldugunu anlamislardi. O gün anlasma saglanip kan dökülmesi önlendikten sonra, Ubeydullah-i Ahrâr, SultanMahmûd Mirzâ'ya; "Siz Taskend'e gidin. Ben de baska bir yoldan gelir size ulasirim." buyurdu ve talebeleri ile Taskend'e dönmek üzere yola çiktilar. Yolda Mevlânâ Muhammed Kâdi'ya; "Bu islere ne dersin?Bu vak'a, kitaba yazilacak seylerdendir!" buyurdu.



Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri zamâninin en büyük velîsi idi. Insanlarin dünyâ ve âhirette saâdete, kurtulusa ermeleri için gayret eder, onlara Islâmiyetin emir ve yasaklarini anlatirdi. Bir sohbeti sirasinda buyurdu ki: "Ikindi namazindan sonra öyle bir vakit vardir ki, o vakitte amellerin en iyisiyle mesgûl olmak lâzimdir. Bâzilari demislerdir ki: "O saatte amelin en iyisi muhâsebe, insanin kendini hesâba çekmesidir. Öyle ki, gece ve gündüz geçirdigi saatler içinde yaptigi isleri gözden geçirip, ne kadar zamâni tâat, ne kadar zamâni günâh islemekle geçirmis hesâb etmeli. Tâat ile geçirdigi zamâni için sükretmeli. Günâh ile geçen zamâni için de istigfâr etmelidir." Bâzilari da söyle demislerdir: "Amellerin en iyisi, bir büyük zâtin sohbetine kavusmak için gayret göstermek ve o zâtin sohbetinde, gönlünü Allahü teâlâdan baska her seyden çevirmesidir." demislerdir ki, en iyi amel, Allahü teâlâdan baska her seyden yüz çevirip, Allahü teâlâya dönmektir."

Allah adamlariyla ve akillilarla berâber bulunmayi, gâfil ve câhil kimselerden de uzak durmayi tavsiye ederek buyurdu ki:

"Bir gün Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine, sohbet sirasinda bir fütur, daginiklik hâli gelmisti. Bunun üzerine; "Meclisimize bir bîgâne, gâfil girmistir. Bu hâl ondan dolayidir. Onu arayip bulunuz." buyurdu. Talebeleri iyice aradiktan sonra, böyle birinin bulunmadigini söyleyince; "Bastonlarin bulundugu yere bakiniz." dedi. Talebeleri oraya bakinca, bir bîgânenin asâsini birakmis oldugunu anladilar, o asâyi oradan çikarip attilar."


Bir gün Ubeydullah-i Ahrâr'in talebelerinden biri, gâfil bir kimsenin elbisesini giyip sohbetine gelmisti. Oturduktan bir müddet sonra, hocasi; "Bu mecliste bir gâfilin kokusu geliyor." dedikten sonra, o talebeye dönüp; "Bu koku senden geliyor, yoksa bir gâfilin elbisesini mi giydin?" dedi. O talebe hemen disari çikip, o elbiseyi degistirip geldi.



Ubeydullah-iAhrâr hazretleri kendisi sâlih ameller isledigi gibi, talebelerine ve sevenlerine de sâlih ameller islemelerini tavsiye ederdi. Hattâ insanin yaptigi iyi veya kötü islerin cansizlara bile tesir edecegini bildirerek buyurdu ki: "Insanlarin amelleri, isleri ve ahlâki, cansiz seylere de tesir eder. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin bu hususta çok kesfi vardir. Bu bakimdan, kötü islerin islendigi bir yerde yapilan ibâdet ile iyi islerin islendigi yerde yapilan ibâdet birbirinden kiymetçe farklidir. Bunun içindir ki, Kâbe'de kilinan iki rekat, baska yerlerde kilinan namazin bin rekatina bedeldir."


Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin vasiflarini anlatirken buyurdu ki:

"Seyh Ebû Saîd Ebü'l-Hayr, tasavvufu söyle târif etmistir: "Simdiye kadar evliyâdan yedi yüz zât tasavvufun târifi husûsunda çesitli sözler söylemislerdir. Bütün bu sözlerin özü su noktada toplanir: Tasavvuf; vakti, en degerli olan seye sarfetmektir."

"Insanin kiymeti; idrâkinin, zekâsinin, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladigi kadardir."


"Seyh Ebû Tâlib-i Mekkî buyurdu ki: "Allahü teâlâdan baska hiçbir murâdin kalmayincaya kadar gayret göster. Bu murâdin hâsil olunca, isin tamamdir. Isterse senden kerâmetler, haller ve tecellîler hâsil olmasin, gam degildir."

"Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir."

"Allahü teâlâdan gelen belâlara sabirli, hattâ sükredici olmak lâzimdir. Zîrâ, Allahü teâlânin birbirinden aci belâlari çoktur."


"Bir gün Mevlânâ Hâmûs hazretlerinin huzûruna gitmistim. Yaninda bulunanlarla ilmî meseleleri konusuyordu. Ben de bir yere oturmus, hiç konusmuyordum. Bana dönüp; "Ne dersin, konusmak mi daha iyi, susmak mi daha iyi?" dedi. Sonra da; "Bir kimse kendi varliginin kaydindan (nefsinden) kurtulmussa, ne yapsa iyidir. Kurtulmamissa, ne yapsa kötü." Ben, Mevlânâ Nizâmeddîn Hâmûs'tan bundan daha iyi bir söz isitmedim."

"Zikir bir kazma gibidir ki, onunla gönülden yabanci duygu dikenleri temizlenir."

"Ibâdet; emirlere uyup, amel etmek, nehyedilen seylerden sakinmaktan ibârettir. Ubûdiyyet, kulluk da bu sekilde Allahü teâlâya yönelmektir."

"Insanin yaratilmasindan murâd, kulluk yapmasidir. Kullugun özü de, her hâlükârda Allahü teâlâyi unutmamaktir."

Asil ve kiymetli olan ilmin, ilm-i ledünnî oldugunu bildirerek buyurdu ki:

"Ilim iki çesittir: Biri verâset ilmi, biri de ledün ilmidir. Verâset ilmi çalisarak elde edilir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); "Kim bildikleriyle amel ederse, Allahü teâlâ ona bilmediklerini ögretir." buyurdu. Ilm-i ledün ise, Allahü teâlânin ihsânidir. Çalismadan elde edilir. Ilâhî bir mevhibedir. Kullarindan diledigine verir."

Insanlara hizmet etmenin ibâdet ve tasavvufun esâsi oldugunu bildiren Ubeydullah-iAhrâr hazretleri buyurdu ki:

"Biz bu yolu, tasavvuf kitaplarindan degil, halka hizmetten elde ettik. Herkesi bir yola ***ürürler. Bizi de hizmet yoluna ***ürdüler."

"Tasavvuf bilgilerinden maksad, kendini zorlamadan, ugrasmadan, her ân Allahü teâlâya teveccüh ve ikbâldir. Yâni, her ân Allahü teâlâyi hatirlamaktir."

Ehl-i sünnet îtikâdi üzere bulunmayi medhederek buyurdu ki: "Bütün halleri ve buluslari bize verseler, fakat Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdini kalbimize yerlestirmeseler, hâlimi harâb, istikbâlimi karanlik bilirim. Eger bütün harabliklari, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet îtikâdi ile süsleseler, hiç üzülmem."

Yerinde ve zamâninda konusmanin önemini belirterek buyurdu ki:

"Söz, yüce bir seydir. Zamâninda ve yerinde olmalidir."

"Söz söylemek, dilin gönülle, gönlün de Hak ile oldugu zaman makbûldür."

Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri Peygamber (s.a.v) Efendimizin neslinden gelen seyyid ve serîflere çok hürmet gösterirdi. Hattâ bir defâsinda buyurdu ki:

"Seyyidlerin bulundugu bir memlekette ben oturamam. Zîrâ, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bagli bir nesebten gelmenin serefini tasiyanlara, lâyik olduklari tâzimi gösterememekten korkuyorum."

Helâl kazanç elde etmenin önemini belirterek buyurdu ki: "Bizim yolumuzda, el helâl kârda, gönül ise hakîkî yârdadir."

Ubeydullah-i Ahrâr; bir kimsenin neyi maksad edinirse, ona kavusacagini bildirerek buyurdu ki:

"Himmet etmek; Allahü teâlânin isimleri ile münâsebeti olan bir zâtin, kalbinde yalniz bir isin yapilmasini bulundurmasi demektir. Bu seye teveccüh eder. Kalbine bundan baska hiçbir sey getirmez. Yalniz, o isin yapilmasini ister. Allahü teâlâ da o isi yaratir. Allahü teâlânin âdeti böyledir. Kâfirlerin himmet ettikleri seylerin de hâsil olduklari görülmüstür. Allahü teâlâ, bana bu kuvveti ihsân etmistir. Fakat, bu makâmda edep lâzimdir. Edep de, kulun kendisini Hak teâlânin irâdesine tâbi etmesidir. Kendi irâdesine tâbi olmamak, Hak teâlânin fermânini beklemek lâzimdir."


Talebelerine söyle buyurmustur: "Sizden hanginizin yirmi kere, belki daha fazla tasarruf edildigi ve nisbet sâhibi kilindigi hâlde, her disari çiktiginda kaybetmemis olsun? Size verilen veriliyor. Fakat siz onu muhâfaza edemiyorsunuz. Eline bir nûr teslim edilen kisi, onu en kiymetli seyi bilsin. Fânî varligini tasfiye etsin, o nûr ile kendini karanlikta aydinlatsin."

Yine söyle buyurmustur: "Benim birkaç günlük hayâtimi firsat bilip Allahü teâlâya baglanmayan sizler, ya benden sonra ne yapacaksiniz? Bu firsati ganîmet bilin, bu nîmet elden giderse pismân olursunuz. Son pismânligin faydasi olmaz."

"Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri zamânindaki tasavvuf ehli geçinenlerin durumunu bildirerek buyurdu ki: "Zamânimizda ehl-i irâdet, mürîd, talebe olma kâbiliyetine sâhib olanlar azdir. Bir âlim, büyüklerden birine haber gönderip; "Burada mürîd olacak vasifli insan azdir; sizin orada bu vasfi tasiyan kimseler varsa bize gönderiniz!" demistir. Bu haberi alan büyük zât, bir mektup yazarak söyle cevap vermistir: "Bahsettiginiz vasifta insanlar bizim burada yoktur. Eger seyh isterseniz, istediginiz kadar gönderelim!"

Bir sohbeti sirasinda büyüklerin hallerinden anlatarak söyle buyurdu:

"Evliyânin meshûrlarindan olan Siblî hazretleri, tasavvuf büyüklerinin yoluna girdigi sirada, babasi Vâsit sehrinin hâkimi, vâlisi idi. Önce Muhammed Hayr'in huzûrunda tövbe etti. Sonra Muhammed Hayr hazretleri onu Cüneyd-i Bagdâdî hazretlerine gönderdi. Göndermesindeki sebep; Siblî hazretlerinin, Cüneyd-i Bagdâdî'nin akrabâsi olmasiydi. Böylece edebe riâyet etmis oldu.

Siblî, Cüneyd-i Bagdâdî'ye talebe olunca; önce ona yedi sene ticâret yapmasini ve bu ticâretten elde ettigi kazancini, o zamâna kadar olan günahlarinin affi için sadaka olarak dagitmasini emretti. Bunu yaptiktan sonra da, yedi sene de helâ temizligi yapmasini emretti. Bunu da yapti. Bu on dört seneden sonra onu tasavvufta yetistirip, yüksek derecelere kavusturdu."

"Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretleri, Allahü teâlânin rizâsina kavusmak için öyle riyâzet yapip, zikre dalmisti ki, bir gün agzindan ve burnundan kan geldi. Yere düsen her damla kani "Allah" yaziyordu. Bundan sonra hocasi ona, tasavvufta her ân Allahü teâlâyi hatirlamak ve kendisini gördügünü düsünmek gibi mânâlara gelen "Yâd-i dast" makâmi üzere olmasini emretti."



Ömrünü Islâm dîninin emir ve yasaklarini ögrenmek, ögretmek, vâz ve nasîhatlariyla insanlarin kurtulusuna vesîle olmakla geçiren Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri 1490 (H.895) senesi Muharrem ayinin basinda hastalandi. Hastaligi seksen dokuz gün sürdü. Vefâtindan on iki gün önce; "Eger sag kalirsak, bes ay sonra seksen dokuz yasim tamam olup, doksana girerim. Bâzi büyükler, ömrünün yil sayisi ile hasta yattigi gün sayisi arasindaki uygunlugu; "Bir günlük hastalik (humma), bir senenin keffâretidir." hadîs-i serîfinde buyrulan husûsa ugun oldugunu söylemislerdir." buyurdu.

1490 (H.895) senesi Rebîu'l-evvel ayinin sonunda, bir Cumâ günü hastaligi agirlasti ve sekerât-i mevt hâli Cumâ günü ögle vaktinde baslamisti. Tam o sirada, Semerkand'da büyük bir zelzele oldu.

Vefât ettigi gün, aksam vakti hastaligi pek siddetlenmisti. "Aksam namazinin vakti girdi mi?" diye sordu. "Evet girdi." dediler. Aksam namazini îmâ ile kildi. Yatsi vakti girdigi siralarda, son nefeslerini veriyordu. Vefâti sirasinda huzûrunda bulunan talebelerinden Hâce Muhammed Yahyâ söyle anlatmistir:

"Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin mübârek nefeslerinin kesilmesi yaklastigi sirada, aksam ile yatsi arasinda bir vakitde idik. Bulundugu odada birkaç lâmba yaktilar. Ev son derece aydinlik olmustu. Bu sirada Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin iki kasi arasindan, birdenbire simsek gibi bir nûr çikip öyle parladi ki, evde yanmakta olan lâmbalar, o nûr arasinda sönük kaldi. Herkes bu nûru gördü. Bu nûr parladiktan sonra, Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri son nefesini verip vefât etti. Vefât ettigi sirada da siddetli bir zelzele oldu.

Sultan Ahmed Mirzâ, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin hastaliginin siddetlendigini duyunca, Cumâ sabahi bütün devlet erkâni ile Ubeydullah-iAhrâr hazretlerinin bulundugu Kemânkerân köyüne gitmek üzere yola çikti. Aksam namazindan sonra ulasip, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerini son defâ gördü. Vefât ettigi bu gecenin sabahi olan Cumartesi sabahi, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin cenâzesini Semerkand'a getirtti. Ögle namazi vaktinde Kefsir mahallelerine getirilip, cenâzesi orada yikandi, techiz ve tekfin edildi. Cenâze namazi kilinip, defnedildi.

Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin ogullari, kabri üzerine bir kubbe ve yanina bir imârethâne yaptirdilar.

Talebeleri: Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin en basta gelen talebesi, Mevlânâ Kâdi Muhammed Zâhid Bedahsî'dir. Halîfesidir. Bu talebesi, evliyânin büyüklerinden olan Yâkûb-iÇerhî hazretlerinin kizinin oglu olup, torunudur. Hocasi Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin kiymetli sözlerini Mesmûât-i Mevlânâ Kâdi Muhammed Zâhid adli bir kitap yazarak toplamistir.

Oglu Muhammed, zâhirî ilimde yüksek derecede âlim idi. Ilk oglu olup, tasavvuf ilmini babasindan ögrenip kemâle ulasmistir. Bu oglu, Hâcegân lakabi ile taninmistir.

Hâce Muhammed Yahyâ; küçük oglu olup, zâhirî ve bâtinî ilimlerde yüksek derecede idi. Babasindan feyz alarak tasavvufta yükseldi. Babasi, hayâtinin son günlerinde onu yerine vekil birakti.

Mevlânâ Seyyid Hasan; meshûr talebelerinden olup, babasi onu küçük yasinda iken Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin sohbetine getirmistir. Geldikleri sirada, Ubeydullah-i Ahrâr'in yaninda bir tabak içinde bal görüp, hemen yemeye baslamisti. Ubeydullah-i Ahrâr ona; "Senin ismin nedir?" diye sorunca, balin tadina öylesine dalmisti ki; "Adim Bal'dir." cevâbini verdi. Ubeydullah-i Ahrâr tebessüm ederek buyurdu ki: "Bu çocukta tam bir kâbiliyet var. Kendi ismini balin tadindan dolayi unutup, balin lezzetine o kadar daldi ki, ismim Bal'dir dedi." Onu kucaklayip babasindan aldi. Önce Kur'ân-i kerîmi, ilk tahsîl için gereken bilgileri ögretti. Sonra Ubeydullah-i Ahrâr, ona yüksek ilimleri ögrenmesini emretti. Bundan sonra da onu tasavvufda yetistirip, yüksek derecelere kavusturdu.

Mevlânâ Kâsim; en meshûr ve çok sevdigi talebelerindendir. Hocasina tâbi olmasi tam idi. Bu hususta örnek teskil eden bir talebesi idi.

Mevlânâ Mîr Abdülevvel; talebelerinin meshûrlarindan olup, hocasina dâmâd olmakla sereflenmistir. Tasavvufta yüksek derecelere kavusmustur.

Mevlânâ Câfer; tasavvuf hâllerine gark olmus bir talebesi olup, âlim ve fâdil bir zât idi.

Mevlânâ Burhâneddîn Hatelânî; bu talebesi, Semerkant'ta parmakla gösterilen âlimlerden idi.

Mevlânâ Lütfullah Hatelânî; meshûr talebelerinden olup, diger talebesi Burhâneddîn Hatelânî'nin kizkardesinin ogludur. Din ilimlerinde âlim idi.

Mevlânâ Seyh; talebelerinin ileri gelenlerinden olup, senelerce hocasinin ev ve dergâh islerini görüp, hizmet etmistir.

Mevlânâ Sultan Ahmed; meshûr talebelerinden olup, zâhirî ve bâtinî ilimlerde derin âlimdi.

Mevlânâ Ebû Saîd Evbehî, Mevlânâ Hâce Ali Taskendî, Mevlânâ Nûreddîn Taskendî, Mevlânâzâde Etrârî, Mevlânâ Nasîruddîn Etrârî ve Mevlânâ Ismâil Firketî de talebelerinin meshûrlarindandir.

Ubeydullah-i Ahrâr'in talebelerinden biri de, Abdullah-i Ilâhî'dir. Simavlidir. Ilim edindikten sonra, Semerkand ve Buhârâ'ya giderek feyz aldi. Icâzetle sereflenip, Ubeydullah-i Ahrâr'a intisâbi bulunan Emîr Ahmed-i Buhârî ile Istanbul'a geldi.

Ubeydullah-iAhrâr'in bir talebesi de Abdullah-i Semerkandî'dir. Önce, Yâkûb-i Çerhî'ye talebe olmus ve Nizâmeddîn-i Hâmûs'tan da feyz almistir. Ulug Bey Medresesinde müderristi.

Ubeydullah-i Ahrâr'in bir talebesi de HaydarBaba'dir. Kirk sene devamli Istanbul Eyyûb Câmiinde îtikâf etti. Kânûnî SultanSüleymân bu zâtin üstün hâllerini isitince, Eyyûb Nisâncasi ile Haliç arasinda,Cezerî Kâsim PasaCâmiine inen yol üzerinde "Haydar Baba Mescidi"ni yaptirdi. Haydar Baba, 1550 (H. 957)de vefât etti. Kabri, mescide girerken solda, sed üstündedir.

Eserleri:

Enîs-üs-Sâlikîn fit-Tasavuf, El-Urvet-ül-Vüskâ li Erbâb-il-Irtikâ, Rukaât, Fikarât Risâlesi, Vâlidiyye Risâlesi.



HER GÖRDÜGÜNÜ HIZIR, HER GECEYI KADIR BIL

Bir gün annesi tarladan kaldirdigi bugdaylari, biriyle Ubeydullah-i Ahrâr'a gönderdi. Ubeydullah-i Ahrâr bugdaylari ambara koymakla mesgûlken, bugdaylari getiren kimse, bos çuvallarini alip gitti. Nereye gittigi ve hangi yoldan gittigi belli degildi. Ubeydullah-i Ahrâr o anda neden bu zavalli ve garib kimseden duâ almadigina üzüldü. Içine garib bir izdirap çöktü. Bugdayi oldugu gibi birakip kosarak o kimsenin pesine düstü. Yanina vararak tevâzu ile kendisine duâ etmesini istedi ve; "Beni gönlünüze alin. Hâlime biraz inâyet nazariyla bakin. Belki duâniz ve himmetiniz bereketiyle Allahü teâlâ beni bagislar, merhâmet eder de yolum açilir." dedi. Onun yüzüne saskin ve hayret dolu ifâdelerle bakan zât; "Zannediyorum ki Türk seyhlerinin söyledikleri; "Her geleni Hizir bil, her geceyi Kadir bil" sözüne göre hareket ediyorsun. Fakat ben hiçbir özelligi olmayan kendi hâline yasayan bir kimseyim. Elimi yüzümü bile lâyiki ile yikamayi bilmem. Senin istedigin seyden ben haberdâr degilim. O bende yoktur." dedi. Ubeydullah-iAhrâr duâ etmesi için yalvarmaya devâm etti. O kimse, Ubeydullah-i Ahrâr'in yalvarisina dayanamayarak ellerini kaldirdi ve; "Allahü teâlâ senin kalb gözünü açsin." diye duâ etti. Bu duâ bereketiyle Ubeydullah-i Ahrâr'in kalbinde açilmalar oldu.



ONU NIÇIN KABÛL ETMEDI?

Ubeydullah-i Ahrâr zamâninda, bir kâdi devamli kapisina gelip, talebe olmak, onun yoluna girmek istiyordu. Fakat Ubeydullah-i Ahrâr ona iltifât etmediginden gâyet melûl ve mahzûn bir hâlde gelip gidiyordu. Birgün Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin neseli bir âninda, yakin bir talebesi, o kâdidan bahsedip, talebe olmak istedigini arzetti. "Kâdi, boynu bükük, inâyetinizi bekliyor ve mahrum kalmaktan çok üzülüyor." dedi. Ubeydullah-i Ahrâr; "Ben, kimin içinde büyüklük ve üstünlük arzusundan bir sey sezsem, hattâ o üstünlük ve büyüklük arzusuna on yil sonra bile kavusacak olsa, ona Hâcegân yolundan (büyüklerin yolundan) bahsedemem." dedi. Talebelerinden bâzilari, bu sözü söyledigi günün târihini yazdilar. Aradan on yil geçti. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri de vefât etmisti. O kâdi, on yil sonra memleketinde hâkim ve reis makâmina çikti. Bu hâlinden çok memnun idi ve kalbinde büyüklerin yoluna girmeye dâir hiçbir istek ve arzu kalmamisti. O zaman Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin talebeleri, hocalarinin onu neden kabûl etmediginin hikmetini anladilar.



SELE KAPILANLAR

Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri, bir ilkbahar mevsiminde, Herat'dan Taskend'e gitmek üzere yola çikmisti. Aksam olunca, yolda bir talebesinin bulundugu yere ulasmis ve o gece orada misâfir olmustu. Bu talebesi söyle anlatmistir: "Gece yatacagimiz zaman bana; "Sen benim yattigim odada yat!" dedi. Bunun üzerine onun yattigi odada, ondan uzak bir köseye çekilip, orada geceledim. Geceyarisi ismimi söyleyip; "Uyuyor musun! Uyanik misin?" dedi. Ben de; "Uyumuyorum efendim." dedim. "Hemen kalk, kiymetli esyâlarini topla ve derhâl disari çik!" buyurdu ve kendisi de süratle disari çikti. Bu çevrede olanlari da uyandir. Kiymetli esyâlarini toplayip hayvanlara yüklesinler. Beni tâkib edip pesimden geliniz?" dedi. Süratle uzak bir tepeye dogru yürüdü, biz de hemen toparlanip onu tâkib ettik. Tepeye çikip, üzerinde durdu. Biz de yaninda durduk. Bizimle gelenler, bu duruma sasirarak; "Sebeb nedir ki, geceyarisi uykumuzu bölüp buraya geldik." diyorlardi.Bir kismi da ihmâl gösterip, gelmemisti. Biz tepe üzerinde iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen agaç, kaya, duvar, ev ve ne varsa süpürüp ***ürüyordu. Ayrildigimiz ev de sel sulari içinde kalmis, gelmeyenler de sele kapilmisti. Kendilerini, selle uzun bir mücâdeleden sonra zor kurtardilar. Pekçok yeri harab eden bu selin, o beldede bir benzeri görülmemisti. Sele kapilmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin bu kerâmetini görerek, onun büyük bir velî oldugunu anladilar. Ona daha çok baglanip, sevdiler."



OGLUM HORASAN'A GIT!

Bir talebesi vardi, Ubeydullah Ahrâr'in,
Yillarca sohbetinde, bulunmustu bu zâtin.

Horasan'dan gelerek, girmisti hizmetine,
Kavusmustu böylece, yüksek himmetlerine.

Yanina çagirarak, bir gün bu talebeyi,
Sordu: "Düsünmez misin, memlekete gitmegi?"

Arz etti ki: "Efendim, bir mecbûriyet hâriç,
Yaninizdan ayrilip, gitmegi istemem hiç."

Buyurdu ki:"Evlâdim, Horasan'a git hemen,
Sikinti veriyorlar bana, baban ve annen."

Peki efendim deyip, gitti o Horasan'a,
Söyledi bunu aynen, anne ve babasina.

Onlar bunu duyunca, agladilar bir nice,
Zîrâ hatâlarini, anladilar iyice.

Dediler: "Biz bes vakit, namazi müteâkip,
Ubeydullah Ahrâr'a, biraz teveccüh edip,

Ve duâ ederdik ki, pesinden Rabbimize,
Artik izin versin de, göndersin seni bize."

O dahî çok aglayip, gitmege aldi izin,
Kavustu üstâdina, bir daha dönmeksizin.

Ubeydullah Ahrâr'i, sevenlerden birinin,
Bir hizmetçi kölesi, var idi gâyet emîn.

Bir gün nasil olduysa, kaybetti kölesini,
Aradi Semerkand'in, her ücrâ kösesini.

Lâkin bulamayinca, oldu çok müteessir,
Bunun izdirâbiyle, dünyâsi oldu zehir.

Çünkü her bir isini, yapardi o hizmetçi, Bunun üzüntüsüyle, kavrulup yandi içi. Gezerken yine onu, aramak gâyesiyle,
Ubeydullah Ahrâr'i, gördü talebesiyle.

Atinin dizginini, tutarak gidip derhâl,
Aglayip arz etti ki, "Böyledir iste ahvâl.

O benim her seyimdi, artik siz bilirsiniz,
Bu derdimi ancak siz, hâlledebilirsiniz."

O, eliyle gösterip, köylerden birisini,
Buyurdu: "Aradin mi, su köyde kendisini."

Dedi: Evet aradim, lâkin hepsi nâfile.
Buyurdu: "Yine ara, ordadir belki köle."

"Peki" deyip dogruca, o köye vardi hemen,
Ve buldu kölesini, o köyde hakîkaten.

Su dolu bir testiyle, saskin oturuyordu,
Yaklasip, neredeydin?, diyerek ona sordu.

Dedi: "Evden disari, çikmistim ki bir ara,
Bir atli beni tutup, kaçirdi uzaklara.

Sonra da Köle diye, birine satti beni,
Günlerdir görüyordum, o zâtin hizmetini.

Bu gün de göndermisti, irmaktan su almaga,
Su testiyi alarak, gitmistim o irmaga.

Doldurup tam geriye, dönecektim ki, birden,
Kendimi burda buldum, sasirdim hayretimden.

"Rüyâ mi görüyorum, uyanik miyim" diye,
Hayret içerisinde, dalmistim düsünceye.

Iste bu saskinlikla, bu yerde otururken,
Sizin geldiginizi, farkettim tâ ilerden."

O kisi ögrenince, isin hakîkatini,
Anladi o velînin, büyük kerâmetini.




Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________


Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24-06-2008   #19
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2007
Nerden
Çanakkale
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
12
158 Mesajına
321Teşekkür Aldı
  


KÂSIM BIN MUHAMMED

Tâbiînin büyüklerinden, Medîne-i münevveredeki yedi büyük âlimden biri. Insanlari Hakk'a dâvet eden onlara dogru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavusturan ve kendilerine "silsile-i âliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin üçüncüsüdür. Babasi Muhammed, hazret-i Ebû Bekir'in ogludur. Annesi Sevde, Yezdücerd'in kizi oldugundan, Imâm-i Zeynel-âbidin ile teyze çocuklaridir.

Hazret-i Osman (r.a)'in hilâfeti zamâninda 640 (H.19) senesinde dogdu. Baska târihlerde dogdugunu bildiren rivâyetler de vardir. Babasi Misir'da sehid edilip küçük yasta yetim kalinca, halasi ve Peygamber (s.a.v)´imizin mübârek hanimi hazret-i Âise (r.a)'nin yaninda büyüdü.

Kâsim bin Muhammed, hazret-i Ebû Bekr-i Siddîk (r.a)'in torunudur. Eshâb-i kirâmdan birçoguna yetismis ve onlardan ilim ögrenip basta halasi hazret-i Âise (r.a), Ebû Hüreyre (r.a), Abdullah ibni Abbâs (r.a) ve Abdullah ibni Ömer (r.a), hazret-i Muâviye (r.a) gibi meshûr sahâbilerden hadîs-i serîf rivâyetinde bulunmustur. Kendisinden de, Tâbiînin büyüklerinden oglu Abdurrahman, Sâlim bin Abdullah, Imâm-i Sa'bî (r.a), akranlarindan Ibn-i Amr (r.a), Yahyâ bin Saîd (r.a) ve Sa'd bin Saîd el-Ensârî (r.a), Abdullah bin Ömer (r.a), Sa'd bin Ibrâhim (r.a), Abdullah bin Avn (r.a) ve daha birçogu hadîs-i serîf rivâyet etmislerdir.



Tasavvuf ilminde mütehassisti. Verâ ve takvâda (Allahü teâlânin haram ettiklerinden sakinip kaçinmada) esi yoktu.

Dedesi hazret-i Ebû Bekr-i Siddîk (r.a), Peygamber Efendimiz (s.a.v)den ve peygamberlerden sonra insanlarin en üstünü oldu. Resûlullah (s.a.v)'taki bütün üstünlükler, ilimler ve feyizler onda toplanmis ve her bakimdan üstün olmustur. Kalbe, rûha âit ilimlerin kaynagiydi. Resûlullah (s.a.v)'in peygamberlik vazîfelerinden biri de, Kur'ân-i kerîmin mânevî hükümlerini, yâni Allahü teâlânin zâtina ve sifatlarina âit mârifetleri, yüksek bilgileri, ümmetinin kalblerine akitmakti.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, tasavvuf ilminin bu yüksek mârifetlerinin hepsini, hazret-i Ebû Bekr-i Siddîk (r.a)'in kalbine akitti. O, ruh ilminde de bir mütehassis oldu. Hazret-i Ebû Bekr-i Siddîk (r.a) da Resûlullah (s.a.v)'tan aldigi bu feyizleri, Eshâb-i kirâmdan Selmân-i Fârisî (r.a)'nin kalbine akitti. Rûhu yükselten ve onu besleyen bu mârifetlere, Muhammed bin Kâsim da, Selmân-i Fârisî (r.a)'nin sohbetlerinde bulunarak yetisip bir ruh mütehassisi olmustu. Silsile-i aliyye büyüklerinin dördüncüsü olan Imâm-i Câfer-i Sâdik da, bunun sohbetinden feyz aldi.


Kâsim bin Muhammed, hadîs ve fikih ilminde zamaninin en yüksegiydi. Ilimde ve takvâda esine rastlanamiyacak bir yükseklige erismisti. Çok hadîs-i serîf nakletti. Ilmi herkes tarafindan takdir edilirdi. Ömer bin Abdülazîz (r.a)'in; "Eger birini yerime halîfe seçmem îcâb etseydi, Kâsim'i seçerdim." dedigi rivâyet edilmistir. Ömer bin Abdülazîz (r.a), halîfeligi zamaninda Kâsim bin Muhammed'i, halasi hazret-i Âise (r.a)'ye âit ne kadar hadîs-i serîf ve baska rivâyetler biliyorsa, onlarin hepsini toplamakla görevlendirmistir.

Hattâ Ömer bin Abdülazîz (r.a) bir keresinde, ilmin yok olup, âlimlerin son bulmasi endisesi üzerine Medîne vâlisi Ebû Bekir bin Muhammed bin Hazne'ye mektup yazarak söyle demistir:

"Resûlullah (s.a.v) Efendimizin hadîs-i serîflerini, sünnetlerini, Amre binti Abdurrahmân el-Ensârî'nin ve Kâsim bin Muhammed'in rivâyetlerini arastir ve yaz! Zîrâ ben ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum."

Amre ve Kâsim bin Muhammed'in her ikisi de hazret-i Âise (r.a)'nin talebesi olup, onun Resûlullah (s.a.v)'tan rivâyet ettigi hadîs-i serîfleri en iyi bilenlerdi.

Kâsim bin Muhammed, hadîs-i serîflerin hem mânâsina ve hem de lafizlarina, harflerine dikkat ederek rivâyet ederdi. Halbuki Tâbiînden bâzi hadîs âlimleri, hadîs-i serîfleri mânâsi ile rivâyet etmekte bir beis görmüyorlardi. Fakat Tâbiînden muhaddislerin çogu hadîs-i serîflerin, Peygamber (s.a.v)´imizden isitildigi sekilde rivâyet edilmesi üzerinde ittifak etmislerdir. Kâsim bin Muhammed, hadîs-i serîf rivâyet ederken en ince noktalarina kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile degistirilmesini uygun görmezdi.

O, fikih ilminde de yüksek bir âlimdi. Medîne'de yetisen ve kendilerine "fukahâ-i seb'a" adi verilen yedi büyük âlimden birisiydi. Allah (C.C) ve Resûlü (s.a.v) adina konusmanin ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi sekilde idrak edenlerdendi.



Abdurrahmân bin Ebû Zenâd, onun hakkinda: "Peygamber (s.a.v)´imizin sünnetini Kâsim bin Muhammed'den daha iyi bilen birisini görmedim. Hattâ öyleydi ki, sünneti bilmeyeni âlim saymazdi." diyor. Kendisinden bilmedigi bir mesele sorulunca; "Anlamiyorum, bilmiyorum!" derdi. Ona sormayi çogalttiklari zaman da: "Vallahi, sordugunuz her seyi bilmiyoruz. Sâyet bilseydik, sizden saklamazdik. Çünkü bildiklerimizi saklamamiz bize helâl olmaz." derdi.

Dînî meseleler hakkinda çok hassas davranir, ancak açik olanlari hakkinda fetvâ verirdi. Her sabah Mescid-i Nebî'ye gelir, iki rekat namaz kilar, sonra Resûlullah (s.a.v)'in minberi ile kabri arasina oturur, kendisine sorulan meselelere fetvâ verirdi. Nitekim mezheb imâmlarindan Mâlik bin Enes de onun hakkinda: "Kâsim, bu ümmetin, fakîhlerindendi." buyurmustu.


Kâsim bin Muhammed, çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. Bir gün köylünün birisi ona gelip; "Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim bin Abdullah mi?" diye sordu. Ona cevap olarak: "Burasi Sâlim'in evidir." deyip baska hiçbir sey konusmadi. Muhammed bin Ishak bunun hakkinda: "O benden daha iyi bilir deyip, yalan söylemeyi veyahut ben ondan daha iyi bilirim diyerek kendisini üstün göstermeyi istemedi." derdi. Halbuki Kâsim bin Muhammed, her ikisinden daha çok âlimdi.


Kâsim bin Muhammed söyle bildiriyor: Resûlullah (s.a.v) Efendimizin eshâbindan birisinin gözleri görmeyip, âmâ oldu. Sonra onu ziyârete gittiler. Bu zât söyle dedi: "Ben, Peygamber (s.a.v) Efendimizi görmek için gözlerimin görmesini istiyordum. Fakat simdi Resûlullah (s.a.v) Efendimiz âhirete irtihâl etti. Allah'a yemîn ederim! Eger Yemen'deki Tübâle beldesinin geyiklerinden birinin gözleri bende olsa artik buna sevinmem."


Kâsim bin Muhammed, söyle bildiriyor: "Bir gün halam hazret-i Âise (r.a)'nin yanina vardim. Ona; "Ey Ana! Bana Peygamber (s.a.v) Efendimizin kabrini aç!" dedim. Bunun üzerine bana Hücre-i Saâdeti açti. Üç kabir gördüm. Pek yüksek degillerdi. Pek yerle beraber de degillerdi. Üzerlerine kizilca Batha tascagizlari dökülmüstü Peygamber (s.a.v) Efendimizin serefli kabri hepsinden ilerdeydi. Hazret-i Siddîk (r.a)'in basi, Fahr-i kâinat hazretlerinin mübârek sirti hizâsinda, hazret-i Ömer (r.a)'in basi da Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ayagi hizâsindaydi."



Kasim bin Muhammed, Mekke ile Medîne arasinda Kudeyd denilen yerde 725 (H.106) senesinde vefât etti. Vefâtindan önce gözlerini kaybetti. Ölecegini anlayinca ogluna; "Beni üzerimde bulunanlarla kefenleyin." dedi. O sirada üzerinde gömlek, pestemal ve cübbe vardi. Oglu; "Babacigim bunu iki katina çikarsak olmaz mi?" diye sordugunda, "Dedem Ebû Bekr (r.a) de böyle üç parça bir kefene sarilmisti. Bizim için ölçü onlardir. Bu kadari kâfi, sonra dirilerin yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyaci var." buyurdu.


Buyurdu ki: "Bizden önce yasayan büyüklerimiz, basa gelen musîbetleri güzellikle karsilamayi, kendilerine verilen nîmetleri de tezellül, alçak gönüllülük ederek karsilamayi severlerdi."


1) Vefeyâtü'l-A'yân; c.4, s.59
2) Tabakât-i Ibn-i Sa'd; c.5, s.187
3) Hilyet-ül-Evliyâ; c.2, s.183
4) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.8, s.333
5) Sezerâtü'z-Zeheb; c.1, s.135
6) El-A'lâm; c.5, s.181
7) Tezkiretü'l-Huffâz; c.1, s.96
8) Resehât Aynü'l-Hayat; s.12 (Arapça)
9) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.236
10) Rehber Ansiklopedisi; c.9, s.324
11) Seâdet-i Ebediyye; (49. Baski) s.1101
12) Islâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.275




Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________


Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24-06-2008   #20
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2007
Nerden
Çanakkale
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
12
158 Mesajına
321Teşekkür Aldı
  


DERVIS MUHAMMED

Evliyânin büyüklerinden. Insanlari Hakka dâvet eden, dogru yolu göstererek saâdete kavusturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin yirmincisidir. Dogum târihi bilinmemekte olup, 1562 (H.970) senesinde vefât etti.

Rûh ilimlerinde mütehassis idi. Büyük âlim ve kâmil bir velî olan dayisi Kâdi Muhammed Zâhid'in derslerinde yetisti. Dayisina talebe olmadan önce, on bes sene nefsinin isteklerinden kurtulmak için mücâdele etmis ve insanlardan uzak yasamisti.


Bir gün ellerini açip, âcizligini ve çâresizligini Allahü teâlâya yalvararak arz etmisti. Âniden Hizir aleyhisselâm gelip; "Eger sabir ve kanâat istiyorsan, Muhammed Zâhid'in hizmet ve sohbetine kavusmakta acele et. O sana sabir ve kanâati ögretir." buyurdu. Hemen Muhammed Zâhid'in yüksek huzûruna varip, orada ilim tahsîl etti. Güzel terbiye görüp, kemâle geldi. Hocasi ona, insanlara dogru yolu anlatmak, ebedî olan Cehennem azâbindan kurtaracak seyleri bildirmek için hilâfet verdi. Hocasinin vefâtindan sonra yerine geçip, Semerkand'da, dogru yoldan ayrilanlarla ve dîne sonradan sokulan bid'atlerle ugrasti. Bid'atleri yok etti. Çok velî yetistirdi.


Insanlari Allahü teâlânin yoluna çagirmada çok gayret gösterdi. Talebelerinin terbiyesi husûsunda, insan üstü bir kuvvet ve gayrete sâhipti. 1562 (H.970) senesinde, ikinci binin yenileyicisi Imâm-i Rabbânî hazretlerinin dünyâya gelmesinden bir sene önce, Büster kasabasinin Dasferar köyünde vefât etti. Insanlari irsâd için yetistirdigi yüksek talebeleri pekçoktur. Bunlarin en büyügü, oglu Hâce Muhammed Imkenegî'dir.



1) Tam Ilmihâl Seâdet-i Ebediyye; (48. Baski) s.1050
2) Umdet-ül-Makâmât; s.75
3) Hadâik-ül-Verdiyye; s.177
4) Resehât Zeyli; s.5
5) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.88
6) Behçet-üs-Seniyye; s.8
7) Irgâm-ül-Merîd; s.67
8) Islâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.378




Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________


Offline  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Bilgilendirme Turkhackteam.net/org
Sitemizde yer alan konular üyelerimiz tarafından açılmaktadır.
Bu konular yönetimimiz tarafından takip edilsede gözden kaçabilen telif hakkı olan veya mahkeme kararı çıkmış konular sitemizde bulunabilir. Bu tür konuları bize turkhackteamiletisim[at]gmail.com adresine mail atarak bildirdiğiniz takdirde en kısa sürede konular hakkında gerekli işlemler yapılacaktır.
Please Report Abuse, Harassment, Scamming, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to turkhackteamiletisim[at]gmail.com


Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük bir amacı elde etmek için belli başlı bir vasıtadır. (M.KEMAL ATATÜRK)

Sitemize reklam vermek için turkhackteamiletisim[at]gmail.com adresine mail gönderebilirsiniz.



Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2013
Tema Desteği: www.tr-vBulletin.com
Altyapı Sponsoru: Uzman Çözümler İnt. Hiz. Sistem Yönetimi: Sunucuoptimizasyon.com
İletişim - Güvenlik & Hack & Bilgisayar Platformu - (2001-2013) - Arşiv - Yukarı git

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 ©2011, Crawlability, Inc.