Turkhackteam.net/org - Turkish Hacking & Security Platform...  
Geri git   Turkhackteam.net/org - Turkish Hacking & Security Platform... >
THT TÜRKİYE
> Türkiye, Türklük ve Türk Tarihi

Türkiye, Türklük ve Türk Tarihi Yüce Türk Irkı ve Türk Tarihi...


Osmanlı Ordusu

Türkiye, Türklük ve Türk Tarihi

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 27-04-2013   #1
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Aug 2012
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
174
206 Mesajına
318Teşekkür Aldı
  
Osmanlı Ordusu





Osmanlı Ordusu
Osmanlı Ordusu'nun kuruluş tarihi olan 1363 (Hicri: 730) yılından Yeniçeri Ocağı'nın lağvı (kaldırılması) olan
1826 (H. 1241) yılına kadar geçen yaklaşık beş yüzyıl içinde Osmanlı genel kuvveti haliyle birçokdeğişikliklere uğramıştır.

Osmanlı ordu teşkilatı, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memlüklüler devletlerinin askeri teşkilat yapılarından belirli ölçülerde yararlanılarak kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu Ordusu'nun Başkomutanlık görevini Hakanlar yapmışlardır. Yaya ve atlılardan oluşturulan kısma "yaya”, süvarileri ise "müsellem” şeklinde adlandırılmıştı. Kapıkulu Ocakları'nın kuruluşuna kadar savaşlarda fiili olarak hizmet gördüler.

Osmanlı ordusu başlangıçta aşiretlerden gelen atlı birlikler ile gönüllü yaya askerlerden oluşurken 14. yüzyılın ortalarından itibaren büyük bir gelişme gösterdi. En gelişkin dönem sayılan 16. yüzyılda Osmanlı ordusu, büyük çoğunluğu İstanbul’da bulunan kapıkulu askerleriyle, eyaletlerden gelen tımarlı sipahilerden oluşuyordu. Kapıkulu ordusu başlıca Yeniçeri Ocağı ve Sipahi Ocağı olarak ikiye ayrılırdı. Ayrıca Topçu Ocağı başta olmak üzere Cebeci, Humbaracı ve Lağımcı Ocakları da yardımcı ocaklar olarak Kapıkulu ordusunun öbür bölümlerini oluştururdu.

Her yıl Rumeli ve Kafkasya’nın belirli bölgelerinden devşirme denilen bir sistemle toplanıp Acemi Ocağı’nda yetiştirilen kapıkulu askerleri savaşta Osmanlı ordusunun vurucu gücü durumundaydı. Eyalet askerleri Osmanlı toprak düzenine göre örgütlenmiş, yalnızca savaş zamanında göreve çağırılan bir orduydu. Buna göre kendisine tımar verilmiş olan sipahiler, topraktan elde ettikleri gelire göre, savaş zamanı orduya belirli sayıda asker getirmekle yükümlüydü. Sistemin iyi işlediği dönemde sipahiler Osmanlı ordusuna büyük güç katmıştı. Ama tımar düzeninin bozulmasıyla etkisini yitirmiş, giderek Celali Ayaklanmaları gibi büyük olaylarda olumsuz roller oynamıştır. Buna karşılık merkezdeki kapıkulu askerlerinin sayısını arttırmak zorunda kalan devlet ise savaş olmadığı dönemlerde askerlerin aylıklarını ödeyemez duruma düşmüş, bu yüzden çıkan ayaklanmalar devleti sarsmıştı. 18. yüzyılda savaş gücünü iyice yitiren orduyu yenileştirme girişimleri de kapıkulu askerlerinin tepkisiyle karşılaşmış, III. Selim’ in Nizam-ı Cedid ve II.Mahmud’un Sekbanı Cedid adıyla kurmaya çalıştıkları yeni ordu dağıtıldıktan sonra II. Mahmud 1826’da kapıkulu askerliğine son vermiş ve modern ordunun temellerini atmıştır.



Osmanlı Kara Ordusu
Osmanlı Ordusu yada Osmanlı Ordu Teşkilatı, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memlüklüler devletlerinin askeri teşkilat yapılarından belirli ölçülerde yararlanılarak kurulmuştur.Osmanlı İmparatorluğu Ordusu'nun Başkomutanlık görevini Hakanlar yapmışlardır.

Yaya ve atlılardan oluşturulan kısma "yaya”, süvarileri ise "müsellem” şeklinde adlandırılmıştı. Kapıkulu Ocakları'nın kuruluşuna kadar savaşlarda fiili olarak hizmet gördüler.Osmanlı Devletinin temeli atılırken süvari olan beylik kuvvetlerinin yerine vezir Alâaddin Paşa ile Kadı Cendereli Kara Halil'in tavsiyeleriyle Türk gençlerinden oluşan ayrı ayrı biner kişilik yaya ve müsellem isimleriyle muvazzaf iki sınıf piyade ve süvari kuvveti kuruldu.

Osmanlı Devleti’nin beylik-devlet siyasetinden imparatorluk siyasetine geçişi imparatorluk içinde bağımsız güç bırakmak istemeyen, merkezi otoriteyi devşirme-kapıkulu-yeniçeri-enderun sistemiyle sağlamlaştırmak isteyen II. Mehmet ile başlamıştır.

II. Mehmet Yeniçeri ocağına büyük önem vermiş Çandarlı ailesinden sonra vezir-i azamlığa
devşirme-kapıkulu kökenliler getirilmeye başlanmış ve yeniçeri-devşirme aristokrasisi Cem ve II. Beyazıt arasında çıkan taht kavgasında belirleyici rol oynayarak tımarlı sipahi-Türk aristokrasisine karşı üstünlük sağlamışlardır. Ayrıca bu devirde çok fazla kadın alış verişi olmuş,ilişkileri arttırmıştır.Mutlaka her gece bir şölen yapılır, kadınlar da bu şölenin baş rol oyunculuğunu yapardı.

Kanunî Sultan Süleyman'ın ölümü ile, devletin henüz karalarda üstünlüğü, iç denizlerde hakimiyeti ve sosyal düzeni devam etmekte idi.

Duraklama Döneminde artık ihtiyaç kalmayan yaya ve müsellemler ve voynuklar gibi bazı eski askeri birlikler kaldırılmıştır. Kapıkullarının sayısı
1610'larda 40.000'e çıkmış, tımarlı sipahi sayısı 20.000'e düşmüştür. Sonuç
olarak, tımar sisteminin bozulmasının en olumsuz tarafı, devletin iktisadi yapısına yansımasıdır.

Gerileme döneminde, Avrupa örnek alınmaya çalışılmış, teknik ve ekonomik alanlarda yapılanmaya gidilirken Donanmanın yenilenmesi gibi askeri birtakım yenileşme çabalarına gidilmiştir.



III. Murat döneminden itibaren kapıkulu ocaklarına kanunlara aykırı asker alınarak sayılarının artırılması Yeniçerilerin geçim sıkıntısını ileri sürerek askerlik dışında işlerle uğraşmaları iltizam sisteminin yaygınlaşması üzerine tımar sisteminin önemini kaybetmesi ve eyaletlerde asker yetiştirilmemesi Denizcilikle ilgisi olmayan kişilerin donanmanın başına getirilmesi Avrupa’da meydana gelen harp teknolojisindeki gelişmelerin takip edilmemesi gibi etkenler Osmanlı askeri sisteminin bozulmasına neden olmustur.



Kapıkulu Ocağı (Ordusu)


Piyadeler ve süvarilerinden oluşmuştur.

Kapıkulu Piyadeleri:

Acemi Ocağı



İçoğlan Çavuşları Acemi Ocağı Subayları
Zülüflü Baltacı İç Saray Hizmetlisi
Eski Saray Baltacısı Eski Saray Hizmetkarı



Acemi Ocağı Kapıkulu ocaklarına ve özellikle Yeniçeri Ocağı'na asker yetiştirmek için kurulan teşkilat.



Birinci Murat döneminde Gelibolu'da kurulan ilk Acemi Ocağı'ndan sonra,
İstanbul'un Fethi'nin ardındanİstanbul'da Şehzadebaşı'nda da bir Acemi Ocağı kuruldu ve adayların gençleri oda hizmetlerinde, yetişkinleri ise yapı işlerinde,tersanede,odundepolarında, kayık ve gemilerde görevlendirilmeye başlandı. Yakışıklı, zeki olanlarıysaEnderun'da ve İbrahimpaşa Sarayı'nda eğitim gördükten sonra devlet hizmetine alınırlardı. Pek çok devlet yüksek görevlisinin (mesela Sokollu Mehmet Paşa) yetiştiği Acemi Ocağı, devşirme usülünün gözetilmemeye başlanarak, kent çocuklarının da acemi oğlanı alınmasıyla yozlaştı ve 1826'da Yeniçeri Ocağı'yla birlikte ortadan kaldırıldı.Rumeli’de arka arkaya elde edilen zaferler sonucu sınırları genişleyen Osmanlı Devleti, daha fazla askere ihtiyaç duyuyordu. Mevcut kuvvetler ihtiyaca yetmiyor ve elde devamlı bir ordu bulunması gerekiyordu. Bu itibarla, esirlerden faydalanmak gayesi ile 1362 senesinde kadıasker (kazasker) Çandarlı Kara Halil ile ulemâdan Karamanlı Molla Rüstem’in gayretleriyle, Sultan Birinci Murad devrinde, Pençik Kanunu gereğince Acemi Ocağı, Gelibolu’da kuruldu. Daha önceleri, savaşta esir alınanlar, kısa bir eğitimden sonra yeniçeri yazılıp savaşa gönderilirdi. Sultan Birinci Murad zamanında, esirler önce Lapseki, Çardak ve Gelibolu arasında süvari askerlerini taşıyan gemilerde beş-on sene acemi oğlanı olarak çalıştıktan ve uzun bir eğitimden geçtikten sonra Yeniçeri ocağına kaydedilmeye başlandı.

Acemi teşkilatına, acemi oğlanı iki şekilde alınırdı. Biri, harpte esir edilen esirlerin beşte birinden, diğeri ise Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan çocuklarından ki, buna “devşirme” denirdi. Devşirme kanunu ile Hıristiyan tebaa evladından asker toplanarak, gayrimüslim olan Rumeli halkı, yavaş yavaş Müslüman olacak ve bu askerlerle de Türk ordusu biraz daha kuvvetlenecekti. Kuruluşunda Gelibolu’da bulunan acemi ocağının merkezi, fetihten sonra İstanbul’a taşınmıştır. Gelibolu ocağının başında, Gelibolu ağası vardı. Gelibolu Acemi Ocağı'nın mevcudu, önceleri dört yüz idi; daha sonra beş yüz olmuştur.İstanbul Acemi Ocağı'nın mevcudu ise, önceleri üç bin kadardı, on altıncı asırda bu sayı, dört bine çıktı. Yeniçeri mevcudu arttıkça, acemilerin miktarı da artıyordu. On altıncı asır sonlarında, Bostancılarla birlikte sekiz-dokuz bine çıkan acemilerin, 17. asır başlarındaki adedi, 9406 idi.Acemi Ocağı, on yedinci asır ortalarından sonra ehemmiyetini kaybetti. Yeniçeri Ocağı, 1826 yılında Sultan İkinci Mahmud tarafından kaldırılınca, bu ocak da kapanmış oldu.



Yeniçeri Ocağı



Karakullukçu En Kıdemsiz Yeniçeri Er
Usta Küçük Rütbeli Yeniçeri Subayı



Baş Çavuş, Yeniçeri Ağasından Sonra Gelen Üçüncü Amir;
Kul Kahyası, Yeniçeri Ağasından Sonra Gelen İkinci Amir;
Kapıcı Başı, Saray Kapıcılarının Subayı;
Orta Çavuşu, Baş Çavuşun Yardımcısı




Çuhadar, Yeniçeri Ocağının Hükümet Nezdindeki Mümessili;
Divan Çavuşu, Hükümet Toplantılarında İntizamı Temine Memur;
Yasakçı, Elçilikleri Muhafazaya Memur Yeniçeri



Yeniçeri, Hıristiyan çocuklarından devşirme yöntemi ile yetiştirilen askerdir. I. Murat'ın veziri Çandarlı Hayrettin Paşa'nın yardımıyla kurduğu bu sistem de, devlet kendi Hırıstiyan tebasından ve bazen eline düşenharp esirlerinden bazı çocuklara el koyuyordu.

Acemi Oğlanı denilen bu çocuklar, önce bir tür köylü ailesinin yanına veriliyordu. Orada
Türkçe öğreniyor, İslam dininin, Türk örf ve adetlerine göre yetiştiriliyordu. Devşirilir devşirilmez sünnet edilip, kendilerine bir müslüman adı veriliyordu. Sonra acemi oğlanların kışlalarında, askeri terbiyeleri başlıyordu. Emekli oluncaya kadar evlenmeleri, şehirde oturmaları yasaktı. Kışlalarda yaşarlardı. İstidat ve kabiliyet gösterenler subay ve general olurlardı.



Hıristiyan çocuklarını, Müslüman ve Türk yapıp Hıristiyanlara karşı dövüştürülmesi, Avrupalıları çok meşkul etmiştir."Çeri" Türkçe'de asker demektir. Yeniçeri ise yeni asker anlamına gelmektedir. Asker kelimesi Arapçadan gelir. 1. Murat, yeni bir sınıf ihdas ettiği, kendisine babadan kalan yaya (piyade)ve atlı (süvari) yanında yeni bir asker sınfı ortaya çıkardığı için, bu zümrey "Yeniçeri" denilmiştir.

Yeniçeri Ocağı, Kapıkulu Ocakları'nın en önemlisidir. Yeniçeri Ocağı iç örgütlenmesi bakımından cemaat ortaları, sekbanlar ve ağa bölükleri olarak üç bölüme ayrılırlardı.

Cemaat Ortaları: Cemaat ortaları ocağın ilk kurulan bölümüdür. Önceleri her yüz asker bir orta oluşturur, başlarında da yayabaşı denen komutanlar bulunurdu. Ortalardaki asker sayısı 17.-18. yüzyıllarda artmışsa da, toplam orta sayısı 101 olarak kalmıştır.Her ortanın bir bayrağı vardı ve bazı ortalar görevlerine göre deveci, turnacı, katrancı, zemberekçi gibi isimler alırdı. Bu ortalar diğer (Ağa ve Sekban) ortalarına göre imtiyazlı idiler. En önemli hudut kalelerine muhafız olarak bu ortalar gönderilirdi.

Sekban Bölükleri: Fatih Sultan Mehmed’in 1451’deki Karaman seferi sırasında yeniçerilerin buyruklarına karşı çıkması üzerine kendine bağlı askerlerden oluşturduğu birlik olarak ortaya çıktı. Biri atlı 34’ü yaya olmak üzere toplam 35 ortadan oluşan sekbanlar daha sonraları tek bir orta sayıldı ve Yeniçeri Ocağı’nın 65. ortası olarak adlandırıldı. 33. ortasına Avcı, başlarına ise sekbanbaşı denirdi. Piyade ve süvari sekbanlar padişahla birlikte ava çıkarlardı.
Ağa Bölükleri: II. Bayezid’in tahta çıkışı (1481)sırasında sekbanların ayaklanmaya kalkışması sonucunda kuruldu. Padişaha bağlı askerlerden oluşturulan ağa bölüklerinin sayısı 61’di. Kanuni Sultan Süleyman döneminden (1520-1566) başlayarak padişahlar da birinci ağa bölüğünün askeri sayıldı.

Başlangıçta Yeniçeri'ler 1000 kişiden oluşurken Kanuni Sultan Süleyman döneminde 12.000, III. Mehmed döneminde 45.000 kişiye ulaşmıştır. 17 nci yüzyılın ortalarında tasarruf nedeniyle sayıları yarı yarıya indirildiği halde 18 nci yüzyıl başında 70.000, ortalarında 80.000e çıkmış, III.Selim döneminde 110.000e, II. Mahmud döneminde de 140.000 kişiye ulaşmıştır.

Yeniçerilerin kuruluşu ve düzenlenmesi Kanuni döneminde tamamlanarak ortalarının sayısı 196 olmak üzere sınırlandırılmıştır. Bu sayı sonuna kadar değişmez kaldığı halde sayıca yukarıda belirlendiği üzere bazan arttırılmış bazanda eksiltilmiş olduğundan ortalar da doğal olarak mevcudunun değişmesini gerekli kılmıştır. Önceleri her yeniçeri ortası 60, 70 ve daha sonraları 100 kişiden oluşurken, 18 nci yüzyılda 2000—3000 kişilik ortalar görülmüştür.

Yeniçeriler öbür kapıkulu askerleri gibi sürekli olarak görev yaparlar ve devletten aylık alırlardı. Üç ayda bir ödenen ve ulufe denilen bu aylıktan başka her padişahın tahta çıktığında cülus bahşişi adıyla yeniçerilere para dağıtması da bir gelenekti. Yeniçerilerin büyük bir bölümü İstanbul’daki Etmeydanı’ndaki ve Şehzadebaşı’ndaki kışlalarda yaşarlardı. Bir bölümü de sınırlardaki kalelerde görevliydi. 15.-16. yüzyıllarda yeniçerilerin evlenmeleri ve askerlikten başka işlerle uğraşmaları yasaktı. Fakat sonraları, seferlerin azalması,disiplinin bozulması ve evlenme yasağının hafiflemesiyle yeniçeriler başka işlerle uğraşmışlar, özellikle İstanbul’da esnafa karşı zorbaca hareketlerde bulunmuşlardı. Yeniçerilerin sayılarının zaman içinde artması devletin üzerinde ağır bir mali yük doğurmuş ve bunun sonucunda paralarını zamanında alamayan yeniçeriler çıkardıkları ayaklanmalarla toplumsal düzeni büyük ölçüde bozmuşlardı.

Yeniçeri Ocağının en büyük kumandanı yeniçeri ağasıdır. Padişahların tahta geçebilmeleri bu yeniçeri ağalarının onlara olan itaatine bağlı olduğu için padişahlar çoğunlukla bunları en güvendikleri kişilerden seçerlerdi. Yeniçeriler padişahın hassa askerlerinde olduğu için padişahla beraber sefere çıkarlar padişah çıkmazsa onlar çıkmazlardı. Seferlerde çadırlarını Otağ-ı Hümayunun etrafına kurup Otağa yabancı birinin girmesini engellerlerdi. Savaşlarda da ordunun merkezinde bulunurlardı.

19. yüzyılın başlarına gelindiğinde hemen hemen bütün savaşma yeteneğini yitirmiş bir başıbozuk topluluğu görünümündeki Yeniçeri Ocağı II. Mahmud’un kararlı girişimleri sonucunda 1826’da ortadan kaldırılmıştır.




Yeniocağı Teşkilatının ana çizgileri

Ocağın büyük bir kısmı İstanbul'daki kışlalarda yaşarlardı. Büyük merkezlerde yeniçeriler vardı. Kumandan " Yeniçeri Ağası" idi. " Orta" denilen taburlara ayrılmışlardı. Bütün ortalar birleşip ocağı meydana getirilerdi. Büyük taşra şehirlerde yeniçeri birlikleri,


İstanbul'da ki belirli ortalardan alınmış er ve subaylardan müteşekkildir. Yani bunların asıl bağlı oldukları yer, İstanbul'daki ortalardır. Yeniçeri ağası,
Divan-ı Hümayum üyesi, yani bakandır. Daima askerdir. Amiri sadrazamdır.
Sadrazamla Yeniçeri Ağası arasında başka bir kumandan kademesi yoktur. Ocağın herşeyinden sorumlu ve bu sorumluluğun tabii neticesi olarak ocak üzerinde her türlü yetkiyi sahipti.
Padişah bir numaralı yeniçeri sayılırdı.


Yeniçeri sancakları



Her ortanın kendi sembolünü taşıyan flamalar vardı. Her ortaya bir sancak verilirdi. Seferde bu sancak, o ortada kumandanın çadırının önüne toprağa saplanırdı.

"Azam Bayrağı" denilen sancak ise, beyaz atlastan yapılırdı.

Seferde Yeniçeri Ağası'nın önüne dikilirdi. Yeniçeri Ağası
İstanbul'da ise,
Sekbanbaşının ortağının önüne dikilirdi. Üzerine altın sırma ile Fetih ayet-i kerimesi işlenmiştir:

"inna fetehna leke mübina ve yansureke'ıllahu nasren aziza"

Büyük sancağın beyaz olması, ocağın sünni olduğunu gösteriyordu.


Osmanlı Devletinde Yeniçeri Ocağını kaldırma denemeleri

Yeniçeri ocağı kurulduğu dönemde tüm dünyadaki en güçlü ocaklardan biri olmasına rağmen özellikle


17. yüzyıl'da yani duraklama döneminde itibaren bazı sorunlar yaşanmıştır.Bu sorunların başında yeniçeri ocağına devşirme sisteminin bozulması ve yeniçeri olma yeteneğine sahip olmayanların ocağa katılması,yeniçerilerin evlenmesi,ticaret vb. başka işler yapması gelir. Tüm bu sorunlar orduda disiplinsizlik yaratmıştır ve bu savaşlara da yansımıştır.Bu disiplinsizlik öyle bir hal almıştır ki yeniçeriler sırf culus bahşişi almak için padişah değiştirme eylemlerine bile kalkışmıştır. Yaygın ifadeyle "Ocak devlet içindir" ilkesi "Devlet ocak içindir" halini almıştır. Bunun üzerine bazı padişahlar ocağı kaldırıp yeni ordular kurmak istemiştir.Bunlar özetle:


II. Osman(Genç Osman):Yeniçeri Ocağını kaldırmayı planlayan ilk padişahtır. Ancak bu fikrinin Yeniçeriler tarafından duyulması üzerine boğularak öldürülmüştür.


III. Selim:Yeniçeri Ocağını kaldırma girişimi olmamıştır ancak Nizam-ı Cedid adında ikinci bir ordu kurmuştur.



II. Mahmut:
Sekban-ı Cedid, Eşkinci ocaklarını kurmuştur ancak Yeniçeriler'in isyanı ile kapatılmıştır.Ardından 1826 yılında Yeniçeri Ocağını kaldırarak
Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunu kurmuştur(Vaka-i Hayriye)


Yeniçeriler ve Bektaşilik

Yeniçerilerin bektaşi tarikani girmesi çok yaygın bir gelenekti. Ocağa "Hacı Bektaş Ocağı" denilirdi. Ocağın Hacı Bektaş Veli tarafından kurulduğu sanılır. Ancak mevlevi, havleti, nakşi melami olan yeniçeriler de vardır. Yeniçeri
teşkilatına neden Taife-i Bektaşiye ve ağalarına da neden Ağayan-ı Bektaşiyan denilmiştir? Osmanlı yeniçeri teşkilatı Bektaşi midir?

Önce şunu belirtelim ki, bu konuda dillerde dolaşan, Sultan Orhan veya Sultan Murad'ın Hacı Bektaş-ı Veli ile bir araya geldiği, Hıristiyan asıllı gençlerden yeni teşkil olunan askere onun eliyle börk giydirildiği, hayır dua edildiği ve hatta yeniçeri adının da Hacı Bektaş tarafından verildiği tarzındaki açıklamalar tamamen asılsızdır. Elimizde Hacı Bektaş-ı Veli ile yeniçeri teşkilatının münasebetlerini aydınlatan gayet açık kaynaklar, yani Yeniçeri Kanunnamesi vardır. Zaten başta Aşıkpaşa-zade olmak üzere, ilk dönem Osmanlı kaynakları da, Kanunnamedeki bilgileri doğrular mahiyettedir.

Kanunnamedeki hükümlerden anladığımıza göre, Hıristiyan gençlerinin dinç olanlarından yeni ve muvazzaf bir ordu teşkili fikri, Bolayır Fatihi Süleyman Paşa'nın fermanıyla başlamış ve Bilecik Kadısı olan Kara Halil ile meşveret neticesi buna karar verilmiştir. Daha sonra Kara Halil'in (Çandarlı Halil Hayreddin Paşa) ilgili devlet erkanı ile görüşüp yeniçeri teşkilatını düzene soktuğu bilinmektedir. BU erkan arasında Hacı Bektaş Paşa isimli bir devlet adamı da vardır. Bunun, isim benzerliği dışında Hacı Bektaş-ı Veli ile alakası yoktur. Yeniçerilerin elbisesi ise, o zamanda keşif ve kerametleri bilinen Hacı Bektaş-ı Veli evladından Timurtaş Dede ve Mevlana evladından Emir Şah Efendi'ye danışılarak dualar ile giydirilmiştir. Mevlana'nın torunlarından olan zat, Mevlana elbisesini giydirmeyince, kepenek denilen Hacı Bektaş-ı Veli elbisesi giydirildi. O halde yeniçerilerin giydiği kisveyi Hacı Bektaş-ı Veli giymiş olabilir; ancak, Hacı Bektaş-ı Veli, yeniçeri kurulmadan vefat ettiğinden, o giydirmemiştir. Bu muvazzaf yeni ordu, kul olduğundan dolayı yeniçeri adı verilmiştir; yoksa Hacı Bektaş-ı Veli'nin isimlendirmesi değildir.

Nitekim, Aşıkpaşa-zade meseleyi şöyle açıklamaktadır:

"Bu Bektaşiler ederler kim, 'Yeniçerilerin başındaki tac, Hacı Bektaş'ındır' derler. Cevab: Yalandır ve bu börk, hod Bilecik'de Orhan zamanında zahir oldu; yukaru babda beyan edüb dururun ve illa Bektaşiler giymeğe sebeb, Abdal Musa, Orhan zamanında gazaya geldi ve bu yeniçerinin arasında bile yürüdü ve bir yeniçeriden bir eski börk diledi. Yeniçeri ana verdi. Yeniçeri üsküfini çıkardı; bunun başına giydirdi. Abdal Musa, Vilayetine geldi, ol börk bile başında, sordular kim, 'Bu başındaki nedir?' Ol etdi: 'Buna elf derler' dedi. Vallahi bunların taclarının hakikati budur."

Sonuç olarak, mesele yukarıda özetlendiği gibidir. Hacı Bektaş-ı Veli, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda emeği geçen maneviyat erlerinden ve Horasan erenlerinden biridir. Kisve olarak da onun elbisesi tercih olunmuş bulunabilir. Bu tercihte onun evladından birinin duası bulununca ve yeniçeriler de ocaklarını onun manevi himayesinde görünce, yeniçerilere Taife-i Bektaşiyan ve ağalarına da Ağayan-ı Bektaşiyan denmiştir. Sonradan bu Horasan erenlerinden olması halini kötüye kullananlar ve meseleyi saptırılan Bektaşilik mecrasına çevirmek isteyenler elbette olmuştur. Zaman zaman, aldatılan yeniçeri bölükleri de ortaya çıkmıştır. Celali isyanlarında bu anlayışın büyük etkisi vardır. Hatta sonradan yeniçerilerin ahlaken bozulmalarında da bu anlayışın etkisi vardır. Bu olumsuz etkilerin izlerini, Yeniçeri Kanunnamesinde görmek mümkündür. İşte bu olumsuz yansımalarından dolayı, 1826 yılında II. Mahmud, yeniçeri teşkilatı ile beraber, Bektaşi dergahlarını da kapatmıştır. Hedef, bu suiistimalleri önlemektir. Osmanlı yeniçeri teşkilatı, hele hele halkın anladığı olumsuz anlamda, amelsiz bir Bektaşi grubu asla olmamıştır. Gerçek manada Hacı Bektaş'ın eserleri ve asıl tuttuğu yol ise, İslamdan başka bir şey değildir.




Mustafa Kemal 1914. Sofya Ataşemiliteri iken, verilen kostümlü baloya yeniçeri kıyafeti ile gitmiş ve etrafında derin bir hayranlık uyandırmıştır.


Cebeci Ocağı




Bir minyatürde cebeci.

Cebeci Ocağı Osmanlı askerî teşkilâtında, silâhların tedariki, muhafazası ve sefer zamanında cepheye ***ürülmesiyle vazifeli kapıkulu ocağı. Ocağın mensuplarına, "Cebeciler" denilmektedir.

Cebeci Ocağı, Fatih Sultan Mehmed zamanında kuruldu. İlk zamanlarda bu ocağın
mensupları, yeniçeriler gibi, acemi oğlanları arasından seçilmekteydi. Bunlar, ocağa "şâkird" (öğrenci) sıfatıyla alınırlar, sonra asıl Cebeciler arasına geçerlerdi. Maaş defterlerinden anlaşıldığına göre Cebeciler, 59 bölük ve 37 orta bölük olmak üzere 96 odaya ayrılmıştı. Cebeci ortaları, silah yapan, tamir eden, barutları ıslah eyleyen ve harp levazımatını hazırlayan sınıflardan teşekkül ediyordu. Bunların arasında ayrı bir sınıf olarak, humbara dökücüleri, barutçular ve lağımcılar da vardı.

Cebecilerin en büyük subayına, "Cebecibaşı" adı verilirdi. Cebecibaşılık makamı boşaldığı zaman, başkethüda bu makama tayin edilirdi. Ancak bazen, Cebehâne başçavuşunun, hattâ sonraları ocak dışından da, Cebecibaşı tayin edildiği olmuştur. Cebecilerin, rütbe bakımından, Cebecibaşı ve dört kethüdadan sonra sırasıyla, cebeci başçavuşu, büyük ve orta kumandanları, odabaşıları ve küçük subaylar gelirdi. Ocağın hesap işlerine "Cebeci Kâtibi" bakardı.

Cebeciler, başlarında iki ucu omuzlarına doğru sarkan ve dört tarafı yeşil çuha olan şebkülah denilen serpuşu giyerler ve merasim esnasında bunun üzerine tüy takarlardı. Cebecilerin malûl ve ihtiyarları, ocaklarının kanunu üzere belli miktarda aylığa bağlanarak emekliye ayrılırlardı.

Cebehâne, Ayasofya Camii karşısında, son devirde yanmış olan adliye binasının yerinde idi. Burada zabit ve neferlerin odaları, silah ve sair harp malzemesi tamirhanesi ve depo bulunuyordu. Cebehâne için lâzım olan mamul ve gayri mamul bütün eşya, bu depoda bulunurdu. Yeniçerilere ait cebe (zırh) üzerlerinin kumaşları, tolga kılıfları, zırh keseleri, meşin, bakır, pamuk ipliği, keten, çelik, kayık, tüfenk maşası, Cebehâne ambarında bulunan eşyalardan bir kısmıdır. Bunlardan başka kürek, kazma ve bunların sapları, tüfenk kundağı ve diğer imal edilmiş malzemeler, hep burada bulunur ve yapılırdı. Bu eşyadan icab edenlerin, lüzumu hâlinde donanmaya ve kalelere sevkleri Cebecibaşıya aitti. Cebehâne'de levazım azaldığı zaman, bu noksanı Cebecibaşı dîvâna arz eder ve noksanlar tamamlanırdı. Yeniçeriler, devlet merkezinde bulunurlarken tüfenk taşımaları yasak olduğundan, bunların talim zamanlarında kullanacakları tüfenkleri, Cebecibaşı verir ve işleri bitince yine geri alırdı.

Kalelere silah ve cephane gönderilmesi, oradaki cephanenin muhafazası, Cebeci Ocağı tarafından gönderilmiş olan Cebecilere aitti. Bu kalelerdeki silah, cephane ve barut gibi harp levazımının muayeneleri ve işe yarayıp yaramayacağının tetkiki, Cebecibaşı tarafından yapılırdı. Kalelerde hizmet eden Cebeciler de, Yeniçeriler gibi üç sene müddetle kale hizmetinde bulunurlar ve sonra merkeze getirilip, yerlerine başkaları gönderilirdi. Bu cebecilerin başlarında, zabitleri bulunurdu.

Savaş zamanında, yeniçerilere ait harp levazımatı, Cebeciler vasıtasıyla katır ve develerle nakledilir ve harp mıntıkasına girildikten sonra, kendilerine dağıtılırdı. Ordu, savaş meydanında yerini aldığı zaman, Cebeciler, kanun üzere, ordunun merkez cephesinin gerisinde bulunurlardı.

Cebecilerin sayıları, devirlere göre artıp, eksilme göstermiştir. Kanunî devrinde sayıları 700 iken, 1570 yılında 4000, Eğri seferinde 3000, Dördüncü Murad devrinde 7000-8000 olmuş, 1702 yılında ise 2500’e kadar indirilmiştir.

1826 yılında, İkinci Mahmud Han, yeniçerilerle birlikte artan itaatsizlikleri dolayısıyla, Cebeci Ocağını da kaldırdı.

Daha sonra, modern bir anlayışla Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediyye ordusunun tesisiyle birlikte, 1054 neferden meydana gelen yeni bir Cebehâne sınıfı kuruldu. Sağ ve sol kol olarak tertip edilen ve birer Bölükbaşının kumandanlığı altında idare olunan bu yeni teşkilat, 1860’a kadar, varlığını korumuştur.



Topçu Ocağı



Topçu Sancağı



Keçeli Nefer,Yeniçeri Neferi,
Nizamı Cedid Binbaşışı III. Selim Kurduğu Yeni Orduda Binbaşı,
Topçu Başı Topçu Kumandanı,
Binbaşı II. Mahmud’nin Kurduğu Yeni Orduda Binbaşı.




Süvari Topçu Neferi (sol), Piyade Topçu Yüzbaşı (orta), Süvari Topçu Neferi (sağ).


Bir minyatürde topçu ocağı askeri.



Topçu Ocağı Osmanlılarda kapıkulu ocaklarının yaya kısmından olup, top dökmek ve top kullanmakla vazifeli askerlerin mensup olduğu ocağa verilen ad.

Sultan Birinci Murad devrinde yeniçeri ocağının teşkilinden az sonra, acemi ocağından alınan neferlerle ilk olarak topçu ocağı kuruldu. İstanbul’un fethinden sonra, Galata suru dışında Tophâne denilen yerde topçu kışlaları ve sâbit top dökümhânesi yapıldı. Sonraları; Belgrad, Budin, Temaşvar, İşkodra, Gülamber, Provişte gibi yerlerde ihtiyaca göre tophâneler kurulup top döktürüldü.

Topçu ocağına sertopi nâmıyla da anılan topçubaşı nezâret ederdi. Onun emrinde bulunan dökücübaşı (serihtegân), dökümhâneden sorumluydu. Onun da maiyetinde; yardımcısı, tâmirci, dökümcü, burgucu, yamacı, demirci, marangoz gibi sanatkarlar bulunurdu.

Tophânenin; hesap ve alım-satım işlerine tophâne emîni bakardı. Îmâlât ve ihtiyaçlarından da Tophâne Nâzırı mesuldü. Topları kullanmak ise, ağa bölükleriyle cemaat ortalarının vazifesiydi. Beş ağa bölüğü ve yetmiş cemaat ortası vardı. Her orta veya bölükte bir çorbacı, bir odabaşı ve diğer küçük rütbeli subaylar bulunurdu. Ocak kethüdâsı, ocak çavuşu ve kâtibi de, bu ocağın büyük âmirleriydi. Topçu ocağı, sarı-kırmızı bayrak taşırdı.


Humbaracı Ocağı




Humbaracı Sancağı


Humbaracılar Tımarlı /Ulufeli /Tımarlı Subayı

Humbaracı Ocağı, Osmanlı Devleti'nde orduda humbara yapan ve kullanan sınıfın bağlı bulunduğu ocaktır. Kumbaracı ocağı da denilmektedir.

Merkezde bulunan kale humbaracıları tımarlı, Topçu ve Cebeci ocaklarına bağlı humabarcılara ise ulufeli denilirdi. Humbaracılık, Osmanlı Devleti'nde
16. yüzyılda Mustafa ismindaki bir topçu bölükbaşısının ilk tunç humbara dökümhanesini kurmasıyla ortaya çıkmıştır.Humbaracı Ocağı'nın ıslahı ilk olarak
18. yüzyılda, Humbaracı Ahmed Paşa ve Sadrazam Osman Paşa'nın isteği üzerine gündeme gelmiştir. 1731'de ıslah projesi hazırlandı ve iki yıl sonra da Üsküdar'da Humbaracı Ocağı kuruldu. Böylece

Bosna'dan 300 ulufeli humbaracı adayı ile çeşitli kalelerden seçilen 300 tımarlı humbaracı eğitime başlayarak humbara imalathanesi kurulması yolunda adımlar atıldı. Bir yasa ile tımarlılar 25'er kişilik gruplar halinde İstanbul'a giderek eğitim almaları sağlandı.



1783'te Sadrazam Halil Hamid Paşa humbaracılar için yeni düzenlemeler getirdi ve

1792'de çıkarılan bir nizamnameyle humabaracıların yetkileri arttırıldı. Humbaracılar, Ahmed Paşa'nın çabalarıyla ordunun en disiplinli ve düzenli sınıfı durumuna gelmişti.



Kapıkulu Ocağı'ndaki bozukluklar ve düzensizlik zamanla Humbaracı Ocağı'nı da etkilemeye başladı. 1826 yılında Vaka-i Hayriye sırasında Humbaracıların devletin tarafında olarak topçu ve cebecilere destek olmuştur. Humbaracı Ocağı, Sultan


II. Mahmud zamanında Asakir-i Muhammediye'nin kurulmasıyla kaldırılmış fakat varlığını Sultan II. Abdülhamid dönemine kadar sürdürmüştür.



Lağımcı Ocağı

Lağımcı Ocağı Osmanlı ordusunda lağımcı sınıfının bağlı olduğu ocak. Timarlı ve ulûfeli olan lağımcılar, yer altından yollar açarak fitil ve barutla kale bedenlerini yıkmak ve siper kazmak gibi vazîfelerde bulunurlardı.

Kapıkulu ocakları arasında yer alan lağımcı ocağının ne zaman kurulduğu bilinmemektedir. İkinci Murâd döneminde Rumeli kalelerinin fetihlerinde büyük yararlıklar gösterdikleri bilinmektedir. Lağımcıların ulûfeli olanları Fâtih Sultan Mehmed devrinde cebeci ocağına bağlandı. Ocağın âmiri cebecibaşıydı. Eyâlet askerleri arasında kurulan lağımcı birliğinin âmiri ise lağımcıbaşıydı. Bu ocağın kethüdâ, çavuş ve alemdâr denilen subayları da mevcud olup, bunlara geçim için dirlik olarak zeâmet; askerlere ise timar verilirdi. Zeâmetli ve timarlı lağımcılar seferlere atlı olarak iştirak ederlerdi.

Lağımcı neferlere (askerlere), başlarında bulunan subayları tarafından kuruluşundan îtibâren geometri ve diğer mîmârî sanatlara âit bilgiler ile lağım bağlama usulleri en iyi şekilde öğretilirdi. Lağımcı nizamnâmesine göre, iki yüze yakın tâlim bilgileri yanında bunlara yardımcı bilgileri öğrenmek şarttı. On yedinci asrın ortalarından îtibâren bozulmaya başlayan ve gitgide sanattan anlamayanlarla dolan bu sınıf, 1792 yılında yapılan nizamnâme ile düzeltilmeye çalışıldı. Ancak bir netice alınamaması üzerine, 1826 yılında yeniçerilikle birlikte ortadan kaldırıldı.


Sakalar

Osmanlı ordusuna su taşımakla görevli olan hademelerdir. Çoğunlukla sakalar çocuklardan oluşur...

Kapıkulu Süvarileri:

Silahtar



Silahtar Bölüğü Sancağı

Silahtar yapmak istedikleri zülüflü ağayı, aşağı koğuşlardan birinde de olsa, evvela bir fermanla hasoda'ya aldırtmış ve sonra da silahtar tayin etmişlerdir. Silahtar ağa olmak bir enderunlu için en büyük gaye idi. Silahtar ağa padişah sabah namazı vaktinde haremden çıkıp enderun'a geldiği andan, bazen yatsı namazından sonra harem'e döneceği ana kadar sürekli hükümdarın yanında bulunurlardı. Padişah ile devleti bilfiil idare eden sadrazam arasında muhabere vasıtası silahtar ağaydı. bir sadrazam için silahtar ağa ile bağdaşmamak, en ufak bir bahane ile sadrazamın azline sebep olurdu. Bir silahtarın husumetine uğramak ise ekseriya vezirin idam edilmesine kadar giderdi. Saraydaki tüm silahlardan ve padişahın silahlarından sorumlu olurlardı 6 bölük halkıda denen kapıkulu süvarilerinden silahtar bölüğünün başında bulunur ve savaşta merkezde padişahın yanında yer alırlardı. Silahtar ağalar saraydan bir devlet memuriyetiyle çıkacakları zaman, kendilerine en az beylerbeyi rütbesiyle paşalık verilirdi. Son derece nüfuz sahibi gözde silahtarlar da vezir veya kaptanıderya gibi önemli mevkilere getirilirlerdi. Pek azı sonrada sadrazamlığa getirilirdi ve ekseriya da padişahın ya kızını yahut kız kardeşini alarak hanedana damat olurlardı.

Sipahi



Sipahi Sancağı

Sipahi Bölüğü Sancağı


Viyana Kuşatması esnasında bir sipahi

Osmanlı kapıkulu ocağının atlı askeri. Tımar sahibi süvari askeri. Ordunun en
büyük gücünü oluştururlardı. Savaş zamanında öşürünü aldıkları topraklardan yetişen hayvanlarla savaşa katılırlardı. Fakat cephaneyi devletten alırlardı. Tımarlı sipahiler Türk soyundan gelirdi. Cezayir, Tunus, Trablusgarb, Mısır, Yemen, Bağdat gibi Arap eyaletlerinde sipahiler yoktu. Tımarlı sipahiler Padişah Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) zamanında en parlak devirlerini yaşadılar. O tarihler arasında 166.200 tımarlı sipahi vardı; bunun 74.000'i Rumeli, 91.600'ü Anadolu tımarlı sipahisidir. Osmanlı atlı ordusu, iki orduya ayrılırdı: Rumeli atlı ordusu ve Anadolu atlı ordusu.
Meydan muharebelerinde ordu düzeninin sağ ve sol kanatlarını sipahiler teşkil ederdi. 17. yüzyıldan itibaren tımarlı sipahiler bozulmaya başladı. Yeniçeriler gibi kanlı bir tasfiyeden uzak sessizce ortadan kalktılar. Sultan Abdülmecid 19 Ocak 1841 fermanı ile birçok tımarlı sipahiyi emekliye sevk etti. Fakat tımarlarını hayatlarının sonuna kadar ellerinde bıraktı. 1844'te bir kısım tımarlı sipâhisi, atlı jandarma olarak hizmete alındı. 1850'den sonra hiçbir tımarlı sipahi kalmamıştır. Yerlerine geçen atlı birlikler Kapıkulu Süvarileri'dir.


Sipahiler

timar sâhibi süvâri askeri. Osmanlı ordusunun esâsı ve en büyük kısmını timarlı sipâhi denilen atlı ordusu teşkil etmekteydi. Timarlı sipâhiler kapıkulu sınıfları gibi maaşlı değildi. Leventler ve akıncılar gibi ganimetlerle geçinmezler, yaşamaları için devlet toprak verirdi. Toprağın üzerinde köylü vardı. O köylüden vergiyi timarlı sipâhi toplar. Bununla hem kendini geçindirir, hem de atları ve silâhları devamlı hazır bulundururdu. Timar, ordunun er ve subaylarına sürekli askerlik hizmetlerine ve kendilerinin ve adamlarının harbe hazır olmaları, sefere çıkarıldığında hazineye yük olmadan getirdikleri silâh, malzeme ve yiyeceklere karşılık ödenen bir maaş gibiydi.

Selçukluların Arapça ıktâ dedikleri böyle toprağa Osmanlılar, tâbiri Türkçeleştirerek dirlik demişlerdir. Dirlikler gelirleri bakımından üçe ayrılırdı. Yıllık geliri 19.999 akçaya kadar olan dirliğe, timar; 20.000 akçadan 99.999 akçaya kadar olan zeâmet; 100.000 akçadan îtibâren gelir getirene de has denilirdi. Burada gelir tamâmen vergi mânâsındadır. Yâni ürünün gerçek değeri değil, üründen köylünün devlete verdiği vergi değeridir. Bu vergiyi, diğer bâzı vergilerle berâber toplamak hakkı dirlik sâhibi sipâhiye âitti.

“Edn┠denilen küçük timar sâhipleri er ve erbaş; “evsâf” denilen orta timar sâhipleri astsubay; “âl┠denilen büyük timar sâhipleri küçük rütbeli subay derecesindeydiler. Küçük zeâmet sâhipleri binbaşı, orta zeâmet sâhipleri yarbay, büyük zeâmet sâhipleri albay derecesinde yüksek rütbeli süvâri subaylarıydı. Bu sonunculara alay beyi deniliyordu ki, sonradan Farsçalaştırılarak miralay ve bugün aynı mânâda albay olmuştur. Sancakbeyi tümgeneral ve beylerbeyi orgeneral rütbesindeki kişilerin dirliğine “hâs” deniliyordu. Vezirlerin, hânedan üyelerinin de hâsları vardı. En büyük hâslar pâdişâha âitti.

İki türlü tımarlı olurdu: Tezkireli ve tezkiresiz. Tezkireli tımarlılar, tımarı merkezden, yâni İstanbul’da Dîvân-ı Hümâyundan doğrudan doğruya alanlardır. Tezkiresiz timarlılar ise dirliklerini Beylerbeyinin arzı üzerine alırlardı.

Bir tımarın ilk üç bin akçalık çekirdek kısmına kılıç gerisine terakki denilirdi. Zîrâ her üç bin akça için sipâhi yanında kendisi gibi atlı ve teçhizatlı bir asker getirmeğe mecburdur. Cebeli denilen bu erler, sipâhinin çocukları, kardeşleri, akrabâsı olacağı gibi, toprağı işleyen herhangi bir kimse de olabilirdi. Bâzı tımarlarda kılıç iki bin akçaya, hatta daha aza düşebiliyordu. Bâzı timarlarda ise en çok altı bin akçaya kadar çıkabiliyordu.

Sipâhi, timarın bulunduğu topraklarda yaşar, köylülerden vergisini genellikle mal olarak alır ve bu geliri kendisini ve cebelilerini geçindirmek için kullanırdı. Köylerdeki düzeni korurdu. Sipâhilerin, tımarları içindeki devlet topraklarını, çiftçilere dağıtırken, verdikleri vesikaya sipâhi senedi denirdi. Birinci Murâd Han zamânında tesis edilen sipâhilerin Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşmesinde ve İslâmlaşmasında büyük hizmetleri görüldü.

Rumeli tımarları, Anadolu tımarlarından dahaverimliydi. Anadolu’da üç bin akçaya kadar olan tımarlar orduya bir cebeli verdiği hâlde, Rumeli’de üç bin akçaya kadar olan tımarlardan iki, hatta üç cebeli çıktığı olurdu. Tabiî tımarların üzerinde yaşayan köylü çiftçilerin Anadolu eyâletlerinde büyük çoğunluğu Türk olduğu halde, Rumeli eyâletlerinde ancak yarıya yakını Türk, yarıdan fazlası, bâzı bölgelerde çok daha fazlası Hıristiyan Ortodoks, bâzı bölgeler de Katolikti.

Sefer ilân edilince sipâhiler, Seraskerin bulunduğu yere gelir, yoklama olurlar, dirlik sipâhileri ve cebelileri ayrı ayrı deftere yazılırdı. “Sipâhi ve cebeli falanca paşanın defterlisidir” diye bilinirdi. Sefere dâvet olunup da sefere iştirak etmeyen sipâhinin elindeki timar zaptolunur, başkasına verilirdi. Kânunen ***ürmek mecburiyetinde oldukları cebeli ve gulâmı getirmeyenler ve ***ürüp de kaçanların yerlerine diğerlerini tedârik edemeyenler hakkında da aynı muâmele tatbik olunurdu.

Yığınak emri gelince her tımar sâhibi, cebelileriyle berâber, kendi kazâsının belirli yerinde toplanırdı. O kazâdaki timarlılar, çeribaşı denilen sipâhi yüzbaşısının emrinde bulunurlardı. Çeribaşı da alay beyinin emrine giriyordu. Alayını toplayan alay beyi, sancak beyine gidip hazır olduğunu bildiriyordu. Kendi mâliyet askerini de alan sancak beyi, bu sipâhi alayıyla berâber, beylerbeyine katılmak üzere harekete geçiyordu. Bu iş büyük bir süratle yapılıyordu.

Beylerbeyilerin izin vermesiyle sancak beyleri tarafından bir kısım sipâhiler memleket muhâfazası için yerlerinde bırakılabilirdi. Sipâhi sefere gittiğinde yerine vekil olarak bıraktığı korucu, dirlik sâhibinin yokluğunda toprağın muntazaman işlenmesine nezâret ederdi. Eğer sipâhi harbin uzaması hâlinde kışı hudutta geçirmek emri alırsa, dirliğine harçlıkçı denilen bir vekil göndererek, yıllık gelirini bulunduğu yere getirtirdi.

Timar ve zeâmet; sâhibi ölünce, ekseriya büyük oğluna, yoksa kardeşine veya yeğenine verilirdi. Fakat bunun için timar ve zeâmetin bağlı olduğu alay, vârisin toprağı idâre edebilecek kâbiliyet ve şartlara hâiz olduğuna şehâdet ederlerdi. Zâten bir sipâhi subayı, yerine geçecek birini yıllar boyunca hazırlayıp, yetiştirirdi. Bu sûretle dirlik tecrübesiz insanların eline geçmezdi.

Timar ve zeâmet sâhipleri, arâzileri üzerindeki toprakları üç yıldan fazla işlemezlerse, dirliklerini kaybederlerdi. Toprak işlememek, Allahü teâlâya karşı bir günah sayılırdı. Zîrâ toprak sâyesinde Allahü teâlânın kulları beslenirdi. Timar her eyâlette bulunmazdı. Meselâ Cezâyir, Tunus, Trablusgarb, Mısır, Yemen, Bağdat gibi eyâletlerde timar ve zeâmet yoktu. Çoğunlukla Türk nüfûsunun bulunduğu eyâletlerde timar ve zeâmet teşkilâtı yapılmıştır. Timarlı sipâhi tamâmen Türk soyundan gelirdi.

Sultan Birinci Süleyman Han (1520-1566) zamânında timarlı sipâhiler, en parlak devrini yaşadı. Bu zamanda 166.200 timarlı sipâhi vardı; bunun 74.000’i Rumeli, 91.600’ü Anadolu timarlı sipâhisiydi. Bu sûrette Türk atlı ordusu, iki orduya ayrılırdı: Rumeli atlı ordusu ve Anadolu atlı ordusu. Meydan muhârebelerinde ordu düzeninin sağ ve sol kanatlarını bu iki ordu teşkil ederdi. Kapıkulu askerleri merkezde bulunurdu. İlk zamanlarda, Rumeli timarlı ordusunun kumandanı Rumeli Beylerbeyi, Anadolu timarlı ordusunun kumandanı da Anadolu Beylerbeyi idi. Fakat sonradan bu iki kanada da pâdişâh tarafından seçilen vezirler kumanda etmeye başladı. Sultan Süleyman Han devrinde bu iki ordu o derece büyüdü ki, sefer Avrupa’da olduğu zaman çok defâ Anadolu sipâhi ordusu çağrılmaz veya bâzı birlikler çağrılırdı. Sefer Asya’da ise, Rumeli askerleri ya çağrılmaz veya bâzı birlikleri sefere katılmak için istenirdi.

Timarlı sipâhiler 17. yüzyıla doğru bozulmaya başladı. Kuruluşlarından beri Osmanlı Devletinin târihinde büyük bir rol oynayan timarlı sistemi, yeniçeriler için olduğu gibi kanlı ve ızdıraplı bir tasfiyeden ziyâde, sessiz sedâsız bir sûrette ve herhangi bir sarsıntıya sebep olmadan ortadan kalktı.

Asırlar boyunca sipâhiler, memleketin en uzak köşelerine kadar yayılıp, köylüyle iç içe yaşadı ve uzun müddet zirâî iktisâdiyatın ve devlet toprak siyâsetinin faal mümessilleri rolünü oynamıştı. Pâdişâhın, devletin en ücrâ köşelerindeki sâdık temsilcileriydiler. Köylerin şenlenmesinde, bayındır hâle gelmesinde her türlü yardımda bulunurlardı.

Timarlı sipâhilerin 17. asrın son yıllarında, hele 18. asırdan îtibâren sayıları önemli ölçüde azaldı.

Kapıkulu süvârilerinin ehemmiyet kazanması ile Sultan Abdülmecîd Han (1839-1865), 19 Ocak 1841 fermanı ile birçok timarlı sipâhiyi emekliye sevk etti. Fakat timarlarını hayatlarının sonuna kadar ellerinde bıraktı. 1844’te bir kısım timarlı sipâhisi, atlı jandarma olarak hizmete alındı. Zâten uzun müddetten beri ne sipâhi olarak, ne saray mensubu olarak kimseye timar verilmiyordu. Ölen timarlı sipâhilerin çocukları İstanbul’a getirilip, askerî mekteplere veriliyordu. 1850’den sonra timar da, sipâhi de kalmadı.


Sağ Ulufeciler


Savaşta ordunun ağırlıklarını ve hazineyi korurlardı. Ayrıca saltanat sancaklarını korurlardı. Sağ Ulufeciler,Osmanlı Devleti askeriyesinin Hassa Ordusu'nun Süvariler kısmında yer alırdı. Bu bölüğe Yeşil Bayrak da denilirdi. Sağ ulufeciler 120 bölükten oluşurdu. Sağ ulûfeciler, seferde pâdişahın ve sipahi bölüğünün sağında yürürlerdi. Savaş meydanında ve ordunun konak yerinde ise, pâdişâh sancağının sağında dururlardı. Hazîneyi korumak bunların görevleri arasındaydı. Ulufecilerden toplam 7 kişi tayin edilen bölük subaşılığına Subaşı sıfatıyla sağ ulufecilerden 4 kişi tayin edilirdi.Ayrıca ordumuz için de büyük bir önemi vardı. Bu yüzden sağ ulufeciler osmanlı donanmasında yer almaktadır.

Sol Ulufeciler

Sol ulûfeciler, seferde pâdişahın sağında yürüyen sipah bölüğünün solunda yürürlerdi. Savaş meydanında ve ordunun konak yerinde ise, pâdişâh sancağının solunda dururlardı. Hazîneyi korumak bunların görevleri arasındaydı. Ulufecilerden toplam 7 kişi tayin edilen bölük subaşılığına Subaşı sıfatıyla sol ulufecilerden 3 kişi tayin edilirdi. Ayrıca Osmanlı ordusu için de büyük bir önemi vardı. Bu yüzden sol ulufeciler osmanlı donanmasında yer almaktadır.

Sağ Garipler -Sol Garipler

Gureba Osmanlı ordu teşkilatında kapıkulu süvarisini teşkil eden altı bölükten, Gureba-i Yemin ve Yesar bölüklerinin adı. Gureba, garip kelimesinin çoğulu olup, “yabancı, kimsesiz, misafir” manasındadır.

Gureba bölüklerine Galata, İbrahimpaşa ve Edirne saraylarından çıkan acemiler, savaşta yararlık gösteren Arap ve Acem gibi yabancılar ve yeni Müslüman olmuş gençler alınırdı. “Aşağı Bölükler” veya “Garib Yiğit Bölükleri” diye de anılan bu birlikler,Sağ Garibler(Gureba-i Yemin) ve Sol Garibler (Gureba-i Yesar) adlarıyla ikiye ayrılırdı.

Sefer esnasındaki yürüyüşlerde sağ garibler sağ ulufecilerin sağında; sol garibler, sol ulufecilerin solunda giderlerdi.Muharebede ise, sağ garibler padişahın sağındaki sancağın dibinde,sol garibler sol alem dibinde bulunurlardı. Sefer esnasında merkez kolunda her gece otağ ve ağırlıkları koruyan gureba bölüklerinin, savaş esnasındaki en önemli vazifeleri ise Sancak-ı şerifin korunması idi.

Gureba-ı Yeminin bayrakları sarı ile beyaz; Gureba-i Yesarınkiler ise, yeşil ile beyazdı. İki bölüğün de silahları bir pala, bir mızrak ile eğerin başına asılı, “Gaddare” adı verilen kılıçtı. Osmanlı başkentinde kışlaları yoktu. İstanbul, Edirne ve Bursa etrafındaki köy ve kasabalara yerleştirilmişlerdi. İstanbul’da bulunanlar, evli ise evlerinde, değilse hanlarda ikamet ederlerdi. On altıncı yüzyılda Gureba bölüklerinin mevcudu 1000 ve 1500 nefer arasında değişiyordu. On yedinci yüzyılda ise, sağ garibler 410, sol garibler ise 312 mevcutlu idi.

Her iki bölük, hükümdarın bizzat katıldığı savaşlara katılırlardı. Gureba-i Yemin ve Yesar’ın ayrı ayrı ağası, kethüda, kethüda yeri, katip, kalfa adlarıyla anılan büyük ve başçavuş, çavuş rütbelileri vardı. Maaşları kıdem ve ehliyete göre olup, veziriazamın huzurunda dağıtılırdı. İki bölük de, Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra 1826 tarihinde, gümrükten bir miktar maaş bağlanarak emekli edilip, tarihe karıştılar.


Sağ Garipler
Savaşta ordunun ağırlıklarını ve hazineyi korurlardı .

Sol Garipler

Savaşta saltanat sancaklarını korurlardı.


Eyalet Askerleri
Yerli Kulu

Yerli kulu piyadesi eyalet paşaları ile sancak beylerinin komuta ve idaresinde bulunan komutanlarıda bunlar tarafından tayin olunan muntazam ve disiplinli bir askeri sınıfıdır. Bu sınıfa dahil askerler de gördükleri hizmetlere göre, 1. Azepler, 2. Sekban ve tüfekçiler, 3. İcareliler, 4. Lağımcılar, 5. Müsellemler olmak üzere beş gruba ayrılır.

Azab

Anadolu beyliklerinde donanma hizmetinde kullanılan asker. Osmanlı askeri teşkilatında hafif yaya askeri. Azab, Arapçada evli olmayan, bekar erkek demektir.

İlk azab teşkilatını Aydınoğlu Umur Bey İzmir’de kurdu. Umur Bey Latinlerle yaptığı çarpışmalarda azab denilen donanma askerlerinden çok faydalandı. Osmanlılarda ise, henüz Yeniçeri Ocağı kurulmadan önce, azab teşkilatı mevcuttu. Azablar Anadolu’dan toplanmış dinç ve kuvvetli Türk gençlerinden meydana geliyordu. Bunlar; yaya, kale ve donanma azabları olmak üzere üç sınıftı.

Yaya azabları, harp vukuunda ihtiyaca göre 20 veya 30 haneden bir kişi alınmak suretiyle toplanırdı. Diğer haneler de seçilen bu azabların masraf ve iaşelerini karşılamakla mükellef tutulurdu. Askerden kaçmaması için her azabın bir kefili vardı. Kaçtığı takdirde masraf bu kişiden alınırdı. Azablar vergiden muaftılar. Kara savaşlarında düşmanın ilk saldırısını karşılamak azabların vazifesiydi. Düşmanı ilk önce ok yağmuruna tutan azablar, göğüs ğöğüse harbe girdiklerinde belli bir plan dahilinde iki yana açılırlar ve düşmanı topçu kuvvetleri ile karşı karşıya bırakırlardı. İşte bu anda Osmanlı topçusunun seri atışı sonunda düşmana öldürücü darbe indirilmiş olurdu.

Azabların Muharebe esnasında sayıları belirli olmayıp, düşmanın durumuna göre çok veya az olurdu. Ankara muharebesinde ve İstanbul’un fethinde 20.000 azab vardı.Otlukbeli savaşında Anadolu azabları 20.000 ve Rumeli azabları 10.000 kişiydi. Azablar kırmızı börk giyerlerdi. Silahları ise ok, yay ve omuzda asılı pala ile kalkandan ibaretti. Bazan da mızrak, yani kargı taşırlardı. Yaya azabları ilk dönemlerden 16. asır ortalarına kadar savaşlarda büyük hizmet verdiler.

On beşinci asrın başlarında azablar Osmanlı Bahriye teşkilatında da kullanılmaya başlandı. Bahriye azabları kabiliyetlerine göre kaptanlığa kadar yükselme imkanına sahiptiler. Bunların yedi-sekiz tanesi bir bölük sayılır ve bölükbaşısına “reis” denilirdi. Reisliğe ise “badhani” denilen yelkencilikten geçilirdi. Reisten sonra odabaşı ve ahçıbaşı gelirdi. Reis aynı zamanda gemi süvarisi olunca “vardiyan-başı” denilirdi. Süvari olan reis daha sonra kaptan olurdu. Ayrıca bölüksüz reis sınıfı vardı. Kıdemli yelkencilerin terfi sırası geldiğinde boş bölükbaşılık bulunmazsa, bunlara bir rütbe olarak reislik, yer açılınca da bölüklü reislik verilirdi. Deniz azabları arasında 150 kadar bölüksüz reis bulunurdu. Bahri azablarının bir kısmı tersanede bir kısmı da gemilerde hizmet ederlerdi. Gemilerde bulunanlara “Azaban-ı donanma”, tersanedekilere de “Azaban-ı tersane” denirdi. Azabların tersane yanında bir kışlaları vardı. Bugün buraya Azapkapı denilmektedir.

Ayrıca hudut kalelerinde yaya azablarından teşkil olunan bir azab birliği görev yapardı. Kale içinde oturan bu askerlerin bir kısmı ulufeli (maaşlı) bir kısmı timarlıydı ve her kalede belli bir mikdarı değişmez sayıda idiler. Ulufeli azab layık görülürse, timarlı olurdu. Azab teşkilatı, Sultan İkinci Mahmud Han döneminde kaldırıldı.



Sekban

Yeniçeri ocağının altmış beşinci ortası mensubuna verilen ad. Sekban teşkilâtı, Sultan Birinci Murâd zamânında pâdişâhın av maiyeti olarak mevcuttu.

Fâtih Sultan Mehmed Han zamânına kadar bağımsız bir teşkilât olan sekban ocağı, 1451'de, yeniçerilerin taşkınlık etmeleri üzerine itâatsizlik eğilimini kırmak için Fâtih'in emriyle yeniçeri ocağına dağıtıldı. O zaman sayıları, altı-yedi bin civârındaydı. Beş yüz sekban da av hizmeti için alıkonuldu.

Yavuz Sultan Selim Han devrinde bütün sekbanlar, bir orta hâline getirilerek, yeniçeri ocağının altmış beşinci ortasını oluşturdular. Piyâde ve süvârî sekbanlar, pâdişahla berâber ava giderler, av köpekleri yetiştirirler, sekban fırınında çalışırlardı. Savaş zamânında, diğer yeniçerilerle birlikte çarpışmaya giderlerdi.

Sekbanların başında sekbanbaşı bulunurdu. Sekbanbaşı, yeniçeri ağası İstanbul'da bulunmadığı zaman ona vekâlet eder, şehrin güvenliğinden o sorumlu olurdu. 1590 yılından sonra, vezir ve beylerbeyilerine sekbanlardan bir miktar muhâfız verildi. Bunlar, eyâletlerde paşaların kapı halkının çekirdeğini meydana getirdiler. Sekbanlık da, 1826'da yeniçeri ocağı ile beraber kaldırıldı.


Tüfenkçi

Yerlikulu piyadelerinden olan sekbanlar, askere ihtiyaç hasil oldugu zaman, gönüllü olarak toplanan köy halkindan olduklari için, diger birlikler gibi saglam bir askerî egitime sahip degillerdi. "Salyâne"den kurtulmak için zaman zaman Hiristiyanlar bile bu birlige istirak edebiliyorlardi. Bunlar, bulunduklari bölgenin pasasindan baskasini tanimazlardi. Hizmet gördükleri müddetçe ulûfe alirlardi. Sekbanlar, "Bayrak" ismi ile siniflara ayrilirlardi. Sekban bölükbasisi ve Bayraktar adinda subaylari vardi. Bunlar, silah olarak kiliç kullanirlardi.Zamanla sekbanlarin önemleri azalinca bunlarin yerini "Tüfekçi" adi ile yeni bir piyade sinifi aldi. Her elli-altmis tüfekçi bir bayrak kabul edilerek, "Gönüllü zabiti" adi verilen bir subayin komutasi altinda bulunurdu. Her sancak veya eyaletteki tüfekçi bayraklari, "Tüfekçi basi" adi verilen bir subayin komutasina verilirdi. Önemli eyaletlerden üçer veya beser tüfekçi basi varsa, bunlardan biri bas seçilerek adina "Serçesme" denirdi.



İcareli
İcareli, Osmanlı Devleti'nde, sadece sınırlarda bulunan kent ve kalelerde kullanılan yerli topçulardır. Bunların subayları kuşkusuz topçuluk bilgileri bulunması gerektiğinden Eyalet Paşalarının komutasında bulunmak üzere İstanbul'dan gönderilirlerdi. Buna da Topi ya da Topçu Ağası denilirdi. Bu topçulara ücretli olarak çalıştırılmalarından icareli denmiştir.


Lağımcılar

Yerlikulu askerinin bir bölümünü teskil eden bu sinif, hududa yakin bulunan önemli bazi kalelerin aniden muhasara edilmesi düsünülerek kurulmus bir siniftir. Ayrica düşman tarafindan kazilacak hendek ve tünellere mukabil hendek ve tünel kazmak suretiyle harbi kazanmak gayesi güdülmüstü. Kapıkulu ocaklarindan olan Lagimcilarla ayni vazifeyi görmelerine ragmen bunlarin durumlari daha farkli idi. Zira bunlar, baris zamanlarinda da bagli bulunduklari kalelerde bulunuyor ve genellikle Hiristiyan tebeadan meydana getiriliyorlardi. Bunlar, devlet merkezinden gönderilen ve "Lagimcibasi" denilen bir subayin komutasina verilmislerdi.

Serhad Kulu

Osmanlı kara ordusunun, önemli bir bölümünü meydana getiren eyalet askerlerinin bu ikinci sinifi olan Serhad kulu da, hizmet ve durumlarina göre ayri kategorilerde mutalaa edilmistir. Bu sinif: Akıncılar, Deliler, Gönüllüler ve Besliler olmak üzere daha küçük birliklere ayrilmislardir.

Akıncılar

Serhad kulu grubunun en önemli birligini akıncılar teskil ederdi. Müslüman Türklerden meydana getirilen hafif süvari kuvvetlerine verilen bu isim, 500 sene sonra Avrupa'da "komando" olarak ortaya çikacaktir.

Serhad denilen hudud boylarinda bulunan akıncılar, fevkalade disiplinli bir teskilata sahiptiler. Bunlar, atlarla düşman içlerine kadar sokulur, gerek bizzat gördükleri, gerekse düşmandan elde edilen esirler vasitasiyla ögrendikleri bilgileri degerlendirerek önemli bir istihbarat agi kurmuslardi. Öncü kuvvetler olduklari için, ordunun kesif hizmetlerini görüyorlardi. Bundan baska onlar, düşman topraklarindaki araziyi tedkik ederek orduya yol açiyorlardi. Çok seri hareket ettikleri için, düşmanin pusu kurmasina imkan vermiyorlardi. Ayrica ordunun geçecegi yerlerdeki mahsulü korumak suretiyle ekonomik bir fayda da sagliyorlardi. Akıncılar, esir almak suretiyle bölgede bulunan nehirlerin geçit yerlerini de ögreniyordu. Bunun içindir ki akıncılar, esas ordudan dört bes gün daha ileride bulunurlardi. Günümüzün motorize birlikleri gibi pek seri ve sür'atli hareket ettikleri için, düşmana karsi dehset saçar ve onlarin maneviyati üzerinde çok etkin psikolojik tesirde bulunurlardi.

İslami suurdan kaynaklanan bir ruha sahip olan akıncılarin, ordunun basarisi için yaptiklari akinlarda, pekçok esir aldiklari bir gerçektir. Akıncı anlayisina göre savasmak (cihad yapmak) hem dini hem de milli bir vazifedir.

Hafif süvari birlikleri olduklarindan, düşman kale ve ordusu üzerine varmayan akıncılar, ordu için yollan açiyorlardi. Bu yollarin birkaç yönden açilmasi gerekiyordu. Ordunun hedefi olan ülke, hem maddi hem de manevi bir sekilde yipratilmali idi. Düsmanin, maddi güç kaynaklari yok edilmeli, ekonomisi ile ordusu hirpalanmali idi. Halka korku salip onlarin manevi güçlerini kirmak gerekiyordu. Elde edilmesi mümkün olan her türlü gizli bilgi elde edilmeliydi. Akıncılarin açtiklari bu yol ve verdikleri hizmetten sonra, Padisah veya Serdar-i Ekrem asil ordu ile gelip harp ederlerdi.

Akıncılar içinde devsirme yoktur. Bu sinifa, Arnavut ve Bosnak gibi, Osmanlılar vasitasiyle Müslüman olanlar da alinmazdi. Akıncı olabilmek için Osmanlı Türkü olmak gerekiyordu. akıncı beylerinin çogu, Osman Gazi'nin arkadaslari olan maruf komutanlarin çocuklaridir. Akıncı beyleri, istediklerini ocaga alir, istemediklerini de almazlardi. Bu konuda Divan anlari tamamiyla serbest birakmisti. Bu yüzden Divan, onlarin bu tasarruflarina karismazdi. Akıncı ocağı beyleri, genis bir yetkiye sahip ve dogrudan dogruya padişahtan emir alan kimselerdi.

Büyük bir kismi, Avrupa ve Balkan halklarinin dillerini çok iyi biliyordu. Bu sebeple sinirlarin ötesinde kendilerine bagli birçok ajanlari vardi. Bu ajanlar sayesinde akıncılar, Orta Avrupa ve ötesi hakkinda günlük bilgileri elde edebiliyorlardi. Bu sekilde hareket etmek, onlar için bir zorunluluktu. Aksi takdirde girisecekleri akin bir felaketle sonuçlanabilirdi.

Her biri ayri bir komutana bagli bulunan akıncı birlikleri, ayri ayri yerlerde ikamet ediyorlardi. On kisilik akıncı birliginin komutanina onbasi, yüz kisilik birlik komutanina yüzbasi, bin kisilik birligin komutanina da binbasi deniyordu. Bütün bunlarin üstünde de "Akıncı beyi" denilen akıncı komutani vardi ki, buna akıncı sancakbeyi denirdi.

Düsman ülkesine yapilan bir akinin, akin adim alabilmesi için o taarruzun akıncı komutanlarinin emrinde olmasi lazimdi. Akıncı komutani kendisi sefere istirak etmez, gönderdigi birlik te 100 veya daha fazla kisiden meydana geliyorsa buna "Haramilik", 100 kisiden daha az ise buna da "Çete" denirdi. Hazar zamaninda (harb olmadigi zaman) akıncılar, kendi is ve talimleri ile mesgul olurlardi. Düsman ülkesine yapilan akinlar, gelisigüzel degil, bir plan ve program dahilinde olurdu.

Rumeli'de ayri ayri ocaklar halinde bulunan akıncılar, komutanlarinin isimleri ile anilirlardi. Osmanlılar'in ilk fetihleri zamaninda Evrenos Bey akıncılari vardi. Daha sonra Mihalogullari, Turhan ve Malkoç Bey akıncılari meydana çikti. XVI. asır sonlarina kadar söhretlerini muhafaza eden akıncılar, Osmanlı fetihlerinde önemli rol oynamislardi. Genelde Akıncılar, Rumeli sinir boylarinda kullanilmakla birlikte zaman zaman Anadolunun dogusunda da istihdam edilmislerdir.

Savaşlarda basarili olan akıncılara dirlik tahsis edilince timarli akıncılar ortaya çikti. Böylece akıncılar, timarli ve vergiden muaf olanlar diye iki gruba ayrilmis oldular. XVII. asır baslarindan itibaren vergiden muaf olanlar, bazi kadilar tarafindan vergi vermeye zorlanmis görünmektedirler. Merkezden gönderilen emirlerle kadilarin bu neviden davranislarindan vaz geçmeleri istenmektedir. Nitekim 1014 (1605) senesine ait bir hükümde söyle denilmektedir:

"Akıncı taifesinin sakin olduklari yerin kadilarina hüküm ki, kadimu'l-eyyamdan olan sefer-i hümayunuma eser akıncı taifesi sefere estikleri (sene) umumen avanz-i divaniye ve tekalif-i örfiyeden muaf ve müsellem olmak babinda emr-i serifim varid olmus iken, haliya taife-i mezbureye kudat tarafindan tekalif çektirilmekle, sefere ihraç olunmak lazim geldikte taife-i mezbure sair reaya gibi hem tekalif çekeriz ve hem sefere teklif idersiz deyü sefere gitmekte taallul ettikleri ilam olundu. Imdi taife-i mezbure memur olduklari sefere gelüp hizmet ettiklerinden sonra tekalif ile rencide olunmamak ferman olunmustur."

Akıncılarin silahlan, bir zirhli gögüslük ve yaka ile mizrak, kalkan ve atlarinin egerine takili basi topuzlu bir bozdogandi. Akıncılarin tamami zirh kullanmazdi. Bunlarin yiyecekleri ve kaplari da kendileri gibi hafifti. Atlarinin egerine asili birer küçük kushane ile yemek islerini görürlerdi. Çogu zaman bu tencerede pirinç, kavurma veya koyun pastirmasini pisirirlerdi.

XVI. asır sonlarina kadar Bati'da önemli hizmetlerde bulunan akıncılarin sayisi, zaman ve sartlara bagli olarak azalip çogaliyordu. Nitekim 1530 Budin ve 1532 Alman seferinde sadece Mihaloglu Mehmed Bey'in komutasinda 50 binden fazla akıncı vardi.

Eflak Beyi Mihal'in isyanindaki harekatta (1595), Vezir-i A'zam Sinan Paşa'nin tedbirsiz hareketi sonucu adeta mahv olurcasina zayiat veren akıncılar, bundan sonra pek fazla is yapamadilar. Gerçi XVII. yüzyılin ilk yarisi içinde cüz'i bir kuvvetle bazi muharebelerde görünmüslerse de eski kuvvet ve kudretlerine ulasamadilar. Bundan sonra akıncılarin vazifesi, Tatar ve Kirim Hani kuvvetleri tarafindan görülür olmustu. Varligini ismen de olsa uzun süre devam ettiren akıncılik, 1826 yilinda resmen ortadan kaldirilmisti.



Deliler

Serhad kulu askerinin bir bölümünü de "Deliler" teskil ediyordu. Bunlarin büyük bir kismi Türk'tü. Öncü birliklerden olan ve deli denilen bu atlilar da akıncılar gibi gözünü budaktan sakinmiyorlardi.







Bu adamlar aslında bir çapulcu takımı ya da askeri düzenlemede hiç yeri olmayan bir grup değildir. Osmanlı ordusunun bir parçasıydılar. Onlara halk arasında ve ordu içinde yaygın tabiriyle “Deliler” derler. Aslında onlara kılavuz, rehber anlamında “Delil” ismi verilmesine karşın, savaşlarda üstün cesaret göstermeleri ve farklı giyinme şekilleri sebebiyle deliler ve bu birliğe mensup süvariler de deli olarak anılmıştır. 20-25 yaşlarındaki gençlerden oluşan bu savaşçılar, ordunun en ön safında çarpışırlar ve adeta deli cesareti ile düşmanın üstüne atılırlardı. Bütün amaçları şehit olmak ve şehit olmadan önce mümkün olduğu kadar düşman askeri öldürüp karşı tarafı moral çöküntüye uğratmaktı. Her zaman ordudan önce düşman hatlarına yakın yerlerde bağımsız keşif ve akın görevleri yapar, düşmanı yıpratırlardı.

Korkutucu bir görünümleri vardı. Silah olarak eğri pala, kalkan, mızrak ve bozdoğan taşıyan deliler, başlarına pars ya da benekli sırtlan derisinden yapılmış tüylü bir miğfer giyerlerdi. Kalkanlarını da yine kuş tüyleriyle süsleyen delilerin giysileri aslan, kaplan ve tilki postundan, şalvarları da ayı ya da kurt derisindendi. Ayaklarına ise "serhatlik" denen sivri burunlu mahmuzlu bir çizme giyerlerdi. Üzerlerine ayı, pars, aslan veya sırtlan postundan kılları dışarıda şalvarlar giyerlerdi. Bayraklarında "Kaderde ne varsa o gelir başa" yazılıydı. Sonradan giysilerinde değişiklik yapıldı, 17. yüzyıldan itibaren başlarına bir arşın uzunluğunda siyah kuzu derisinden üstü sarıklı bir kalpak giymeye başladılar.

Çoğunluğu Türk'tür ve Rumeli'de yaşayan halklar arasından seçilmişlerdir. 16. yüzyılda deliler; Rumeli beylerbeyi, Semendere ve Bosna sancak beylerinin yönetiminde; 17. yüzyılın sonlarından itibaren de Anadolu vezir ve beylerbeylerinin yönetimi altında olmuşlardır. 60'ar kişilik "bayrak" adı verilen ocaklara ayrılmışlar, seferlerde "Delibaşı" adı verilen komutanları tarafından yönetilmişlerdir.


“...topların, tüfeklerin seslerinden kulaklar sağır oldu, gürültüsünden beyinler dondu; okların vızıltısından hava yüzünden periler korktu, bu ulucengin heybetinden deniz dibindeki balıklar ürktü, dağ canavarları vatanlarını koyup gittiler, ses bağırtıdan, yankıdan, atların kişnemelerinden, erenlerin naralarından, bağırıp çağırmalar nefirinden ödler patladı, nicelerinin korkudan ödleri sıttı, nicelerinin başı gitti, kan ırmak gibi aktı, dumandan tozdan havanın yüzü kapkara oldu, can alıcı can almaktan yoruldu...Deri takkeli delilerin atlarının boyunlarında öten ziller, dürtüştükleri kafirlerin iniltileri ve figanları idi. Bu garip tarz ve acayip tavırla kafirlere köpeksiz koyuna kurd girer gibi koyuldulardı...dünya depreme tutuldu, Kaf dağı yerinden oynadı, gökler yer üstüne yığıldı sandılar, gaziler kafirleri öyle kırdılar ki....”


II. Kosova Meydan Muharebesi 1448
Muharebenin ve delilerin hücümunun tasviri
Kitab-ı Cihan-nüma, Neşri Tarihi

Aynı zamanda Delibaş ya da Başıbozuk olarak adlandırılan bu süvariler, Osmanlı Ordusu yapılanmasının Serhad Kulu denilen bölümü içinde yer alırlardı.

Esas amaçları olan karşıdaki düşmanın seçkin birliklerini yorma görevleri sırasında hafif silahların kısa zamanda kullanılmaz duruma gelmesi ve ağırsilahların kuşanmalarının aldığı zaman çoğu kez bulunamadığında tokat atmaya başlamaları ile askerler arasında yiğitliğin eriştiği son nokta olarak görülmeye başlanmış ve bunun üzerinde popülarite kazanmıştır. Sesi ile düşmanın üzerinde yarattığı psikolojik etki sebebiyle zamanla geliştirilmiştir. Bu askerler daha eğitim safhasında mermer döverek yetiştirildikleri için, çok kuvvetli ellere ve kol yapısına sahip olurlar.

Görüntü olarak da korku salması için ön dişleri çekilen başıbozukların ayrıca kafaları kazıtılır. Vücutları bilumum hayvan postu ile kaplıdır ve zırh taşımazlar. Zırh taşımamalarının en büyük sebebi ise vücutlarındaki oluşan yaraların da korkutucu olmasıdır. Ayrıca zırh olmadan daha hızlı hareket edebilmektedirler.

Tokat çalışmaları ıslak mermere avuç içleri ile vurma şeklindedir. Bunun amacı; genelde düşman üzerine gönderilen ilk birlik olması nedeniyle, kalabalık bir düşman kitlesine karşı savaşan bu birlik elemanları birsüre sonra elindeki kılıcı ve kalkanı atıp düşmanın başına tokat vurmak suretiyle saf dışı etmeleri içindir. bu tokadı yiyenlerin genelde boynu kırılır ya da beyin travması geçirir.
Kırım Savaşı sırasında bu birlğin adı İngilizce’ye (Bahsi-bazouk) ve Fransızca’yada (bachi-bazouk) geçmiştir.

Belçikalı çizer Hergé tarafından 1929 yılında yaratılmış olan Tenten çizgi roman serisinde Kaptan Haddok’un kulladığı çok sayıda küfürden biri de bachi-bazouk’ tur. Nereden nereye…

Delilerin dönemin yabancı gezginleri üzerinde bıraktıkları etki ve gezginlerin şaşkınlıkları, çizilen gravürlerde ve yazdıkları eserlerde görülmektedir. Delilerin, pek çok sıra dışı özelliği, Osmanlı’nın sürekli etkileşim içinde olduğu Orta Avrupa orduları tarafından taklit edilmiş ve değişik formlara bürünerek o orduların en gurur duyduğu birliklere, kıyafetleri ulusal sembollere, kendileri de efsanevi savaşçılar haline gelmiştir.

Deliler veya Başıbozuklar, zamanla bozuldular. Sefer zamanları dışında haydutluk ve çeteciliğe başladılar. Bu yüzden Başıbozuk terimi uzman askerler tarafından, kontrolsüz sivil güçleri tanımlamakta kullanılan bir terime dönüşmüştür. Bugün yaşayan Türkçemizde de hale başı bozuk deyimini yaygın olarak kullanırız.

18. yüzyılda bu bozulmalar sonucu yönetimi altındaki beylerbeyinin görevden alınması ile statülerini de kaybetmişlerdir. Bu süreçten sonra artık tam anlamıyla, köylere saldıran haydutlara dönüşmüşler başlamışlar, eşkıyalık faaliyetleri sebebiyle 1829'da II. Mahmut tarafından dağıtılmışlardır.


Gönüllüler

Sınırdaki kasaba ve şehirleri korumakla görevliydiler.Serhad kulu süvârilerindendir. Hudûd ahâlisinden seçilirlerdi. On beşinci yüzyıl sonları ve on altıncı yüzyıl başlarında kurulan teşkilâtın hudut şehir ve kasabalarını muhafaza etmek başlıca vazifesiydi. Tahsisatlarını bağlı bulundukları eyâletin mâliyesinden alırlardı. Gönüllü ağası ismiyle ağaları, kethüda, kâtip, alemdar, çavuş ve sâir zabitleri vardı. İyi binici olmaları şarttı. Sağ ve sol gönüllüleri diye iki kısma, her kısım da çeşitli bölüklere ayrılmıştı.



Beşliler:

Bunlar da serhat kulu süvârîlerindendir. Düşmana yakın yerlerde bulunan palangaların yâni, siper ve hendekler ile çevrilmiş yerlerin müdafaasıyla görevli idiler. Îcâb ettiği zaman akına da gidip düşman ahvâlinden hükümeti haberdâr ederlerdi. Beşliler de sağ ve sol beşlileri gibi kısımlara ayrılmışlardı. Maişetlerini bulundukları eyâletin mâliyesinden veya ocaklık olarak gösteren mahallin hâsılatından sağlarlardı. Her beş hâneden bir kişi bu sınıfa asker alındığı için bu isimle anılmışlardır.

Topraklı Süvarisi



Bu süvari askeri has, zeamet ve tımar sahipleri ile savaşta bunların yasal olarak çıkarmağa zorunlu bulundukları cebelulardan oluşurdu. Barışta da devlet tarafından kendilerine gösterilen toprağın aşar geliri ile geçimlerini sağladıklarından bunlara topraklı denilmiştir. Evvelce de anlatıldığı gibi Eyalet Paşaları ve sancak beyleri has sahibi oldukları gibi, saltanat başkenti ile eyalet ve sancakların ileri gelen memurlarına da geçimlerini sağlamak üzere has verilirdi. Bunlar çoğu zaman hasların kendileri tarafından atanan yerli bir ümena (emin güvenilen kimseler) aracılığıyla toplarlardı. Savaşta ise yukarıda anlattığımız gibi hasların her beşbin akçesi için bir süvari çıkarmaya zorunlu olurlardı. Has, atanma ile olduğu halde zeamet ve tımar çocuklara geçerdi. Kayıtlı gelirleri yirmibin akçeden yüzbin akçeye kadar olan dirliğe zeamet denirdi. Bunun asıl baş kalemine, yani temeli oluşturan yirmibin akçesine "Kılıç Hakkı" ve ödül olarak da yüzbin akçeye kadar sonradan alınan hak ve tahsis olunan miktarına "Terakki" denirdi. Zeamet sahibi kayıtlı bulunan gelirin her beş bin akçesi için, en üstün *****larla donatılmış bir süvari erini savaşa ***ürmeğe zorunlu idi. Zeamet, Başkent ile eyalet ve sancak merkezlerinde bulunan bazı memurlara da bedeli karşılığı verildiğinden, zeamet sahiplerinin kendilerine bırakılan arazinin başında bulunmaları koşulu ileri sürülmezdi. Babadan evlada intikal eden zeamet sahipleri kendi vatanlarının subay ve sahibi, ülkelerinin ocakzadesi bulundukları için, halk bunları büyük görmüştü. Kendileri de soylulukları ile övünen görkemli kişiler olduklarından, barış döneminde, tımar sahipleri ile birlikte, ilçe ve köylerin asayişinin korunmasını ve düzenini tamamiyle sağlayabilirlerdi. Böylece, kendilerine bırakılan arazinin kalkınmasından maddi olarak yararlandıklarından, ülkenin bayındırlığına ve servetin çoğalmasına olağanüstü çaba gösterir ve çalışırlardı. Gelir kayıtları üçbin ya da altıbin akçeden yirmibin akçeye kadar olan dirliğe "Tımar" adı verilirdi. Bunun, "kılıç hakkı" denilen üçbin ya da altıbin akçesinden sonra her bir katı için tımar sahibi savaşa bir süvari ***ürmeye zorunlu bulunurdu. Tımar, bazı kalelerin korunmasında çalıştırılan erlere ve sınırda bulunan camii şeriflerin imam ve hatipleriyle Padişah Sarayının hizmetlilerine verilebilirlerdi. Bunlardan birincisi ve en çok olanları eşkinci tımarı adındaki kişilerdi ki, kesin olarak kendi topraklarında oturmaya zorunlu idiler. Ancak savaş zamanında muharebeye giderlerdi. Dirlik sahibi olanlar aşar gelirleri kendilerine bırakılmış olan toprağın yasalara göre sahibi sayılırlardı. Bu arazilerin ürününü, yasal olan aşarını kendilerine almakla beraber mahlülat ını yani doğrudan varisi olmadığı halde ölenlerin vakfa kalan miraslarını isteklilere devretmek, ferağ ve intikal halinde belirli olan harcı ödetmekle tapu senedi vermek hakkı vardı. Ancak toprağın ekim hakkı köy ve kasaba halkından, toprağı kullananlara ait bulunurdu. Zamanla tımar ve zeamet usulü kaldırılmış olduğundan, aşar gelirleri maliye hazinesince, ferağ ve intikal harcı, defteri hakani (Tapu ve Kadastro Bakanlığı) nezaretince alındığından dolayı mirasçısı olmayan araziyi başkasına devretmek de ortadan kalkmıştır. Her sancakta bulunan tımar ve zeamet sahipleri ile bunların çıkarmaya zorunlu oldukları atlılar savaş zamanı sancak beyinin bayrağı altında toplanır, sancak beyleri de bağlı oldukları Eyalet Paşasının komutasında olarak savaşa giderlerdi. Savaşa memur olan tımar ve zeamet sahiplerinin onda biri hem yurdu koruma görevinde bulunmak, hem de arkadaşlarının dirliklerinin işlerini düzenlemek üzere korucu adiyle sancaklarında kalırlardı. Sayıları yüzelli bini geçen bu süvari kuvvetinin savaş zamanı iaşe işleri de has, tımar ve zeamet sahiplerine aitti. Muharebede meydana gelen kayıplardan boşalan yerlere geçmek ve kahramanlıklar göstermek suretiyle yararlanmak için gönüllü adı ile savaş zamanı defterlere kaydolmamış olan bir hayli atlı savaşçı da bu süvari kuvvetine katılırdı. Osmanlı Devleti nin Kırım Hanlığı, Erdel Krallığı, Eflak ve Buğdan Emaretlerinden oluşan mümtaz eyaletlerinden de savaş zamanında Padişah Ordusuna kuvvet verilerek yardım olunurdu. Bu mümtaz eyaletler tımar ve zeamete bölünmüş olmadığından, askeri sınıfları kendilerine özgü bir biçimde kurulmuştu. Tümünün askeri kuvveti de kırk elli bin süvariden oluşurdu.


Tımarlı Sipahilerden


Osmanlı Devleti’nin; devlet görevindeki hizmetlerine karşılık olmak üzere bir kısım asker ve memurlara belirlenmiş bölgelerde kendi adla*rına vergileri toplama yetkisiyle birlikte verdiği topraktır. İkta ve dirlik olarak da adlandırılır. Bu sistemde arazi tımar verilen kimsenin mülkü de*ğildir. Tımar sahibi halkın devlete ödemesi gere*ken vergileri devletin izni ile toplardı. Kişiye verilen toprakların vergisi ikta sahibi tarafından toplanırdı. Bu vergilere karşılık devlete asker beslemek o bölgenin güvenliğini sağlamak zorundaydı.
Osmanlı Devleti’nde tımar sahibi belirlenen hizmetleri yaptığı sürece devlete ait çeşitli vergileri kendi adına toplama hakkından faydalanabiliyordu. Bu hak görülen vazifeye bağlı bir maaş olup tımarın satılması vakfedilmesi veya miras olarak varislerine bırakılması müm*kün değildi.
Tımar Sisteminin Faydaları
1- . Devletin maaş yükü azalmıştır
2- Devlet üretimi denetim altına alarak sü*rekliliğini sağlamıştır
3- İkta verilen bölgelerin güvenliği sağlanmıştır. Böylece devlet otoritesi korunmuştur.
4- Göçebe yaşayan Türkmenler yerleşik hayata geçmiştir.
5- Vergiler düzenli bir şekilde toplanmıştır.
6-Eyalet askerlerini bu sistem sayesinde yetiştirmiş
7- Ülkenin bayındır hâle gelmesini ve arazi*den daha iyi faydalanılmasını sağlamış
UYARI: Topraklar üç yıl üst üste boş bırakılırsa bu kişinin elinden topraklar alınarak başkala*rına verilmiştir. Bu durum üretiminin sürek*liliğini sağlamıştır.
ARAZİNİN GELİRİNE GÖRE TIMAR ÇEŞİTLERİ
MİRİ ARAZİLER: Osmanlı Devleti’nde mülkiyeti devlete ait olan topraklara miri arazi denirdi. Bu topraklar ekilip biçilmesi şartıyla kişilere bırakılırdı. Miri arazinin en önemli bölümü dirlik arazisiydi.
Dirlik Arazileri: Mülkiyet hakkı devlete ait geliri ise savaşta yararlılık gösterenlere ve devlet memurlarına maaş karşılığı verilen arazilerdir. Bu topraklar ekilip biçilmesi şartıyla kişilere bırakılırdı. Mirî arazinin en önemli bölümü dirlik arazisiydi. Dirlik arazisi gelirlerine göre Has Zeamet ve Tımar ol*mak üzere üçe ayrılırdı.
1-HAS: Geliri 100.000 akçeden fazla olan arazi*lerdir. Bu toprağın geliri padişahtan başka hanedana mensup kişilere vezirlere beylerbey*lerine sancakbeylerine defterdarlara vezir-i azam ni*şancı gibi yüksek rütbeli devlet adamlarına verilirdi.
2-ZEAMET: Geliri 20.000 akçe ile 100.000 akçe arası olan arazilerdir. Bu toprağın gelirleri Kadı ve Subaşı gibi devlet görevlilerine verilirdi..
3-TIMAR: Geliri 3000 akçe ile 20.000akçe arası olan topraklardır. Tımar sahipleri senelik gelirin bir kısmının ayrıl*masından sonra geriye kalan geliriyle asker beslemek zorundadır.
Tımar Sisteminin Bozulması
Kanunî Sultan Süleyman devrinde en iyi dönemini yaşayan tımar sistemi Kanuni’den sonra bozulmaya başladı. 16. yüzyıl sonlarında uzun süren savaşların sebep olduğu ağır masrafların kar*şılanabilmesi için iltizam usulüyle peşin para karşı*lığı tımarların satılması bozulmayı hızlandırdı.(İltizam: Özel yönetimi olan eyaletlerin vergi gelirlerinin açık artırma yolu ile toplanmasına denir. Vergiyi toplayana mültezim denir. Bu yolla devletin nakit sıkıntısı giderilmeye çalışılmıştır.
Savaşların ve Anadolu’da çıkan Celali is*yanlarının meydana getirdiği sorunlar tımarlı si*pahilerin fakirleşmesine sebep oldu. Tımarlı sipa*hi sayısında önemli ölçüde düşmeler meydana geldi.


Osmanlı Ordusu'nun Savaş Düzeni (Kara Birlikleri için)
Osmanlı ordusu savaş durumunda ve yürüyüşlerde merkez sağ kol ve sol kol düzenini alırdı. Ordu yürüyüş halindeyken baskın tehlikesini önlemek için önde akıncılar ilerlerdi. Akıncıların gerisinde ise yol açan köprüleri tamir eden yol göstermek için kazık çakan kazmacılar yürürdü. Onların gerisinden azaplar ve karakol kuvvetleri gelirdi. Osmanlı ordusu genellikle gece yarısı yürüyüşe çıkar ertesi gün öğleye kadar yürüyüş devam ederdi. Geceleyin yolu ve ordugâhı aydınlatmak için meşaleler kullanılırdı. Savaş meydanında da hilal ya da at nalı şeklinde pozisyon alınırdı. Merkezde yeniçeriler onların önünde toplar, topların önünde ise azaplar bulunurdu. Sağ ve sol kollarda ise eyalet askerleri bulunurdu. Savaşta düşman hilalin merkezine çekilir sonra çevresi sarılıp yok edilirdi.

Savaşlar sonrasında ordu

Ülkeler zaptedildıkçe bu ülkelerin tımar, zeamet ve has'ın Padişahlar tarafından ödüllendirilerek, savaşta yararlık gösterenlerden hak sahiplerine bölündüğünden, topraklı süvarisinin sayıları gittikçe çoğalmış, Kanuni döneminde yaklaşık olarak 150.000 atlıyı bulmuştur. 17 nci yüzyıldan sonra doğrudan doğruya devlet hazinesine giren gelirleri çoğaltmak arzusu ile açık bulunan tımar ve zeamet, başkalarına verilmesinden vaz geçilerek, bunların kiralanması Hükümetçe daha uygun görüldüğünden bu süvarinin sayısı gittikçe azalmıştır.

Evliya Çelebi, Kanuni devrinde topraklı süvarisinin yani tımar, zeamet ile bunların yasal olarak savaşta çıkarmaları gereken Cebelülerın Kanuni Süleymanın yasasınca Rumelide 74600, Anadoluda 91600 ki toplam olarak 166200 süvariden oluştuğunu bildirmektedir. Yine IV. Sultan Mehmet Hanın saltanatı başlarında meydana gelen bazı fetihlerden dolayı bu sayıların 179.200''e ulaştığını bildirmektedir.



Ordudaki asker sayısı

Askeri güçler toplamına gelince, bu da bir ölçüde kalmamıştır. Yabancı tarihçilerden Marsigli Sultan Süleyman Han Hazretleri tarafından konulan askeri yasa gereğince kapıkulu ocakları askeri güçlerin 74148 mümtaz eyaletlerin süvarisi ile beraber Topraklı süvarisinin toplam 174192, deniz askerlerinin de 5572, böylece genel Osmanlı kuvvetlerinin 299012 kişiden oluştuğunu fakat İkinci Viyana muhasarasiyle başlayan ve onyedi yıl süren Avusturya savaşından sonra askeri kuvvetlerin biraz daha azaltıldığını yazmakta ve iddia etmektedir. Fakat Osmanlı tarihçilerin verdiği bilgiye göre ise Osmanlı kuvvetlerinin bu seferden sonra da sayıları hayli yükselmiş bulunuyordu.

Çünkü Osmanlı tarihlerine göre bu seferlerden hemen sonra kapıkulu askerlerinden olmak üzere 70394 yeniçeri, 12153 cebeci, 5084 topçu, 676 top arabacısı, 15000 süvari ki toplam 103307 kişilik bir askeri kuvvet bulundurulduğundan, Marsiglyye göre ise Kanuni Süleyman yasasınca kapıkulu askeri İçin sınırlandırılan 74.000 küsur kişiden noksan değil hatta belki yarısı dolayında fazla olduğu kayıt ve izah olunmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman Hazretlerinin 300 top, 300.000 kişilik bir ordu ile Macaristana vardığı yabancı yazarlarca rivayet edilmiştir. Bu sıralarda geniş Osmanlı ülkelerinin diğer yönlerinde de yurtiçi asayişinin sağlanması, düşmanlık belirtileri göstermeleri muhtemel olan diğer sınır komşularının gözetimi için küçük kuvvetler ayrılması gerektiğinden, genel Osmanlı kuvvetleri Marsigli''nin bildirdiği sayıdan çok daha fazla idi.

Gerçekten, Marsigli'nin askeri sınıfların sayılarına ait broşürüne koyduğu cetvel incelenirse, mevcut olan askeri sınıflardan bazısının kuvvetini almadığı görülür. Bu kaydedilmeyen askeri sınıfların kuvvetleri de Marsİglinin verdiği sayıya eklenirse Osmanlı genel kuvvetin 500.000 kişiye yaklaştığı görülür.

Evliya Çelebi elinde fermanla maaş alan vazife isteklisi asker sayısının Kanuni devrinde 500.000, IV. Mahmud Han döneminde 566.000 kişi dolaylarında olduğu bildirilmektedir. Savaş sırasında tımar ve zeametlerden yararlık gösterebilenler Padişah ordusuna eklenebilecek çok sayıdaki gönüllüler bu hesaba katılmamışlardır.

Böylece verdiğimiz bilgilerden anlaşılacağı gibi barış halinde yaklaşma veya durumun müsaadesinde askeri İndirim yani kısıtlama ile tasarrufa çok uyulduğu zamanlar dışında olmak üzere normal durumlarda genellikle Osmanlı Devleti Kuvvetleri toplamı 400.000 ile 500.000 kişi dolaylarında idi ki, herhalde 400.000 den aşağı değildi. Bunca büyük askeri kuvvetleri o sıralarda Avrupada silah altına almaya hiçbir devletin gücü yetmezdi.



Osmanlı Ordusu'nun ekonomisi - Askeri Ödenekler

Osmanlı Ordusu kuruluş tarihi olan 1363 yılından yeniçerilerin kaldırıldığı 1826 yılına kadar geçen yaklaşık beş yüzyıl içinde genel kuvveti haliyle birçok değişikliğe uğrar. Askeri kuruluşlar, konusunda verilen bilgilerden anlaşılacağı gibi, önceleri askeri ödeneklerin, askeri sınıflara göre çok çeşitleri vardı. Kapıkulu denilen hassa askerlerinin ödeneği maaş, tayınlar ve giyecekten ibaret olup, doğrudan doğruya devlet hazinesinden verilirdi. Maaşları günlük itibari ile ve ulufe adiyle her 3 ayda bir kez ve özel merasime uyularak ödenirdi.
Önceleri yeniçerilere günde 1 akçe bağlanmışken sonraları günlük ulufe leri 3 er 1600 yılına doğru beşer, 17 nci yüzyılda ise 7 şer akçeye yükselmişti. O vakitler akçe denilen ufak paranın her üç tanesi 90 ayarında bir dirhem gümüşten basılırken, zaman geçtikçe gümüşün ayarı düşürülmüş olduğundan, erlerin günlük ulufe leri de o oranda arttırılmıştır. Son zamanlarda 23 ve 25 akçeye kadar yükseltilmiştir.

Kanuni devrinde devletin yalnız topraklı süvarisi için yaptığı masrafların bugünkü değeri 100 milyon Euro'ya yakındırki ki bu da zamanın Fransa Hükümetinin tüm kara ordusu için harcamasına eşit bir tutardır.

Günlük ulufe lerin kurallarca üçer veya beşer akçeden ibaret olduğu dönemlerde bile "Terakki" adı verilen bazı emektarların muharebe ve muhasaralarda "Serdengeçti" ve "Dalkılıç" yazılanların ulufe lerine zamlar yapıldığı için gerçekten erlerin ulufeleri farklı olduğundan içlerinden 15 akçeye kadar ulufesi olanlar bulunurdu.

Cebeci, topçu, arabacı gibi öteki kapıkulu ocaklarına bağlı erlerin gündelikleri de aşağı yukarı yukarıda yazılan miktarlar dolayında idi. 16 ncı yüzyıl sonunda "Altı Bölük" erleri denilen kapıkulu süvarisinden baş erlerinin 13'er, orta bölükler erlerinin 11 er, aşağı bölükler takımının da 9ar akçe gündelik ulufeleri olduğu, "Terakki" bağışı İle ulufeleri çoğaltılan emektarların da doğal olarak daha çok aldıkları tarih sayfalarında yazılıdır.

16 ncı yüzyıl sonlarında daha madeni paraların karıştırılmadığı zamanlarda yeniçeri ağasına günde 500, altı bölük ağalarına 120''şer, cebeci başına 60 akçe, diğer ocak ağaları ve subaylarına da o oranda ulufe verilirdi. Yeniçeri erlerine günlük ulufeden başka silah masrafları karşılğı olarak senede bir kere "keman behâ" adıyla da 30 akçe ödenirdi.


Askeri Tayınlar

Ekmek, et, bulgur ve sade yağdan ibaret olup, cuma geceleri için pirinç de verilirdi.

Yabancı yazarlardan Padişah Ordusuna ve tutsak olarak er arasında bulunmuş olan "Marsigly" 17 nci yüzyılda her ere günde 100 dirhem ekmek, 60 dirhem et, 50''şer dirhem bulgur ve sade yağ verildiğini, cuma geceleri de bulgur yerine elli dirhem pirinç ile helva da dağıtılmasının adet olduğunu bildirmektedir.

Eyaletler askerinden ve yerli kulu sınıflarından azab, sekban, icareli, topçu ve lağımcılar kısmen eyalet paşaları ve sancak beyleri tarafından, kısmen de doğrudan doğruya devlet hazinesine giren gelirler ile İdare ve iaşe edilirlerdi. Yukarıda adları sayılan erlerden müsellem ve yörüklere ise devlet tarafından boş arazi gösterilmiş, bunlar aşar ve başka vergilerden bağışık tutulmuşlardı.

Serhat kulu sınıfından olanlar, kısmen maaşlı, kısmen de kendi arzularıyla görev yapan gönüllülerden oluştuğundan, maaşsız olarak kullanılırlardı.

Topraklı Süvarisinden has ve zeamet sahiplerinin savaşta çıkarmaları özel yasalarla saptanan atlılardan herbirine yılda 5000 akçelik aşar geliri bağlanmış olduğu yukarıda anlatılmıştı.

Tımarlılar içinde, 3 veya 6000 akçelik yıllık geliri olanlar bulunur idiysede, bunlar bir İki eyalete özgü olduğundan başka eyaletlerde tımar 5000 akçe olduğu için gerek bunlar gerekse az çok "Terakki" ye erişenler tarafından çıkarılacak "Cebelu"ların da devlete yılda 5000 akçeye hizmet ettikleri kabul olunabilir.

Böylece, tüm topraklı süvarisinin her biri için devletin ödediği yıllık harcama 5000 akçeden ibaretti. Bu süvarinin kuvveti, 150.000 kişi sayıldığına göre, devletin yalnız bunlar için, yıllık, 750 milyon akçe harcama yaptığı belirlenir.

Kanuni döneminde bir dirhem gümüşten 3 akçe basıldığı ve madeni paraların karışımlı olması nedeniyle o zamanki gümüş değerinin bugünkü bedeli yaklaşık olarak 30 para eder.

Ancak o zamanlar, gümüş madeni şimdiki kadar ihraç olunmadığından az bulunabildiği için değeri fazla olduğundan ticaret dünyasında bir akçelik gümüşün gördüğü işi 5—6 akçelik gümüşle görmek, yani o zaman bir akçeye alınan yiyeceği bugün ancak 5—6 akçe ile almak olanağı vardır.





Modern Osmanlı Ordusu
Osmanlı kara Kuvvetlerinin yeniden teşkilatlanması, Balkan Savaşları yenilgisinin hemen sonrasında başlanarak, I. Dünya Savaşı öncesinde tamamlanmıştır. Bu teşkilatlanmaya göre Kara Kuvvetleri, Harbiye Nezaretine bağlı dört ordu müfettişliği halinde, biri bağımsız 13 kolordu ve bunlara bağlı 38 piyade tümeni (ikisi bağımsız) ve dört süvari tümeninden oluşmaktaydı. Ayrıca Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile; Çatalca, Edirne, Erzurum, İzmir Müstahkem Mevkileri de Kara Kuvvetleri Teşkilatında yerlerini koruyorlardı.

Çanakkale Cephesini ilgilendiren Birinci Ordu karargahıyla İstanbul'daydı ve 4 Kolordudan oluşmaktaydı. Yalnız 4. Kolordu 3-4 Kasım 1914'te İzmir'e nakledilmiştir.

Çanakkale Savaşı: Birinci Ordu ve Çanakkale Boğazı'nın savunmasından sorumlu 3. Kolordudur.

Kafkasya Cephesi: Üçüncü Ordu kafkas cephesinden sorumludur ama 1915, gelindiğinde yok denecek kadar azaldığında İkinci Ordu ile takviye edilmiş ve bu iki ordunun durmu Mart 1917 de yok denecek duruma geldiğinde Kafkas Ordular Grubu oluşturulmuş ve Haziran 1918 taruz amaçlı Doğu Ordular Grubu olarak yeniden düzenlenmiş ve başımsız olarak düzenlenen İslam Ordusu bu gruba kâğıt üzerinde bağlanmışdır.

Harp Okulu'ndan mezun olunca mülazım-ı evvel (teğmen), Harp Akademisi'nde birinci sınıfa geçince mülazım-ı sani, Harp Akademisi'ni bitirince erkanıharp (kurmay) yüzbaşı rütbeleri alınıyordu.Harp Akademisi'ne sadece Harp Okulu'nu iyi dereceyle bitirenler alınırdı. Rütbeler şöyledir;


Müşîr


1.Ferik


Ferik


Mirliva


Miralay


Kaymakam


Binbaşı


Kolağası


Yüzbaşı


Mülâzımı evvel


Mülâzımı sâni


Çavuş


Onbaşı


Nefer




Osmanlı Ordusu Eğitimi

Kara Okulları



Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn
Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn , İstanbul Teknik Üniversitesi'nin eski adıdır.

Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn 1795 yılında III. Selim döneminde kurulmuştur. Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn haritacılık, gemi inşaatı ve inşaat mühendisliği öğretimi yapmaktaydı. Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn 1847'de mühendislik eğitiminin dışında mimarlık eğitimi de vermeye başladı. 1883'te Hendese-i Mülkiye, 1909'da Mühendis Mekteb-i Alisi adını alarak ülkenin alt yapı inşaatlarında görev alan kadroları yetiştirdi. Mühendislik ve mimarlık öğretimi, 1928 yılından itibaren Yüksek Mühendis Mektebi'nde, 1944 yılından sonra da İstanbul Teknik Üniversitesi'nde sürdürüldü.



Kara Harp Okulu
Kara Harp Okulu (KHO) ya da geleneksel adıyla Harbiye, Ankara'da konuşlanmış, Türk Kara Kuvvetleri'nin muvazzaf subay kaynağı, lisans seviyesinde eğitim veren askerî okul.

Osmanlı padişahı II. Mahmut'un fermanı ile 1834 yılında kurulması çalışmalarına başlanan Mekteb-i Harbiye, 1 Temmuz 1835'te Maçka'da padişahın da katıldığı bir törenle eğitim ve öğretime başlamıştır.





Donanma Okulları

Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn
Mühendishane-i Bahr-i Hümayun, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, tersane ve donanmanın geliştirilmesi ve de tersane halkının eğitilmesi amacıyla III. Mustafa döneminde teknik okuldur. Okulda sınıflara ilk defa tahta ve sıra konulmuştur. Bir okul matbaası kurulmuş ve ders kitapları basılmıştır.

1776 yılında bir tersane gözü içerisinde “Hendese Odası” adıyla açılan sınıf, 1782 yılında Padişah I. Abdülhamit döneminde Mühendishane-i Bahri Hümayun' adını almıştır. İstanbul Teknik Üniversitesi, bu kurumun devamıdır.


Deniz Harp Okulu
Deniz Harp Okulu, 1773 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından İstanbul Kasımpaşa'da Mühendishane-i Bahr-i Hümayun adıyla kurulmuş olan ve 1985'ten itibaren İstanbul Tuzla'da bulunan Türk Deniz Kuvvetleri'ne muharip subay yetiştiren eğitim kurumudur.

Mezuniyet törenleri her yıl 31 Ağustos'ta yapılan Deniz Harp Okulu'nda, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı bağlısı birliklerde görev yapmak üzere subay yetiştirilmektedir. Okulda endüstri, elektrik-elektronik, bilgisayar, makine ve gemi inşa mühendisliği bölümleri vardır.

Okulun Pusula adında bir de öğrenci dergisi mevcuttur.


Tıbbi Okullar


Gülhane Askerî Tıp Akademisi
Askeri Tıbbiye'nin Tarihi Türk Ordusu’nun fen ve sosyal bilimler alanlarında yetişmiş subay ihtiyacı ile ilgili ilk ciddi girişim olarak, Sultan III. Mustafa zamanında (1773 yılında), mühendislik eğitimi verilmek üzere “Mühendishane-i Bahr-i Hümayun”un (İmparatorluk Deniz Mühendishanesi’nin) kurulduğu bilinmektedir.Donanmayı desteklemek üzere kurulan bu kurumun bir benzeri ise, Sultan III. Selim döneminde (1795 yılında), “Mühendishane-i Berr-i Hümayun” (İmparatorluk Kara Mühendishanesi) adıyla topçu subayı yetiştirmek üzere kurulmuştur.Bu iki kurum önce (1883 yılında) Hendese-i Mülkiye’ye dönüştürülmüş, daha sonra ise 1909 yılında Mühendis Mekteb-i Alisi adını alarak, sivil mimar ve mühendislerin yetiştiği bir kurum haline gelmiş ve ordu ile bir ilgisi kalmamıştır.

Diğer bir önemli fen dalı olan tıp alanında ise ilk olarak Sultan II. Mahmut zamanında (14 Mart 1827 tarihinde) açılan “Tıphane ve Cerrahhane-i Amire” isimli okul ile ordunun tabib subay ihtiyacının karşılanması yolunda ciddi bir adım atılmıştır. 1839 yılında Galatasaray’daki eski Enderun Ağaları Mektebi’nin yerine (bugünkü Galatasaray Lisesi’nin olduğu yere) taşınan bu okulun ismi “Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane” olarak değiştirilmiştir.

Sultan II Abdülhamit döneminde (1894) “Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane” için Haydarpaşa’da yeni bir bina inşaasına başlanmış ve 1903 yılında buraya taşınılmıştır. Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane’nin Haydarpaşa’daki binası (şu anda Marmara Üniversitesi tarafından kullanılmaktadır) 1933’de, sivil Tıp Fakültelerinin kurulduğu yıllara gelindiğinde, “Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane” lisans seviyesindeki tıp eğitimini bu kurumlara bırakarak tarihi görevini tamamlamıştır.


Osmanlı Donanması

Osmanlı Donanması ( Donanma-yı Hümayun) önceleri deniz askerleri tersane ocakları denilen birkaç ocaktan oluşur, "Tersane Halkı" ile "Harp Sınıfından olmak üzere iki bölümden meydana gelirdi.

Her iki bölümün âmir ve komutanı "
Kaptan Paşa" idi. "Tersane Kethüdası" ve
"Tersane Ağası" da deniz askerlerinin büyük rütbeli kişilerini meydana getirirdi. Sonraları "Kapudane-i Hümâyun" adını alan birincisi Kaptan Paşa'nın muavini olup, ikincisi ise bunun yokluğunda vekalet ederdi.

Tersanede çalışan tersane halkı azablardan oluşurdu. Bunlar Reis, Odabaşı, Aşçıbaşı adlarında üç subayın komutasında bulunur, reise "gardiyan başı" da denirdi.

Azablar her biri beş altı kişiden oluşmak üzere birçok küçük ortalara bölünmüş bulunur, tersane nöbet beklemek, subayların filikalarını çalıştırmak, İzmit'ten kereste getirmek ve zindanda bulunan hükümlüleri muhafaza etmek gibi görevleri yerine getirir, bir kısmı da kalafatçılık yapardı. Azabların bir sınıfı da top ve humbara atışı gibi askeri eğitimler de yaptıklarından gerektiğinde bunlar aşağıda sayılacak savaş sınıfında da görev alırlardı.

Tersanede Tersane emini; tersane katibi, liman katibi, zindan katibi gibi bazı subaylar' da hizmet görürlerdi.




II. Mahmut öncesi Osmanlı donanması, soldan sağa: Kapudane, Patrona, Tersane Kethüdası, Riyale.

Soldan sağa; III. Selim dönemi Tersane Başçavuşu, III. Ahmet dönemi Tersane Başçavuşu, Deniz Azap Odabaşısı, Kayıkçıbaşı, Levend-i Rumi, Kalyoncu, Çıplak Eri.

Soldan sağa Kaptan Paşa Maiyeti:
İç Oğlan Çavuşu: Acemi Ocağı Subayı
Galata Çavuşu: Galata Muhafızları Subayı
Tersane Başçavuşu: Tersane Muhafızları Subayı
Kaptan Paşa: Deniz Kuvvetleri Başkumandanı (Bahriye Nazırı)
Paşa Başçavuşu: Kaptan Paşa'nın emir subayı
Çıplak Çavuşu: Çıplaklar Subayı
Çıplak: Çıplak eri




II. Mahmut dönemi donanma personelleri, soldan sağa: Kaptan-ı Derya, Patrona, Bahriye Subayı, Bahriye Mektebi Öğrencisi, Bahriye Silâhendaz Neferi, Bahriye Sanayi Neferi.


Abdülmecit dönemi donanma personelleri, soldan sağa: Ferik Paşa, Üç Ambarlı Süvarisi, Buyrultulu Kaptan, Bahriye Topçu Subayı, Bahriye Eri.



Abdülaziz dönemi donanma personelleri, soldan sağa: Derya Kaptanı, Reis Paşa, yazlık kıyafetiyle Bahriye Neferi, Şeşhane Neferi, Dört Köşe Fesli Bahriye Neferi.



II. Abdülhamit dönemi donanma personelleri, soldan sağa: Müşir Bahriye Nazırı, Harp Sınıfı Kaymakamı, Bahriye Mektebi Öğrencisi, yazlık kıyafetiyle Bahriye Neferi, Bahriye Silâhendaz Neferi.



II. Meşrutiyet dönemi donanma personelleri, soldan sağa: Komodor, Çarkçı Yüzbaşı, Gedikli Zabit.

Donanması'nda rütbe (sınıf)

Komutanı "Kaptan Paşa" olarak adlandırılan deniz askerleri Tersane Halkı ile Harp Sınıfından oluşan Tersane Ocakları denen ocaktan oluşurdu. Tersane Kethüdası ve Tersane Ağası'da deniz askerlerinin büyük rütbeli komutanları idi. Sonraları Kapudane-i Hümâyun adını alan birincisi Kaptan Paşa'nın yardımcısı, ikincisi ise yokluğunda vekalet eden komutan idi.

Deniz askerinin harp sınıfı;

1. Levendler


2. Tımar ve zeamet kişileri


3. Tayfalar


4. Forsalar

dan oluşurdu.


17. yüzyıl sonunda bunlara "kalyoncu" adıyla bir sınıf daha eklenmiştir.

Osmanlı kıyılarında bulunan bazı sancaklardan "Kaptan Paşa Eyaleti" adıyla meydana getirilen eyalette, yöresel asayişi sağlamak için, diğer eyaletlerdeki "Yerli Kulu" askerlerine benzer, sancak beyleri tarafından kullanılan askerlere "Levend" adı verilmişti. Bunlar gereğinde savaş gemilerine Tüfekçi erleri olarak yani silah taşıyarak katılırlardı. Levendler arasında rumlar da çalıştırıldığından, bunlara da "Levend-i Rumi" denirdi.

Kaptan Paşa eyaleti de öteki eyaletler gibi, has, zeamet ve tımar'a bölündüğünden, Padişah Donanmasının hareketi halinde adı geçen eyaletlerin zeamet ve tımar sahipleri ile bunların yasal olarak çıkarmağa zorunlu oldukları "Cebelu" lar da silahlandırılmış olarak padişah donanmasına katılırlardı.

Her savaş gemisinin deniz hizmeti, "Tayfa" adıyla 20-30 kişiye verilmişti. Tayfalara "Oda Başı" adında bir subay komuta ederdi. Savaş gemilerinin büyük kısmı küreklede hareket ettirildiklerinden, çoğunlukla suçlu ve esirlerden oluşan Forsa lar kürekçilik görevini yaparlardı. Her gemide bu forsa lar Gardiyan başı adında bir subayın gözetiminde bulunurlardı.

Tutsaklar arasında en kıdemlisine reis adı verilir, O da geminin kılavuzluk işini görür, dümene de bakardı. Akdenizde özellikle Adalar Denizinde kıyıların doğal oluşumlarından dolayı fırtınalı havalarda sığınabilecek birçok yerler bulunduğundan, Osmanlılar rüzgarın esintisine uymaya zorunlu olmayarak kendileri her an denize egemen olabilmek için kürekle yüzen küçük gemilere daha ziyade önem vermişlerdir. Fakat sonraları büyük gemilerin gerekliliğini kavramışlardır. Tam arma ve yelkenli olan bu gibi büyük gemilerin manevrası silah fenninde özel maharet istediğinden, kalyon adıyla inşa olunan büyük gemiler için kalyoncu adiyle bir sınıf gemici askeri daha kurulmuştur.

Donanma, Kaptan Paşa'nın emir ve komutasında olarak denize açıldığı zaman onu meydana getiren fırka ve filoların emir ve komutası beylerbeyi ve sancak beylerine aitti. Başlangıçta bu gibi komutanların başkaca adları yoktu.

Sonraları fırka ve filo komutanlarına patrona ve piyale denilmeye başlanmıştır. Bu adlar da denizcilikte rütbe sırasına geçmiştir ki, bugün birincisine Ferik, ikincisine Liva denilmektedir.



Beylik Dönemi

1070'li yıllarda Anadolu'da Türk Denizciliği'nin ilk ismi Çaka Bey İzmir'de donanmasını kurmuş, daha sonra ise kızını Kılıçarslan ile evlendirmiştir. Osmanlı Devleti'nin denizcilikle ilgilenmeye başlaması İzmit ve Gemlik taraflarının, daha sonra da Karesi ilinin alınması ile başlamaktadır. Karesi Beyliği gemilerinden faydalanılarak, Rumeli'ye geçen Osmanlı, 1390 yılında Gelibolu'da önemli bir tersane yapmıştır. Saruhan, Aydın ve Menteşe beylikleri gibi denizde kıyısı olan beylikler, Osmanlı Devleti'nin idaresine girince, onların tersanelerinden de istifade edilmişti.

İmparatorluk Dönemi

Yıldırım Bayezid zamanında büyük bir gelişme gösteren Osmanlı donanması, Sakız ve Eğriboz adaları ile Yunanistan'ın doğusuna akınlarda bulunmuştu. Fatih Sultan Mehmet istanbulu alıp, burayı Akdeniz'den gelecek bir tehlikeye karşı müdafaa için, Çanakkale Boğazı'nı tahkim ederken, donanmaya da önem verdi. Osmanlı Devleti, 27 Eylül 1538'de Barbaros Hayreddin Paşa'nın, Preveze Zaferi ile karadaki hakimiyetinin yanısıra deniz hakimiyetini de elde etmiştir.

Dağılma Dönemi Osmanlı Donanması

İmparatorluk son dönemlerine gelirken özellikle Abdülaziz döneminde güçlenen Osmanlı donanması II. Abdülhamit döneminde gerekli ilgiyi görmüştür ve Dünyadaki İkinci ,Türkiyenin ise ilk denizaltı filosu kurulmuştur.İlk İki denizaltının birine "Abdülhamid" diğerine "Abdülmecid" isimleri verilmiştir.

Savaş gemisi yapımı

Osmanlı savaş gemileri, Gelibolu ve İstanbul tersaneleri ile, ihtiyaç halinde Karadeniz, Marmara ve Akdeniz sahillerindeki birçok iskele ve mevkide yapılırdı. İstanbul Teknik Üniversitesi özellikle mühendislik alanında eğitim veren dünyanın ilk yüksek öğretim kurumu kuruldu.(Mühendishane-i Bahr-i Hümayun - Deniz Harp Okulu'nun ilk ismidir sonradan Teknik Üniversite burdan doğmuştur).


Gemi Çeşitleri

Osmanlı donanmasında iki çeşit gemi vardı. Bunlar kürekli ve yelkenli gemilerdi. Kürekli gemilere çektiri denirdi. Bunların en küçüğü Karamürsel en büyüğü Baştarda idi.Savaşlarda kürekli gemilerden en çok mavna, kadırga ve baştarda tipinde olanlardan faydalanılırdı.


Kürekli Gemiler

1- Uçurma: İnce donanmadandı ve süratli bir kayıktı.


2- Varna Beş Çifteleri


3- Karamürsel: Çektiri çeşitlerindendi.


4- Aktarma: Tuna muhafazasında bulunan nehir gemilerindendi, gereğinde donanmaya katılabilirdi.


5- Üstü açık: Nehir gemisiydi bir dümenci 8 kürekçisi vardı. Bunlar taşıma için de kullanılırdı.


6- Çete Kayığı: Top çeken kayıklardı.


7- Çamlıca: Tuna da kullanılan nakliye gemilerindendi.


8- Brolik: Hafif donanma gemisiydi.


9- Celiyye: İnce donanma gemilerindendi. Nehirlerde kullanılırdı.


10- Şayka: Altı düzdü 3 topu vardı.


11- Firkate: 10 veya 17 oturaklıydı. İnce donanma gemisiydi ve nehirlerde kullanılırdı.


12- Mavna: 44 metre boyunda ve 26 oturaklıydı ;24 topu 364 kürekçisiyle beraber 600 kişilik bir mürettebatı vardı.


13- Kadırga: Kürekli gemiler devrinde Osmanlı donanmasının en önemli gemilerinden biriydi. Kalyonlar kullanılmaya başlanınca ortadan kalktı. 13 topu 196 kürekçisi, 100'ü savaşçı olmak üzere 330 mürettebatı vardı.

Yelkenli Gemiler:


1- Ateş gemisi: Savaşta düşman donanmasını yakmak için kullanılırdı. İçleri yakıcı madde dolu olan bu gemi düşman gemisine yaklaşınca mürettebatı tarafından terk edilir ve çarptığı gemiyi yakardı.


2- Ağrıpar: Büyük tip savaş gemilerindendi. 13 şayka topu, 6 baş topu, 4 büyük zarbezan, 35 tane de pranki topu vardı.


3- Barça: Hem nakliye hem de harp gemisi olarak kullanılırdı. 2 veya 3 direkli olurdu. 4 şayka topu, 12 baş topu,12 zerbazen 35 tane de pranki topu bulunurdu.
4- Brik: 2 direkli yelkenli bir gemidir. Devrinin en hızlı gemilerindendir. 70 mürettebatı vardır.


5- Uskuna: 16 topu 90 mürettebatı vardı.


6-
Korvet: Yelkenli gemilerin en büyüklerindendi. Boyu 30 metreye yakındı. 174 mürettebatı ve savaşçısı vardı.


7- Kalyon: 3 direkli büyük savaş gemileriydi. Kalyonlar ilk defa II. Bayezıd zamanında yapıldı.


8- Firkateyn: 3 direkli yelkenli gemilerdendi. Hem güvertede hem de ambarlarda toplar vardı.Boyları 40-50 metreye yaklaşıyordu.


9- Kapak(ya da Kaypak): Kalyon cinsinden 2 ambarlı bir gemiydi. Hem güvertesinde hem de ambarlarda topları vardı. 80-110 topu 800-1000 arasında mürettebatı vardı.


10- Üç Ambarlı: Kalyon tipi gemilerin en büyüğü idi 100-120 topu 1000 kadar da mürettebatı vardı.


Levendler gemilerin savaşçı kadroları idi. Silahları kılıç, mızrak, tüfek veya tabanca idi. Sahillerde oturan Türklerle Rumlar arasından toplanırlardı. Kürekçiler ise genellikle esirler, kürek mahkumları veya belirli yerlerden toplanan kimselerdi. Kalyoncular kalyonlarda hizmet edenlere denirdi. Donanmada hizmet ettikleri sürece maaş alırlar deniz mevsimi geldiğinde ise evlerine dönerlerdi. 1827 de bunların yerine tersanelerde askeri bir sınıf kuruldu. (Tüfekçi Neferatı).Gabyarlar ise gemilerin direkleriyle ve yelkenleriyle ilgilenen sınıftır. 1774'den sonra ortaya çıkmışlardır.


Taşkızak Tersanesi

1455 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun Yükselme Devri'nde hızla gelişen tersane, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Hasköy'den Azapkapı'ya kadar uzanan sahada yaklaşık 300 gemi inşa gözü ile dünyanın en büyük tersanesi haline gelmiş, Akdeniz'i bir Türk Gölü haline getiren güçlü Osmanlı Donanması bu tersanede inşa edilmiştir. Beş asır boyunca birçok atılımlar yapılan tersanede stimli makina teknolojisinin gemilere uygulanması ve çelik gemilerin inşaatına çağdaşlarıyla aynı zamanda geçilmiştir.

Taşkızak Tersanesi'nde 1827'de ilk yüzer havuz, 1827'de ilk buharlı gemi, 1886 yılında Abdülhamid ve Abdülmecid adı verilen ilk denizaltı gemileri inşa edilmiştir.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'un işgali ve askerden arındırılması Taşkızak Tersanesi'nin kapatılmasına yol açmış, mevcut tezgah ve makinalar Gölcük'e nakledilerek orada yeni bri tersane kurulması sağlanmıştır.

Boğazlar hakkındaki antlaşmadan sonra, Taşkızak Tersanesi 1941 yılında yeniden faaliyete geçmiş, çok az sayıda mühendis ve işçisiyle çalışmaya başlayarak, daha ziyade havuzlama ve onarım amaçlarıyla kullanılmış, küçük tonajlı gemiler de inşa edilmiştir.

1960 yılından itibaren gelişmesini hızlandırarak yeni atölyeler, kapalı çalışma alanları yapılmış, eski binalardan bir bölümü restore edilerek Türk Deniz Kuvvetleri'nin modern gemi ihtiyacının bir bölümünü karşılayan bugünkü seviyesine ulaşmıştır


Haliç Tersaneleri


Haliç Tersaneleri, Kasımpaşa’dan Hasköy yönüne doğru Haliç, Camialtı ve Taşkızak Tersanelerini kapsar.

Fatih Sultan Mehmet tarafından 1455 yılında kurulan Tersane-i mire günümüzde Haliç Tersaneleri adıyla anılmaktadır.

Beyoğlu İlçesi, 916 Ada, 1. Parselde tapuya kayıtlı hepsi tarihi yapıda 3 havuzu, 3 atölye binası, kapı ve çeşmesiyle 550 yıllık sanayi mirası niteliği taşımaktadır.


Osmanlı Donanmasının bölümleri (Filolar)

Merkez


Hint Donanması


Süveyş Donanması


Basra Donanması


Karadeniz Donanması


Akdeniz Donanması

Osmanlı Devleti'nin katıldığı deniz savaşları

İstanbul'un fethi

Sapienza Deniz Savaşı (1499)

Preveze Deniz Savaşı

Cerbe Deniz Savaşı

Kıbrıs Savaşı

İnebahtı Deniz Savaşı

Koyun Adaları Savaşı

Çeşme Faciası

Navarin Deniz Savaşı

Çanakkale Deniz Savaşları

Ünlü Osmanlı Denizcileri (Amiralleri)

Gedik Ahmet Paşa

Oruç Reis

Salih Reis

Gedik Ahmet Paşa

Seydi Ali Reis

Kemal Reis

Bura Reis

Turgut Reis

Barbaros (Hızır) Hayrettin Paşa

Piyale Paşa

Kılıç Ali Paşa

Piri Reis

Cezayirli Gazi Hasan Paşa

Küçük Hüseyin Paşa

Mezomorto Hüseyin Paşa



Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."

Konu 0101001 tarafından (27-04-2013 Saat 18:56 ) değiştirilmiştir..
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Bu üyeler 0101001 nickli üyenin mesajına teşekkür etti
Az1z (27-04-2013)
Alt 27-04-2013   #2
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Aug 2012
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
174
206 Mesajına
318Teşekkür Aldı
  


Dağılma Dönemi Osmanlı Donanması


Bu liste 1842-1923 yılları arasında Osmanlı Donanması'na bağlı, buharlı küçük tekneler (steam launch) ve motor botu dışındaki bütün gemi ve tekneleri listesini içermektedir.

Osmanlı Devleti son dönemlerine gelirken özellikle Abdülaziz döneminde güçlenen Osmanlı Donanması II. Abdülhamit döneminde gerekli ilgiyi görmediğinden çağın gerisinde kalmış, bu açığı kapatmak için Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık'tan satın alınan gemiler ile takviyeler yapılmıştır.

Padişah I. Abdülaziz, Birleşik Krallık gezisinde Kraliyet Donanması'nı görmüş ve çok etkilenmişti. Ülkeye geri dönünce hemen yeni bir donanma kurma hazırlıklarına girişti ve onun girişimleriyle birçok gemi satın alındı. Ahşap gemilerden oluşan bu yeni donanmanın o günlerde dünyanın en büyük üçüncü donanması olduğu söylenir. Ama bu donanma herhangi bir stratejiye veya savaş planına göre kurulmadığı için sadece dışarıdan satın alınmış "müzelik gemiler" topluluğu olarak kalmıştı.

1876'da tahta geçen II. Abdülhamid döneminde ise Osmanlı Donanması padişahın taht kaygıları ve İstibdat'ın genel yapısı yüzünden yok denilebilecek düzeye indi. Öyle ki Osmanlı Donanması'nı incelemeye gelen İngiliz Amirallik Birinci Lordu William Palmer Osmanlı Donanması hakkındaki raporunda donanma diye bir şey yoktu yazmıştır. Dünya genelinde savaş gemileri evrim geçirip zırhlı gemiler öne çıkarken, Osmanlı Devleti'nde Abdülaziz'in donanması Haliç'te çürütülmüştür, dünyada ilk kez Osmanlı tarafından denenen ve denemelerde başarılı olan zırhlı denizaltılar Abdülhamid ve Abdülmecit bile Haliç'e terkedilmiştir, yani Osmanlı Devleti önde başladığı denizaltı yarışına I. Dünya Savaşı'nda elinde tek denizaltı bile olmadan devam etmiştir. Donanma komutanı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa da padişahın istekleri doğrultusunda donanmanın işlevsiz kalmasına ses çıkarmamıştır.

1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda donanmanın felâket durumu farkedilmişti. 1897'de savaş başlayınca donanma Haliç'ten Çanakkale'ye doğru halkın önünde bir gösteri yürüyüşü yapması düşünülmüştü. Fakat daha yürüyüşün başında Mesudiye zırhlısının 8 kazanından 3'ü patladı, Hamidiye 'nin makine dairesi su doldu. Donanma, Yeşilköy Feneri açıklarında toplanacaktı, ama çok az yağan yağmur gemilerin yolunu kaybetmesine yol açtı; Hamidiye Çanakkale yerine Lapseki'ye ulaştı, Hizber adlı zırhlı duba kayboldu, iki gün sonra İmralı adasında kıyıya oturmuş bulundu. Askerler bu gösteri yürüyüşünde üniforma giymeyi akıllarına getiremeyecek kadar yetersizdi.

Donanma komutanı Hasan Hüsnü Paşa ile rekâbet içerisinde olan Akdeniz Filosu komutanı Hasan Rami Paşa savaşın bitiminden 15 gün sonra, 21 Haziran 1897'de bir layihâ yazdı. Bu layihâda Osmanlı Devleti'nin bir deniz gücüne ihtiyacı olduğuna vurgu yapılıyor, Yunan donanması'ndaki gemilerin güçleri ve süratlerinden bahsediliyordu. İlk olarak 3-4 zırhlı, 2 grup kruvazör, çok sayıda 28 mil hız yapan muhrip, 8-10 torpido bot alınmalıydı. Bunun dışında ise geri kalan yerli gemi ve top üretim sanayiinin daha fazla üzerinde durulmasının masraflı olduğu, yerli üretimden tamamen vazgeçilmesi gerektiği, Avrupa'dan çok daha ucuza gemi ve top alınabileceği anlatılıyordu. Donanma personelinin nasıl yetişeceği hakkında ise herhangi bir öneri yoktu.

II. Meşrutiyet sonrası ise İstanbul'da Donanma Cemiyeti adlı bir dernek kuruldu. Özellikle Yunanistan'ın aldığı kuvvetli Averof Kruvazörü, İstanbul halkını bu konuda hırslandırmıştır. Cemiyet daha sonra İstanbul dışına da yayılmış, hatta padişah V. Mehmet Reşat tarafından sahiplenilmiştir.Toplantılarda, kafelerde donanma için para toplanmıştır. Cemiyet birçok zırhlı ve muhrip almayı başardı.

Cemiyet, 1913'te Birleşik Krallık'a iki dretnot siparişi verdi. Reşadiye ve Sultan Osman-ı Evvel adını alacak bu dretnotlara savaş başladığında Birleşik Krallık el koyup HMS Erin ve HMS Agincourt isimleriyle İngiliz donanmasına kattı. Birleşik Krallık'ın bu hareketi büyük tepkiye yol açtı, savaş öncesi İngiliz karşıtlığını yükseltti.

Daha sonra Yavuz ve Midilli olayı ile Yavuz Muharebe Kruvazörü ve Midilli Kruvazörü Osmanlı Donanması'na katıldı. Bu iki geminin komutanı Amiral Wilhelm Souchon İstanbul'da kaldı ve Donanma komutanlığna getirildi (Kurmay Başkanı ise Amiral Arif). I. Dünya Savaşı öncesi (27 Ekim 1914) donanmayı düzenleyip şu şekilde gruplara ayırdı:






Gemiler

Zırhlı fırkateyn
Bu gemiler Abdülaziz'in saltanatı sırasında Birleşik Krallık'tan alınan, ama hızla eskidikleri için fazla etkili olamamış büyük zırhlılardır



Zırhlı korvet

Osmanlı Donanması'ndaki zırhlı korvetler Abdülaziz döneminde alınmaya başlanmıştır. II. Abdülhamit döneminde bir süre iş görmeseler de Hasan Rami Paşa'nın raporundan sonra tadilat geçirmişlerdir.


Zırhlı duba

Zırhlı




Kalyon


Fırkateyn



Korvet



Kruvazör


Muhrip
Bu listede Donanma Cemiyeti tarafından satın alınan iki grup muhrip vardır:
Birinci grup Fransa'ya sipariş edilen Durandal sınıfı muhriplerdir. Bu muhripler 1906 yapımıydı, 1907 yılında İstanbul'a geldiler. Osmanlı Donanması'nda "Taşoz" sınıfı gemiler olarak görev yapmışlardır.
İkinci grup ise Almanya'ya sipariş edilen S.165 sınıfı muhriplerdir. Bunlar ise 1910 yılında İstanbul'a gelmiş ve Osmanlı Donanması'nda Yadigâr sınıfı gemiler olarak görev yapmışlardır.



Denizaltı

Osmanlı Donanması'nın elinde üç denizaltı bulunmuş olmasına karşın, bu denizaltılar aktif olarak savaşa katılmamışlar, bu yüzden devletin hiçbir zaman bir denizaltı gücü olmamıştır.

Yunanistan ilk denizaltıyı alınca Osmanlı Devleti misilleme olarak İsveçli Nordenfelt firmasından iki denizaltı alıp bu denizaltılara Abdülhamid ve Abdülmecid isimlerini vermiştir. Abdülmecid'in onarımı ve parçalarının toplanması bitirilemezken, Abdülhamid Boğaz'da deneme atışı yapmış, ama başarılı olmasına rağmen Haliç'e terkedilmiştir.

Donanmaya I. Dünya Savaşı'nda Müstecip Onbaşı isimli bir denizaltı daha katılmıştır.




Torpido stimbot



Torpido bot


Torpido gambot



Gambot

Donanma'daki gambotlar şu gruplara ayrılabilir:
Almanya'dan alınan sac gambotlar: 420 tonluk, 14 mil süratli, üç adet 7,5 luk, iki adet 4,7 lik topları vardı. Kemal Reis, İsa Reis ve Hızır Reis gambotları bu gruptadır.
Fransa'dan alınan tahta gambotlar: Özellikle Kızıldeniz'de kullanılmak üzere satın alındılar, 1914'te İstanbul'a geldiler. 520 tonluk, 14 mil süratli idiler ve iki adet 6,5 luk, iki adet de 4,7 lik topları vardı. Sakız, Preveze, Aydın Reis, Burak Reis bu gruptandı.
Fransa'ya daha sonra ısmarlanan gambotlar: 200 tonluk, 12,5 mil süratli, bir veya iki adet 4,7 lik top taşıyan gambotlardır. Bunlar Malatya, Taşköprü, Nevşehir, Nurulbahir, Yozgat, Trabzon, Haliç, Ordu, Refahiye, Antep, Bafra, Kastamonu gambotlarıdır.





Yat

Sultaniye, Süreyya, Şerifiye, Şerifiye / Beylerbeyi, Ertuğrul, Söğütlü, Şıpka (silahlı yat), Trablus (silahlı yat)
Avizo

Talia, İzzeddin, Fuad, İsmail, Hanya, Kandiye, Arkadi, Resmo, Eser-i Nusret sınıfı (Eser-i Nusret ve Medar-i Zafer), Taif sınıfı (Taif ve Asır), Galata

Mesaha gemisi

Beyrut
Vapur

Sürtat, Sagir, Peyk-i Şevket, Eser-i Hayır, Ereğli, Pesendire, Pursut, Gemlik, Peyk-i Şevket, Medar-i Ticaret, Tair-i Bahri, Mesir-i Bahri, Necm-i Şeref, Girit, Vasıta-i Ticaret, Hüma-i Tevfik, Hümayış, Eser-i Ticaret, Vesile-i Ticaret, Tuna, Silistre, Sehber, Ereğli, Sudaver, Peyk-i Ticaret, Sulhiye, Hüma-i Pervaz, Trablusgarb, Pir-i Levend, Ömer Paşa, Gürsur, Yıldız, Müverrid-i Nusret sınıfı (Müverrid-i Nusret ve Şiar-i Nusret), Sulhiye, Sariye sınıfı (Safiye, Nedim, Bozcaada), Bar, Gör, Trabzon, Haliç, Kiyoçya
Taşıt / Depit gemisi

Malakof sınıfı (Malakof ve Kars), Cidde, Hüdeyde, Marmara, Mekke, Dolmabahçe, Bezm-i Alem, Tirimüjgan, Eser-i Cedid, Kosova, Mithat Paşa sınıfı (Mithat Paşa ve Reşit Paşa), Plevne, Urla, Nara, Mahmut Şevket Paşa, Trabzon, Samsun
Römorkör
Yenikapı, Mesut, Samsun, Menderes, Sürat, Katerin, Muha, Kurt, İğtinam, Gazal, Memo, Express, Fatihiye, İstanbul, France, Bordeaux, Maggie Grech, Bospordok, Mary Louise, Lutèce, Eole, Paris, Liverpool, İstinye, Foça, Elena, Cemil, Gürçistan, Bayraklı, Şevkiyat, Bornova, Dofen, Maltepe, Sa'na, Alemdar, Abdül Kadir, Arslan, Süleymaniye, Leonida, Menfaat

Su deposu veya su tankeri olarak kullanılmış römorkör

Boyana, Çatalca, Oltanica, Suda, Şeref Nüma, Ereğli, İslahat, Marmara, Nüzhet, Alos, Fazılillah, Kasım Paşa, Fındıklı, Kabataş, Medvet Resan, Cibali, Rusçuk, Tophane
Q-ship

Dere
Karakol gemisi
Nur-ül Bahir, Rüsumet No 1, Rüsumet No 2, Rüsumet No 3, Rüsumet No 4, Rüsumet No 5, Aydın, Bahr-i Sefid, İskenderun, Sakız

Mayın depo gemisi


Mayın dökme gemisi


Mayın tarama gemisi
Castor sınıfı (Castor ve Pollux)

Mayın tarama botu

MTB 1 sınıfı (MTB 1, MTB 2, MTB 3, MTB 4, MTB 5, MTB 6), MTB 7 sınıfı (MTB 7, MTB 8, MTB 9)
Kayıplar

Trablusgarp Savaşı'nın başladığı 1911 yılından I. Dünya Savaşı'nın bittiği 1918'e kadar Osmanlı Donanması'nın kayıpları



Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."

Konu 0101001 tarafından (28-04-2013 Saat 00:33 ) değiştirilmiştir..
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Bu üyeler 0101001 nickli üyenin mesajına teşekkür etti
Az1z (27-04-2013)
Alt 27-04-2013   #3
  • Offline
  • Yarbay
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Sep 2012
Nerden
Ordan
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
252
94 Mesajına
100Teşekkür Aldı
  


Faydalı bir bilgi paylaşım için teşekkürler



Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________
geri geldim ya la tekrardan
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 27-04-2013   #4
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Jul 2012
Nerden
ERZURUM
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
30
116 Mesajına
122Teşekkür Aldı
  


güzel paylşmdı teşkkrler .



Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________
Gerçek hayatta artistlik yapanın , Sanal alemde affı kabul olmaz . . .!! (Resaator)






HTML=%100
PHP=%80
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 28-04-2013   #5
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Apr 2013
Nerden
Forum Polisi
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
437
362 Mesajına
443Teşekkür Aldı
  


SAğolasın dostum



Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________
Sanala Biraz Ara Verdim..
En Kısa Zamanda Aranızdayım..
Allaha Emanet Oldun Arkadaşlar!


Türk'ün Türkten Başka Dostu Yoktur.
░▒▓▒▓ By-JonJonX ▓▒▓▒░
-Resmi Facebook Sayfamız-
-Resmi Twitter Sayfamız-
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 28-04-2013   #6
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Aug 2012
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
174
206 Mesajına
318Teşekkür Aldı
  



Osmaniye

SMS König Wilhelm

Mesudiye

Âsâr-ı Tevfik

Turgut Reis sınıfı zırhlı (Barbaros Hayreddin ya da Turgut Reis)nın güvertesinde yapılan teftiş.


Turgut Reis


HMS Erin (1918)


HMS Agincourt (1918)

V. Mehmet ve Osmanlı Donanması (Alman İmparatorluğu kartpostalı, ortasında Yavuz Sultan Selim muharebe kruvazörü)

Ertuğrul


Peyk-i Şevket

Mecidiye (Selanik, 1911)

Hamidiye (1913)

Regia Marina Italiana RN Libia


Midilli İstanbul, 1914

Durandal sınıfı muhrip Hallebarde



Muavenet-i Milliye


Gayret-i Vataniye

Abdülhamid Denizaltısı (Taşkızak Tersanesi, İstanbul, 1896)

Turquoise (Q46), 3 Nisan 1913

Sultanhisar


Selmanpak (HMS Firefly)

Feth-i Bülend Birinci Balkan Savaşı sırasında 31 Ekim 1912 tarihinde Selanik Limanı'nda Yunanistan Deniz Kuvvetleri'nin Nikolaos Votsis komutasındaki torpido botu 11 tarafından batırıldı.

HMS B11 'nın Mesudiye 'ye karşı saldırısı.

18 Mayıs 1915 gecesi Çanakkale Boğazı'nı geçtikten sorna 25 Mayıs 1915'te İstanbul'da Stamboul adlı taşıt gemisini torpilleyen HMS E11 (Illustrated London News).





Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 28-04-2013   #7
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Aug 2012
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
174
206 Mesajına
318Teşekkür Aldı
  


Sancaklar




Osmanlı Ordusu Muharebe Sancağı 1453-1798



Osmanlı Ordu Sancağı 1793-1923



Osmanlı Donanması Sancağı 1453-1789


Osmanlı Donanması Sancağı 1793-1844



Topçu Sancağı




Humbaracı Sancağı


Gönüllü Sancağı


Dört Bölükler Sancağı



Yeniçeri Sancağı


Paşalara Mahsus Sancak



Kaptanıderya Sancağı 1453-1793


Silahtar Bölüğü Sancağı



Sipahi Sancağı



Sipahi Bölüğü Sancağı

Padişahın Şahsına Mahsus Sancak



Padişahın Şahsına Mahsus Sancak



Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 28-04-2013   #8
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Aug 2012
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
174
206 Mesajına
318Teşekkür Aldı
  


Osmanlı Savaşları



Kuruluş (1299–1453)

Kara savaşları



Koyunhisar



Pelekanon



Sazlıdere

Ihtiman

Sırpsındığı

Çirmen

Dubravnica


Savra


Ploşnik


Bileca


I. Kosova


Rovine


Niğbolu

Ankara

Varna

II. Kosova



Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."

Konu 0101001 tarafından (29-04-2013 Saat 17:18 ) değiştirilmiştir..
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 28-04-2013   #9
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Aug 2012
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
174
206 Mesajına
318Teşekkür Aldı
  


Yükselme (1453–1579)

Kara savaşları

Albulena

Ohri

Racova


Akdere

Ekmek Otlak

Otlukbeli

Krbava

Çukurova

Çaldıran

Turnadağ

Mercidabık

Han Yunus


Ridaniye



Tilimsan


I. Mohaç

I. Viyana

Klise








Sohoista








Estergon

Mostaganem

Zigetvar

Çıldır

Tiflis


Meşaleler












Wadi al Laban










Moskova Yangını






Molodi

Hırvatistan





Deniz Savaşları


Sapienza

Modon

I. Cezayir








Formentera






II. Cezayir





Tunus






Diu

Preveze







Alborán






III. Cezayir



Ponza

Cerbe

Malta






Açe





İnebahtı


Vadisseyl





Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."

Konu 0101001 tarafından (30-04-2013 Saat 22:38 ) değiştirilmiştir..
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 28-04-2013   #10
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Aug 2012
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
174
206 Mesajına
318Teşekkür Aldı
  


Duraklama (1579–1699)

Kara savaşları
Kulpa

Haçova

Kanije

Çuçoro

I. Hotin

Kolojvar







Kandiye






Saint Gotthard









Kamaniçe








II. Hotin









İzvança

II. Viyana

Almandağı (Kahlenberg)

Ciğerdelen

Budin

II. Mohaç








Eğriboz







Zernecht








Salankamen








Lugos







Ulaş








Zenta

Mora







Deniz savaşları


Korvo Burnu





Kelidonya Burnu






Foça






I. Çanakkale







II. Çanakkale





III. Çanakkale





IV. Çanakkale





Sing






Koyun Adaları





Andros






Bozcaada






Zeytinburnu



Facebook sayfamızı beğenin.
    



__________________
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."

Konu 0101001 tarafından (01-05-2013 Saat 14:26 ) değiştirilmiştir..
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Bilgilendirme Turkhackteam.net/org
Sitemizde yer alan konular üyelerimiz tarafından açılmaktadır.
Bu konular yönetimimiz tarafından takip edilsede gözden kaçabilen telif hakkı olan veya mahkeme kararı çıkmış konular sitemizde bulunabilir. Bu tür konuları bize turkhackteamiletisim[at]gmail.com adresine mail atarak bildirdiğiniz takdirde en kısa sürede konular hakkında gerekli işlemler yapılacaktır.
Please Report Abuse, Harassment, Scamming, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to turkhackteamiletisim[at]gmail.com


Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük bir amacı elde etmek için belli başlı bir vasıtadır. (M.KEMAL ATATÜRK)




Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2013
Tema Desteği: www.tr-vBulletin.com



Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 ©2011, Crawlability, Inc.